Makale

KÜLTÜREL UYUM VE BİRLİKTE YAŞAMAK

KÜLTÜREL UYUM VE BİRLİKTE YAŞAMAK

Doç. Dr. Yusuf ADIGÜZEL
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi


Göç, tarihin ilk dönemlerinden beri var olan ve dünya durdukça devam edecek olan bir olgudur. İnsanlar bazen daha müreffeh bir hayat için doğup büyüdükleri ve kendilerini ait hissettikleri yerlerden ayrılırken; bazen de iç savaş ve çatışma, baskı, sürgün gibi sebeplerle daha güvenli yerlere gitmek zorunda kalabilmektedir. Bugün dünya üzerinde 1 milyardan fazla insan kendi memleketinden uzakta yaşamaktadır. Bunlardan 250 milyonu başka bir ülkeye göç ederken; 25 milyondan fazla kişi ise mülteci olarak yaşamaktadır.
Göç ister gönüllü ister zorunlu sebeplerle gerçekleşsin, göçmenler yeni hayat alanlarına uyum sağlayabilmek için birtakım zorluklara göğüs germek ve göç ettikleri yerin toplumsal yapısına entegre olmak için mücadele etmek durumunda kalmaktadır. Tek taraflı bir uyum ve/veya entegrasyon mümkün değildir. Bu entegrasyon sürecinde genel eğilim göçmenlerin ev sahibi topluma uyumuna odaklanmakta iken, aslında göçmenler kadar göç alan toplum ve devletlerin de bu süreci kolaylaştırmak adına atması gereken adımlar vardır ancak bunlar genellikle göz ardı edilmektedir.
Göç süreçleri sonucu, birlikte yaşamaya başlayan iki toplumun çatışmadan, barış içinde, birlikte bir hayat ve gelecek kurabilmeleri için hem sistemsel hem de kültürel bir uyuma ihtiyaç duyulmaktadır. Sistem uyumu, göçmenlerin göç ettikleri toplumun hukuki süreçlerine dahil olmaları, yani yasal çerçevede bir oturum ve çalışma hakkına sahip olmaları, istihdam, barınma, eğitim ve sağlık gibi temel haklardan faydalanmaları, vergi vermeleri, dil öğrenmeleri gibi teknik süreçleri kapsarken; kültürel uyum ise göçmenlerin bulundukları ülke ve topluma kendilerini ait hissederek, geleceklerini yeni vatanlarında görerek ayrışmadan, gettolaşmadan, çatışmadan birlikte yaşayabilmelerini ifade eden daha uzun soluklu bir süreci ifade etmektedir.
İki farklı toplumun karşılaşması ile başlayan kültürleşme süreci her iki toplumu da dönüştürerek yeni bir toplumsal yapı ortaya çıkarır. Göç veren ve göç alan ülkeler arasındaki kültürel farklılık, bu sürecin temel belirleyeni olarak karşımıza çıkar. Göçmen toplum üyelerinin, kendi ülkelerinde kabul gören kültürel davranışlar yerine, yeni bir toplumda tepki çekmeyecek, kabul görecek yeni davranış kalıpları geliştirmeleri birinci kuşakta çoğunlukla mümkün olamamaktadır.
Yeni Hayat, Yeni Tecrübeler
Bireyin, içinde bulunduğu toplumun uyumlu bir ferdi olarak yaşayabilmesini ifade eden toplumsallaşma, bireye doğumundan itibaren doğal süreçte öğretilir. Bireyler, kendi kültür ve toplumlarında uyumlu bir biçimde yaşarken zorunlu göçleri sonucunda, bütün kültürel kodlarını değiştirmek, bütün hayat tecrübelerini yenilemek zorunda kalmaktadırlar. Göç alan toplum ile göçmen toplum arasındaki kültürel farklılık ne kadar fazla ise göçmenin yeniden toplumsallaşma süreci o derece sancılı geçmektedir. Bu durumda göçmen bireyler, kültürleşmek için yeni stratejiler geliştirmek durumunda kalmaktadır. Eski alışkanlıkları ile yeni toplumda yaşayabilmenin zorluğunu aşmanın en pratik yolu ise kendilerine benzeyen veya daha önce göç etmiş akraba ve soydaşlarının bulunduğu mekânlara yerleşmektir. Böylece göçmenler bir sosyal dayanışmaya dahil olmakta, yeni geldikleri sosyal yapının zorlamalarına karşı kendilerini daha güvende hissedebilmektedirler. Göçmenlerin yeni hayata tutunabilmesi açısından oldukça kolaylaştırıcı olan bu yöntem gettolaşmayı beraberinde getirerek, uzun vadede ev sahibi toplum ile bütünleşmenin önündeki en büyük handikaplardan birine dönüşme tehlikesini de içinde barındırmaktadır.
Göçmenlerin, göç ettikleri toplumda kendi mekânlarını kurmaya çalışmaları, iç göç süreçlerinde Türkiye’nin yaşadığı hemşehrilik ilişkileri açısından değerlendirildiğinde daha kolay anlaşılabilir. Türkiye’nin ve dünyanın en büyük metropollerinden biri olan İstanbul örneğinde açıkça görülebileceği gibi, kentleşme pratikleri hemşehrilik ağları üzerinden kurulmaktadır. Anadolu’dan İstanbul’a göç edenler, ilk etapta hemşehrilerinin bulundukları mahalle ve semtlere yerleşerek kent hayatına dahil olmaktadırlar. Böylece göçün hayatlarında yarattığı önemli sosyal ve psikolojik değişimlerin ve sorunların üstesinden daha rahat gelebilmektedirler.
Göçmen olmak, başlı başına yabancılık, yalnızlık ve melankolik duygulara neden olmaktadır. İnsanların doğup büyüdükleri yerlerden ayrılmaları, hayatlarının geri kalanında hep içlerinde hissedecekleri, hatta gelecek nesillere de taşınacak bir gurbet duygusunu ortaya çıkarmaktadır. Kendisini ait hissettiği vatanından ayrılmanın vermiş olduğu acı, memleket hasreti, sıla özlemi, göçmen için her zaman yabancılık ve eksiklik hissi uyandırmaktadır. Bu sosyal ve psikolojik durum kendi kültürlerine daha fazla sarılma ve bir içe kapanma ile de sonuçlanabilmektedir. Göçmenler, göç edilen ülkenin dili, dini, gelenekleri, kısacası maddi ve manevi değerleri, anavatanındaki kültürüne benzemiyor ise daha muhafazakâr davranarak eski kültürel değerlerini korumak adına özellikle çocuklarını daha fazla koruma refleksi göstermektedir. Genç nesillerin yaban ellerde bozulmaması için aileler daha baskıcı ve kontrollü davranmak istemektedirler. Çocuklarını, anadillerini unutmamaları için kendi dillerinde eğitim yapan okullara göndermektedirler. Türkiye’de okula devam eden Suriyeli çocukların 2016 sonu itibariyle yüzde 64’ünün anadillerinde eğitim yapan Geçici Eğitim Merkezlerine devam etmesi bu yönüyle anlaşılır bir husustur.
Türkiye’deki Suriyeliler
2011’de başlayan Suriye savaşı ile 22 milyon olan ülke nüfusunun yarısı evini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır. 6 milyona yakın insan mülteci durumuna düşerken bu insanların yarısından fazlasına Türkiye ev sahipliği yapmaktadır. 2017 yılı Kasım sonu itibarıyla Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin sayısı 3 milyon 360 bine ulaşmıştır.
Altı yılı aşkın süredir Türkiye’de birlikte yaşadığımız Suriyelilerin evlerine dönme umutları gün geçtikçe azalmaktadır. Yarısına yakınını 18 yaş altındaki çocukların oluşturduğu Suriyelilerin önemli bir kısmı, hayatlarının uzun bir bölümünü Türkiye’de geçirmiştir. Yüz binlerce yeni bebek dünyaya gelmiş, çocuklar burada okula başlamış, bir milyona yakın kişi geçimlerini sağlamak üzere iş hayatına atılmıştır. Anavatandan uzakta geçirilen süre uzadıkça kalıcılık ihtimali artmaktadır. Göçmenlerin geri dönüşü için beş yıl kritik bir eşik olarak kabul edilirken şartlar gereği bu sınır aşılmış ve artık Suriyelilerin kalıcılığı konuşulmaya başlanmıştır. Türkiye artık kalıcı olma ihtimallerini göz önüne alarak yeni politikalar geliştirirken Suriyeliler de burada yeni bir hayat kurmaya, yeni yatırımlar yapmaya ve eğitimlerine daha fazla önem vermeye başlamışlardır.
Türkiye’deki Suriyelilerin yüzde 96’sı artık kamplarda yaşamıyor. Kentlerde, mahallelerimizde, sokaklarımızda, apartmanlarımızda bizimle aynı mekânlarda yaşıyorlar. Çocuklarımız birlikte okula gidiyor. İş yerlerimizde birlikte çalışıyoruz. Çok fazla olmasa da artık Suriyeli komşularımızla görüşüyor, muhabbet ediyoruz. Sosyal hayatımızın her alanında onlarla birlikteyiz. İlk dönemler hem Suriyeli dostlarımız hem bizler sosyal hayatımızı paylaşırken çok zorlandık. Hâlihazırda da zorlanmaya devam ediyoruz. Ancak ilk kuşak göçmenlerden kısa sürede uyum beklemek fazla iyimserlik olacaktır. Ama Türkiye’de doğup büyüyen veya erken yaşlarda ülkemize gelenler ile daha uyumlu bir süreç yaşayacağız. Geçiş süreçleri her zaman her toplum için zor ve sancılı süreçlerdir. Bize düşen, olabildiğince empatik davranarak onların farklı kültürel değerlerini çok da yadırgamadan barış ve huzur içinde birlikte yaşayabilmek olacaktır.