Makale

TARİHİ ROMANLARDAN OKUMAK

TARİHİ ROMANLARDAN OKUMAK

Sema Bayar

“Tarih nedir?” sorusuna, Edward Hallett Carr, aynı isimli eserinde şu cevabı verir: “Bugün ile geçmiş arasında bitimsiz bir diyalog.” Geçmiş, olup biten ve değiştirilemez olanı ifade eder, bu bağlamda statik bir karakterdedir. Bitimsiz olan ise tarihle kurulan ilişki, geçmişin bilgisidir. Çünkü o, zaman zaman kendini inkâr eden yeni verilerle sürekli olarak değişme ve gelişme hâlindedir, dolayısıyla dinamiktir. Bilgi akışının katlanarak hızlandığı modern dünyada ölü kentler, sesini kaybetmiş diller, sunakları kaybolmuş dinler yeniden gün yüzüne çıkmaktadır. Bu çıkış, tarihi insan elinde her gün yeniden ve yeniden şekillenen yontma taştan bir heykele dönüştürür. Kıpırtısız fakat değişken...
İnsan faktörünün devreye girdiği her şeyde olduğu gibi tarihte de olayların aktarılması sübjektif özellikler taşır. Tarihçi, kendi fikrî yapısını bilerek ya da bilmeyerek metne dâhil eder. Tarihin görecelik arz eden zemininde teşekkül etmeye çalışan tarihî roman da hem bu erozyondan nasibini alır hem de kendi manipülasyonunu yapar. İlk elden kişisel bir süzgece tabi olan tarih, romanın kurgu dediğimiz ikinci bir süzgecinden de geçerek değişime, dönüşüme maruz kalır. Roman yazarı, tarihçinin malzemesini alır, onu âdeta bir hammadde şeklinde kullanır, üzerine inşa ettiği kurmaca sayesinde tarihî bilgi ile kurgu arasında bir denge gözetir. Böylelikle ne salt gerçek olarak algılanıp bilimsel olmakla eleştirilecektir ne de tamamen kurmaca etiketiyle fişlenecektir. Yazarının muhayyilesiyle yoğrulan tarih, ona kendi üslubunu katması ve fikir dünyasını bilinmeyenler üzerinden işlemesiyle yeniden insanın dikkatine sunulacaktır.
Tarih, nesnel gerçeklik iddiasındayken; roman, öznel bir gerçekliğe yaslanma niyetindedir. Tarihî roman yazarı ayrıca tarihçiden farklı olarak ayrıntıların üzerine giden, bilinmeyeni kurgunun imkânlarıyla tamamlayan bir izlek takip eder. Dünyaca ünlü edebiyatçı Tolstoy, “Savaş ve Barış”ta kalemini meçhule çevirmiş, görünmeyen kahramanların, savaşı yönlendiren meçhul kişilerin, ayrıntıların dünyasını gözler önüne sermiştir. Edebiyat, tarihin anlatmadığı fertlerin dünyasına eğilir, öyle ki koca bir zaman dilimini tek bir bireyin gözünden aktarır. Edebî eserler, tarih öğretmek gibi bir gaye taşımamakla birlikte, geçmişe büyülü bir ışık tutma, tarihi sevdirme ve kendi perspektifinden tarihî meselelere açıklık getirme gibi ereklere sahiptir.
Bu bağlamda tarihî romanın dünya üzerindeki ilk örneği, İskoç efsaneleri ve halk hikâyelerini kendi birikimi ile yeniden inşa ederek kurmacanın teknesinde bir kez daha yoğuran Walte Scott’un, 1745 Jakoben ayaklanmasını merkeze alan eseri Waverley’dir (1814). XIX. yüzyıl bir edebî tür olarak romanın zirveye çıktığı, özellikle İngiltere ve Rusya’da seçkin örneklerinin kaleme alındığı, edebiyat tarihi açısından dikkat çekici bir zaman dilimidir. Bu dönemde yazılan eserlerden Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ı, Goethe’nin “Wilhelm Meister”i, Charles Dickens’ın “İki Şehrin Hikâyesi” tarihî roman türünün öncü eserleri arasında zikredilir. İki Şehrin Hikâyesi, Fransız İhtilali’ni işleyen kurgusuyla giyotinlerde öldürülen aristokratların hayatını, içinde bulunduğu çağın insanına anlatmayı amaçlamış ve klasikler arasına girmeyi başarmıştır. Zira devrimden sonra yaşananlar devrim öncesi hayatın bir yansımasıdır ve öldürenler artık öldürülmekte, her hâlükârda kan gölüne yeni kurbanlar sunulmaktadır. Kitabın giriş cümlesi bu ikilemi özetler niteliktedir: “İt was the best of times, it was the Worst of times.” (Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü.) Eser, gerçeğe yaslanan kurgusuyla artık ne bir tarih kitabı ne de bir romandır. O, kendi kanlı geçmişini yeni nesle aktarma ve geçmişte yapılan yanlışlardan ders çıkarma misyonunu barındıran bir tarihî roman olarak literatürde yerini alacaktır.
Batı’daki bu örneklere mukabil olarak Tanzimat’la birlikte Türk edebiyatında da roman türünde eserler kaleme alınacak ve kısa sürede tarihî romanlar yazılacaktır. Özellikle Tanzimat dönemi romanlarında da “ibret” ve “ders” temel misyon olacak, Batı’dan ithal edilen bir tür olarak roman bu şekilde “kıssa-hisse” geleneğiyle irtibatlandırılacaktır. Geçmişe doğru yol alındığında gazavatnameler, menakıpnameler ve fütüvetnamelerin de modern eserlere kaynaklık ettiği söylenebilir. Bu açıdan Türk edebiyatı “Dede Korkut Hikâyeleri”nden “Hz. Ali Cenkleri”ne tarihin döşemiş olduğu raylar üzerinde ilerler. Osmanlıda tarih, daha çok edebiyatın bir türü olarak algılanmış, sarayda geçen siyasi olayları kaydetmekle görevli vakanüvisler bile yaptıkları işe kendi yorumlarını ve kurmacayı dâhil etmişlerdir. Toplumsal gelişime ve değişime paralel olarak destanlardan menkıbelere kadar bütün edebî türler de olgunlaşma yolunda mesafe almışlardır. Söz konusu metinler, tarihî olaylara ve kişilere, dönemin sosyal, ekonomik ve kültürel hayatına dair bilgiler vererek birer kaynak niteliğini taşımalarının yanı sıra yeni kuşaklara bir bilinç aşılamanın da mütemmim cüzü olmuşlardır. Tarihî romanların da milli şuuru besleyen ve toplumsal hafızayı diri tutan destanların geçmişteki fonksiyonlarını yerine getirdiği görülür.
Tarihî roman, Türk edebiyatında roman türünde en fazla eser kaleme alınmış alt tür olarak karşımıza çıkar. Konusu ile dikkat çeken ve geniş bir okuma kitlesine hitap eden bu romanlar, uzunca bir süre bazı çevrelerin edebî nitelik taşımaması eleştirisine de maruz kalmıştır. Konusunu tarihten alan ilk kurmaca metin, Ahmet Mithat Efendi’nin “Yeniçeriler” isimli romanıdır fakat edebiyat tarihinde kabul görmüş ilk tarihî roman, Namık Kemal’in 1880 yılında basılan “Cezmi” adlı eseridir. Sokullu Mehmet Paşa döneminde gerçekleşen İran seferlerini ve bu seferde varlık gösteren Cezmi karakterini işleyen romanda, Ahmet Paşa ve Âdil Giray Han gibi gerçek şahsiyetlere de yer verilmiş, kurmacanın imkânları da kullanılarak kurgu zenginleştirilmiştir. Eserde Namık Kemal hem bir bilinç kazandırma amacıyla ansiklopedik bilgilere değinmiş hem de Türk tarihini işleyerek milli şuuru canlandırma gayesini esas almıştır.
Geçmişe dair bir sanat eserini kaleme almak şüphesiz yazıya konu edilen zamanın ruhunu bilmeyi, dönemin sosyo-kültürel atmosferine vâkıf olmayı da gerektirir. Romanın içinde kimi zaman bariz olarak hissedilen yazma zamanı ile vakıa zamanı arasındaki mesafe ve dil farkı eserin kıymetini gölgelendirir. Anlatıcının vakıa zamanıyla bütünleşmesi ise başarılı bir anlatım tekniğinin göstergesi olur. Bu nedenle tarihî roman yazarları için en küçük detay bile büyük önem taşır. Salambo’nun yazarı Gustave Flaubert’in, biraz abartılı olsa da “Kartacalı komutanın güzel kızının giyim kuşamını tasvir için üç yüz cilt kitap karıştırdım.” demesi de aslında romanın sadece kişiler ve olaylar açısından değil ayrıntılar üzerinden de tarihe yaslandığının göstergesidir. Tarihî romanlar bu nitelikleriyle geçmişi bütüncül okumakta ve güne taşımaktadır. Bu tür eserler yazıldığı dönemin âdeta panaromik bir fotoğrafını çekerek medeniyet tarihinin parçası olmakta ve gelecek için tarihsel bir anlam ifade etmektedir.
Kemal Tahir’in “Devlet Ana”, Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa”, Tanpınar’ın “Sahnenin Dışındakiler” romanlarında güncelin geçmiş içinde eridiğini söylemek ne kadar doğrudur? Zira günün bağrından uzanan viyadükler geçmişe doğru yol almakta, bugün ile tarih arasından harcını yazarın kardığı köprüler kurulmaktadır. Bu liste Yakup Kadri, Halide Edip, Nihal Atsız, Refik Halit hatta Attila İlhan gibi isimlerle çoğaltılabilir. Her yazar kendi süzgecinden geçirdiği tarihî bilgiyi yine kendi muhayyilesi ile harmanlayarak romanının konusunu belirlemektedir. Ve tüm bu aşamalara ek, yazar kendi fikrî yapısını romanın içine yedirerek okura aşılama amacını da gütmektedir. Özellikle 1960’lı yılların ardından Türk edebiyatına kazandırılmış tarihî romanlarda geçmişteki epik üslup giderek çözülmüş, tarihe bakışın ufku daha da genişletilerek zafer ve yenilgiler farklı noktalardan ele alınmaya, yorum ve yargı metne dâhil olmaya başlamıştır. Stereotipleşmiş kahramanların yerini üstünlüklerinin yanı sıra zaaflarıyla da öne çıkan roman kişileri almış, efsanevi motifler gerçeğin ve natüralizmin kalıplarında eritilmiştir. Bilhassa Millî Mücadele üzerinden uzun zaman geçmesi sebebiyle İstiklal Harbi 1960 sonrası edebiyatın çokça başvurduğu ana temaya dönüşmüş, savaşı birinci dereceden yöneten komutanlar yerine Cehennem Yüzbaşı Cemil, Ahmet Cemal gibi kahramanların hikâyelerinin işlendiği “Yorgun Savaşçı”, “Yaban” gibi eserler vücuda getirilmiştir.
Balkan savaşlarında, Çanakkale’de, Yemen’de yaşanılanlar, hem cephede hem de cephe gerisinde halkın içinde bulunduğu yokluk ve yoksunluk, romanın diliyle ve bilinmeyeni gün yüzüne çıkaran tasvirlerle daha anlaşılır ve asıl önemlisi hissedilir bir hüviyet kazanmıştır. Yine Kurtuluş Savaşı’nda yaşanılan trajedileri işleyen yazarlar maziden kuvvet alarak istikbali tesis etme idealini taşımışlardır. Cumhuriyet’le birlikte, muasır medeniyet seviyesine yükselme arzusu, edebiyat yazılarını da etkisi altına alarak roman türünü yakından ilgilendirmeye başlamış, Türk düşünce tarihinin geliştirilmesi, milli şuurun güçlendirilmesi, ideallerin yeni nesle aktarılması bağlamında tarih, edebiyatın vazgeçilmez ilgi alanına dönüşmüştür.
Bütün bu faktörler, dönemsel eğilimler, yazar perspektifleri, türün kendine münhasır nitelikleri göz önüne alındığında, “tarihî roman okumak” ile “tarihi romanlardan okumak” arasında gözetilmesi zor bir dengeyle karşı karşıya kalırız.
Nitelikli tarihî romanı, tarih ve edebiyatın buluştuğu dirsek, tarih anlatısının kemale erdiği tepe olarak görmek abartılı olmasa gerek. Savaşların insan hayatında açtığı onulmaz yaraları, toplumların içine düştüğü buhranları, parçalanmış ailelerin dramlarını Cengiz Aytmatov’un “Toprak Ana” romanından daha tesirli ne anlatabilir? Orta Çağ Avrupa’sındaki inanç dünyasını Umberto Eco’nun “Gülün Adı”ndan daha kapsamlı hangi ansiklopedi önümüze koyabilir?
Bu açıdan bakıldığında tarih ve edebiyat korelasyonu birbirine sıkı sıkıya tutunmuş kıymetli bir bileşimdir. Fakat okur, yazarın kurmaca ve hakikat sarkacında salınan kaleminin bilincinde olmalı, kimi zaman gerçeğin kurmaca ile bileylendiğini, kimi zaman ise tam tersine tüllendirildiğini dikkatinden bir an olsun kaçırmamalıdır. Gerçek kişilerin yanında hayal ürünü kahramanların varlığını da kabullenmeli hatta romanda ayrıntıya inildikçe gerçeğin sınırları zorlanarak kurgunun kıyılarında dolaşıldığının farkına varmalıdır. Bu bilinç ve farkındalıkla yaklaşıldığı takdirde tarihî romanlar, bireye tarih sevgisi ve kültürünü kazandıracak değerli metinler olarak dimağlarda yerlerini alacaktır.
Yazıldığı dönemin güncel meselelerini konu edinen, gerçek kişi ya da olayları işleyen romanlar da bugün birer tarihî kaynak niteliğindedir. Yakup Kadri’nin “Nur Baba”sı,
yazıldığı dönemin atmosferini bu-
güne yansıtır. Nur Baba romanına konu olan Ali Baba gerçek bir kişidir fakat o Yakup Kadri’nin zihninde öylesine değişmiştir ki romandaki yansıması ile hakikat arasında büyük kırılmalar meydana gelmiştir. Dönemin siyasileri, romandaki bu oldukça karizmatik kahramanın kendi zamanlarında yaşayan biri olduğunu öğrendiklerinde merak ederek huzurlarına getirirler fakat aradıkları kahramanın vasıflarını bu etten kemikten âdem üzerinde göremeyince hayal kırıklığına uğrarlar. Yakup Kadri, “Bu senin anlattığın Baba’ya hiç benzemiyor.” diye yakınanlara, “Bu, Nur Baba’nın hammaddesidir.” şeklinde karşılık verir. Bu ifade, sanatla gerçeklik arasındaki ilişkiyi en veciz şekilde ifade etmesi bakımından manidardır.
1980’lere kadar yazılan romanlarda yaygın siyasi atmosferin, belirli ideolojik nosyonların ve tezli anlatımın tarihî romancılığın diline ve düşüncesine egemen olduğu görülür. 1980 sonrasında ise tezli roman büyük oranda yerini popülist romana bırakmış, okur ilgisini merkeze alan, edebî nitelikten ödün veren eserlerde büyük artış yaşanmıştır. Asıl hedefi okuyucunun beklentilerini karşılayarak çok satmak, kitlelerin beğenisini kazanmak olan bu romanların, tekrara düşen kurguları ve düz karakter yapılarıyla yeni nesle kazandıracağı bir idealden, bir edebi zevkten, bir bilinçten bahsetmek oldukça zordur. Tarihî romanda sarkaç maalesef sanatın aleyhine, kapitalizmin lehine salınmaktadır. TDK’nın “halk yardakçılığı” olarak karşılık verdiği popülizm romana bulaştığında halka ve dönemsel ilgilere şirin gözüken, bunun karşısında hakikati ve tarihî gerçekleri inciten eserler ortaya çıkacaktır. Burada okurun romana hassasiyetle yaklaşması, niteliğin peşinden gitmesi, çok satan tuzağına düşmemesi büyük önem arz etmektedir.
Sonuç olarak tarih ve edebiyatın ortak ürünü olarak meydana gelmiş tarihî roman, geçmişin zihin yapısını yansıtma temelinde değerli bir edebî türdür. Ayrıca bu tür eserler toplumların geçmişten gelen kimliklerini yeni kuşaklara aktarmada ve tarih eğitiminde büyük rol oynamaktadır. Tekdüze anlatıların ulaşamadığı zihinlere daha kolay ulaşarak geçmişi edebiyatın dil zenginliği ve akıcı üslubuyla yeniden inşa etme imkânı barındırmaktadır. Okura zamanda yolculuk ve aidiyet hissi yaşatan tarihî romanlar, nitelikli olanı vasata tercih etmek kaydıyla tarih eğitiminde ve tarih bilinci inşasında yardımcı unsur olarak her zaman işlevselliğini koruyacak, bir edebî tür olarak yaşamaya devam edecektir.