Makale

DR. LÜTFİ DOĞAN:

DR. LÜTFİ DOĞAN:
“Diyanet’in daha ileri ufukları tutacağına, dünyadaki tüm insanların inanç dünyasını kavrayacağına, İslamiyet’in güzelliğini, rahmet ve sevgisini yayacağına ve kendisini
daha da geliştirerek devam edeceğine inanıyorum.”

Söyleşi: Dr. Lamia LEVENT ABUL

Hocam, öncelikle görev yaptığınız döneme gidecek olursak bizlere o dönemin şartları içerisinde göreve başlama hikâyenizi kısaca anlatır mısınız?
Öncelikle şunu ifade etmek isterim ki; kuruluşundan bugüne Diyanet İşleri Başkanlığı çatısı altında hizmet eden ve isimlerini sayamayacağımız o kahraman, çalışkan müezzinler, imamlar, vaizler gayretleriyle istiklaline bağlı milletimizin manevi hayatını korumuşlardır. Ben de onlardan birisi olmaktan dolayı kendimi çok mutlu addediyorum. Başkanlığın her kademesinde görev yapmış biri olarak kendimi Diyanet İşleri Başkanı olarak değil ordudaki bir nefer gibi hissediyorum.
Diyanet’te göreve başlama hikâyeme gelirsek; daha önce Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde kelam asistanı idim. Doktoramı bitirdikten sonra oradan ayrılarak Diyanet’te görev aldım. İlk görevim Ankara bölgesi vaizliği idi. O zamanlar yani 1960’lı yılların başlarında Diyanet İşleri Başkanlığında henüz fakülte mezunu çok azdı. İmam hatip okulları daha yeni kurulmuştu. Diyanet İşleri Başkanlığına imtihanla görevli alınırdı. Zaman zaman vaizlik, müftülük imtihanları ilan edilirdi. Kendi imkânları ile öğrenenler imtihana girer, müşavere kurulunda imtihan edilir ve kazananlar tayin edilirdi. Fakülteden sonra beni din kurulunda Hasan Fehmi Hoca, Hasan Hüsnü Bey ve diğer hocalar bir imtihandan geçirdiler. Arapça bir metin verdiler, onlara anlattım. Çok memnun oldular ve beni Ankara gezici vaizi olarak tayin ettiler. Şüphesiz birdenbire böyle bir göreve girmek benim için büyük bir kıvançtı. Çünkü ben insanları çok seviyorum. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bir müminin gönlüne neşe katan iyilik yapmış olur. Bir insana yardım edeni Allah sever, Allah da ona yardım eder.” Bu bakımdan gezici vaiz olarak katıldım Diyanet’e. Şunu söyleyeyim, ahlakım gereği sürekli insanlara yardım etme sıfatım vardır. Bu bakımdan vaizliği çok sevdim. Ankara bölgesinde bir ramazan ayında Yozgat, Çorum, Tokat, Amasya ve bunların çevresindeki ilçeleri gezdim, büyük bir haz duydum oradaki hizmetlerden dolayı. 1962 yılında Ankara Müftülüğüne atandım. Ankara Adliyesinin yanında Işıklar Caddesi’nde müftülük için kiralanan binada göreve başladım. Bir kâtibim, bir muhasibim ve bir de müsevvidim (müftü sekreteri) vardı. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığında Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu Üyeliğine atandım ve akabinde de Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olarak görev yaptım.
1972 yılında 11. Diyanet İşleri Başkanı olarak atandınız. Bu göreve nasıl getirildiğinizi bizlerle paylaşır mısınız?
Din İşleri Yüksek Kurulunda üye idim ve çok çetin bir ilmî mevzu vardı. Herkes düşüncesini söylüyor fakat bir türlü sonuca varamıyorduk. Ben de dikkatle tartışmalara katılır, mümkün olduğu kadar sorunların yarar tarafını düşünürdüm. Niçin? Çünkü Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘‘İnsanların en hayırlısı insanlara yararı dokunandır.’’ Bu bakımdan dinî soruların sonucunda bunu soran ne kazanacak diye o suali dikkatle izlerdim. Yanıma bir memur geldi, kulağıma eğilip “Sayın Bakan sizinle görüşmek istiyor.” dedi. Ben de bindim arabaya, Bakanlığa gittim. Bakan, İsmail Arar’dı, gazetelerde yüzünü görmüştüm; nükteli bir insan olarak biliyordum ama bir şey daha biliyordum. Bu bakan meşhur İsmail Hakkı Bey’in ve diğer taraftan da Mehmet Ali Ayni’nin torunu idi. Böyle ulema bir ailenin devlet adamı torununu gıyaben tanıyordum. Beni güzel karşıladı ve dedi ki: “Lütfi Bey sizi çok iyi tanıyoruz ve eğer kabul ederseniz Diyanet İşleri Başkanlığı makamına getirmek istiyoruz.” Ben de ona: “Sayın Bakanım, bu hizmeti yapmak bir ilahî lütuftur, siz bana bu emaneti vermek istiyorsunuz, devletim ve dinim için her fedakârlığa hazırım.” dedim. Gerçekten bu devlet adamı sözünde durdu ve bir cuma günü namaza gitmeden önce gazetelere baktım ki tayin edildiğim ilk haber olarak çıkmış.
Hocam, görev yaptığınız dönemde ne gibi hizmetlere öncülük ettiniz? Malum, Diyanet Vakfı’nın kurucususunuz. Ayrıca eğitim merkezleri sizin döneminizde açıldı. Hedefleriniz nelerdi, bunlardan hangilerini gerçekleştirdiniz?
Çok teşekkür ederim. Türkiye Diyanet Vakfı bir ihtiyacın karşılığında kurulmuştur. Ancak ondan önce şunu ifade etmek isterim; Suriye’deki öğrenciliğim sırasında hac ve sağlık konularında karşılaştığım bazı sorunları tespit etmiştim. Müftülük dönemimde öncelikle bunları ele aldım. Kısaca söyleyeyim, Ankara müftüsü iken “Hacılar Derneği” adında bir dernek kurduk. Bu dernekte hacca gidenlerin ibadetlerini nasıl yapmaları lazım geldiğini, hacca nasıl gidilmesi gerektiğini anlatıyorduk. O sıralarda radyoda da konuşmalar yapıyordum. Bununla ilgili hem radyoda hem de Hacı Bayram’da bazı eğitimler yaptık. Sağlık konusunda ise Kızılay onursal üyesi Ahmet Andiçen ve Ahmet Örs ile Diyanet Hastanesini kurduk.
Vakfın kuruluşuna gelecek olursak; görev yaptığım dönemde Başkanlığımızın yeni teşkilat kanunu çıkarılmıştı. 633 sayılı kanunun uygulaması benim dönemimdedir. Burada kanunun emrettiği bazı konular vardı. Bunlardan birisi de bağış tüzüğü idi. 633 sayılı kanun diyordu ki, bir bağış tüzüğü yapacaksınız. Size gelen birtakım gelirleri din hizmetlerinde harcayacaksınız. Fakat bir türlü kuramadık ama hizmetler durmuyordu. Hani demiştim ya dini toplumsal bir konu olarak görüyordum diye, insanın kalbine gidecek bu hizmeti yapmak için kaynak lazım. Biz Ankara’nın şerefli insanlarının Anadolu’da kurtuluş mücadelesi veren Mehmetçiklere nasıl yardım yaptıklarını biliyorduk, bu insanlar bize de öyle yardım yapıyorlardı fakat böyle taşıma su ile değirmen dönmüyordu. Biz bu hizmetleri nasıl yapacağımızın arayışı içinde iken bana gelen bir mektup vakfın kuruluşuna da zemin hazırlamış oldu. Belki biliyorsunuz, daha önce köylerde veya başka yerlerde imamet yapanlar bir senelik kontrat yaparlardı. O sırada bir mektup aldım Ardahan’dan. Mektupta şöyle yazıyordu: ‘’Benim kocam yirmi sene kadar köylerde imamlık yaptı. İki çocuğum var, kocam altı ay önce öldü. Hoca babam, bana yardım etmeyecek misiniz?’’ Okudum ve ağladım. Okuyunca Ahmet Uzunoğlu’nu çağırdım, başkalarıyla konuştum. Dedim ki: “Hem bu yardım işleri hem hac ve zekât işlerini düzenlemek için gelin bir vakıf kuralım.” Anlattığım mektubu yazan, kendisini tanımadığım hanımefendinin yetim kalmış çocuklarına ben elimi nasıl uzatacaktım? Ahmet Uzunoğlu dedi ki: “Hocam bizim yemek paralarımız var 145 bin lira, aramızda toplamıştık, vakfı bununla kuralım.” Tayyar Bey, başkan yardımcım Yakup Bey, hukuk müşavirim Ahmet Uzunoğlu bir de ben. Çok yorulduk, hem zekâtı hem haccı sağlıklı bir şekilde yürütmek istiyorduk. Ben Diyanet’ten ayrıldıktan sonra malumunuz üç yıl bakanlık yaptım. Yarım kalmış olan hac meselesini de bakanken çözdüm çok şükür. Şimdi hatırlıyorum, bakan olduğum dönemde gözlerim yaşarmıştı hacılarımızı Hatay’dan yolcu ettiğimde. Harem-i Şerif’in konuklarını oradan yolcu ederken o kadar şeref duydum ki.
Başkanlığım döneminde imam-hatip okulları, ilahiyat fakültesi ve yüksek İslam enstitüsü mezunları vardı. Başkanlıkta ise farklı eğitimlerden geçmiş, yıllardan beri imamet, vaizlik ve müftülük görevlerinde bulunanlar vardı. Bu, hizmeti zorlaştırıyordu. Ahenk sağlamak için bunları eğitime tabi tutmak lazım geldiğini gördük. Bu bakımdan din görevlilerini seminere almaya başladık. Önce Bolu’da imam-hatip ve vaizlerin bir kısmını eğitime aldık. Köylerde, şehirlerde bazı görevliler ortaokul, lise bitirmeden Diyanet’e giriyorlardı. Bunlardan bazıları da çok tanınmış insanlardı. Bu açılan yerden giderek, okuyarak daha ilerilere giderek görevler aldılar. Bolu’daki eğitim yetmiyordu. İslam ilimleri akademisi açmak istiyordum. Bu akademi İslam ilimlerinin yanında İslam sanatlarını, hattatlığı ve diğerlerini de içerecekti. Fakat Bolu Eğitim Merkezi devam etti, hâlâ devam ediyor, yüksek seviyede bir eğitim yeri oldu. Tabii Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’nin muhtelif yerlerinde eğitim yerleri açtı. Şunu iddia edebilirim ki devlet kurumlarında eğitime en fazla âşık olan, açık olan Diyanet İşleri Başkanlığıdır.
Hocam, Kıbrıs Barış Harekâtı’nda askerlerimizi uğurlarken dua etmiştiniz, bu mühim hadiseyi bize kısaca anlatır mısınız?
Türk ordusunun 1974 Barış Harekâtı’nda Kıbrıs’a çıkışında yaptığım dua, ben onu hiç unutamayacağım. İlgilenenler varsa belgesel hâline getirilmişti, duanın hikâyesini seyredebilirsiniz. Harekâtın yapılacağı günün sabahında namaz kıldım ve sonra bir de rüya gördüm. Rüyada dua ediyordum, çok fazla dua ediyordum, çok telaşlıydım. Allah’a sesleniyorum, “Ey bütün mülk elinde olan padişahım!” dedim ama titriyordum, bu cümleyi bağırarak söyledim. Eşim uyandırdı, “Ne oluyor ne var?” dedi. Fakat her tarafım titrediği için gittim abdest aldım, namaz kıldım. Saat 05’i 25 geçe telefon çaldı. Telefonu yavaşça açtım çocuklar uyanmasın diye. Karşımda yavaş konuşan Bakan Arif Bey, “Hayırlı olsun Başkanım, Kıbrıs Harekâtı’na karar verdik. Haydi, vakit geçirmeden gidip askerlere dua ediniz!” dedi. Hemen telefonu açtım, yerimi ayırttım, saat 09.30’da yola çıktım. Saat 12.00 civarı Mersin’i gördüm masmavi idi. Ben gemiye çıkarken Mersin’in ezanları, salâ sesleri Mersin’in göğünü aydınlatıyordu sanki. Yavaş yavaş çıktım, korkusuz denizciler, kara askerleri beni karşıladılar. O rüyamdaki sözle başladım, Allah’a seslendim. Daha önce Kıbrıs’a çıktığımızda 80 bin şehit vermiştik. Türk askeri gelirken Kıbrıs’taki eski şehitler bekliyorlardı, onları karşılıyorlardı. Ben biraz anlattım, sonra yüzlerine baktım hem ağlıyorlar hem gülüyorlardı. Bıraksam kuş gibi uçacaklardı. Hem gülen hem ağlayan Türk askerini Mersin’de o geminin üzerinde gördüm. Gözlerim yaşlıydı, onlar da bir başka idi. Kur’an verdim kumandana, ben ayrılırken hepsi çok sevinçliydi. O günlerde çıkan dergide diyordu ki: “Ne zaman içimize korku gelse ‘Korkmayın!’ demişti hocamız bize, ‘cennete gidiyorsunuz, korkmayın!’ demişti. Korkmadık. Herkesin aklının ermediği yerden, plajın oradan çıktık ve yeşil Kıbrıs’ı onların elinden aldık.” Hiç unutamıyorum, bunu unutmak kabil değil.
Hocam, görev yaptığınız dönem muhtemelen pek çok hatıranız vardır. Bunlar içinde sizi etkileyen bir hatırayı paylaşır mısınız?
Çok güzel bir soru. Bir gün ziyaretçim çoktu. Özel kalem müdürüm dedi ki, “İçeride bir bayan var, sizinle konuşmak istiyor.” “Buyursun.” dedim, kabul ettim. İsmi Cemile, hâlâ hatırlıyorum tabii ki. Oturdu, “Hocam, ben kırk senedir Tarım Bakanlığında görevliyim.” dedi. Cebinden para çıkardı ve masama koydu: “Burada 400 bin lira para var. Ben Allah’ımı çok seviyorum, benim için bir cami yapar mısınız, orda Kur’an okunsun.” dedi. Ben de “Peki.” dedim. O sırada Ankara’da bir cami yeri vardı fakat 50 bin lira paraları vardı. O zata telefon açtım, “Yolluyorum.” dedim ve o cami yapıldı, vakıf üstlendi yapımını. “Cemile Hanım’ı gidip bulun, teşekkür edin.” dedim. Gittiler ki Cemile Hanım Mecidiye’de küçük bir evde oturuyor, üç tane kedisi var, teşekkür ettiler. Bir daha Cemile Hanım görünmedi ama cami şimdi Keçiören’de Mecidiye Bağları’nda kocaman bir cami oldu. Unuttular belki Cemile Hanım’ı, o Allah’ı çok seviyordu. Yalnız daha sonra caminin ismini değiştirdiler, Fatih Camii dediler. Daha böylelerini, benzerlerini çok gördüm. Dine hizmet etmek, Allah’a hizmet etmek, insana hizmet etmektir. Yolunuz Keçiören’e düşerse Mecidiye Bağları’nda gidip o camiyi görün.
Sayın Hocam, Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de önemli bir kurum. Bizlere Diyanet İşleri Başkanlığının önemi ve Başkanlığımızın hizmetlerinde geldiği nokta hakkında neler söylersiniz?
Diyanet İşleri Başkanlığını 1947’den beri izliyorum. Fakültedeyken özellikle her cuma, bayramlarda ve mübarek günlerde Diyanet’e giderek merhum Hamdi Akseki Efendi hazretlerinin huzurunda bulunmaktan büyük bir saadet duyardım. O, vakarıyla, bilgisi ve faziletiyle bizimle olur, birtakım İslami meseleleri anlatırdı. O zaman Diyanet İşleri Başkanlığı çok güçlü değildi. Şüphesiz her yerde dinî kurumlar inanmış halkın desteğini alıyordu. Ahmet Hamdi Akseki Efendi hazretleriyle Diyanet İşleri Başkanlığının Ulus’taki Kediseven Sokağı’nın yan tarafında Lozan Oteli’nin içinde karşılaştık. O küçük binadan şimdiki görkemli binasına ulaşan Diyanet’in, içinde beynini bilgiyle donatmış, kalbini sevgiyle güzelleştirmiş din görevlileri, din kurulu üyeleri ve başkanlarının olması kadar güzellik yok. Geçen yıllarda başkanlığa gelen yeni papanın karşısında mükemmel ve muazzam bir bilgili kurumun olması beni çok sevindirdi. Ama Diyanet mensupları ki onlar uygarlıklar kuran, insanı sevmeyi ve insana saygıyı öğreten bir milletin çocuklarıdır, onlara bunlar bile az gelir. Ben ileride Diyanet’in daha ileri ufukları tutacağına, dünyadaki tüm insanların inanç dünyasını kavrayacağına, İslamiyet’in güzelliğini, Allah’ın nimetlerini, rahmetini ve sevgisini yayacağına ve kendisini daha da geliştirerek devam edeceğine inanıyorum.
Bu söyleşi 2009 yılında yapılmıştır.