Makale

YAYINCILIKTA İLK YILLAR: İKİ MUHTEŞEM ESERİN NEŞRİNE DOĞRU

YAYINCILIKTA İLK YILLAR: İKİ MUHTEŞEM ESERİN NEŞRİNE DOĞRU

Yrd. Doç. Dr. Mehmet BULUT
DİB Başkanlık Müşaviri


Kuruluşundan 1940’lı yılların sonuna kadar Diyanet’te görev üstlenmiş vefakâr ve cefakâr insanların, bahusus ilk öncülerin gösterdikleri feraseti, kiyaseti, idarecilik anlamında siyaseti düşününce, iki muhalled eserin; Hak Dini Kur’an Dili ile Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi’nin yayınlanabilmiş olması aklıma gelir. Çünkü 1920’li, 1930’lu yılların siyasi, sosyal ve maddi şartlarında bu iki dev eser neşredilemezdi; işte bu zevat, bunu başarabilmişti! Aşılan engellere misal mi?
Düşününüz ki, ortaya konan bir iradenin sonucu, başta müellifi olmak üzere, onlarca insanın şunca emeği ile yazılıp baskıya hazır hâle getirilmiş bir eseri, basılması için bir matbaaya teslim etmişsiniz; ama matbaanın bağlı bulunduğu kurumun en üst yetkilisi size, “şu sayfada şu ibare durdukça bu kitap burada basılamaz!” diyor. Evet, Reislik mensupları böyle bir durumla da karşılaşmışlardı. Şöyle ki;
Hazırlıkları tamamlanan Hak Dini Kur’an Dili’nin Maarif Vekâletince yönetilen Devlet Matbaasında basılması söz konusu olur. (Tefsir, Devlet Matbaasında değil, 1935-1938 yılları arasında Matbaa-i Ebüzziya’da basılacaktır.) Maarif Vekili Hikmet Bayur’dur. Muhtevası hiçbir şekilde matbaa idaresini ya da bağlı bulunduğu kurumu alakadar etmemesine rağmen, dönemin Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı İhsan Sungu, tefsirin “Mukaddime” kısmını alıp Maarif Vekiline götürür; buradaki ‘Haşa Türkçe Kur’an’ ibaresini (aslında böyle bir ibarenin olup olmadığı da kuşkuludur) göstererek, “Bunu bu hâlde basabilir miyiz?” diye sorar.
Bayur, Reis Rifat Efendi yerine, Müşavere Heyeti azası ve işin bizzat takipçisi Ahmet Hamdi Akseki hocayı huzuruna çağırır; o ibareye işaretle, o söz orada durduğu müddetçe kitabı basmayacağını söyler. Dikkat istirham ederim; bu dayatma karşısında Akseki oracıkta, “Tamam efendim, onu çıkartalım.” veya “Biz bu kitabı yayımlamaktan vazgeçiyoruz.” demez. “Bilmem ki!”, der; “Efendi hazretleri kabul eder mi?” “Efendi hazretleri” dediği, eserin müellifi büyük İslam âlimi M. Hamdi Yazır’dır; ona danışmadan da bir karar verme yetkisini kendinde görmez.
Yıllar sonra yayınlanan bir yazısında bu hadiseyi bizzat anlatan Hikmet Bayur, bilahare yayınlanan tefsirde o ibarenin çıkartıldığını gördüğünü; ama “o ayarda, belki daha ağır” bir ibare konduğuna şahit olunca hayretinin daha da arttığını söyleyecektir. Sözünü ettiği, tefsirin müellifine ait ibare şudur:
“Bazılarını da duyuyoruz ki Kur’an tercemesi demekle iktifa etmiyor da ‘Türkçe Kur’an’ demeye getiriyor. Türkçe Kur’an mı var behey şaşkın?” (Mahmud Bedreddin Yazır hattıyla Osmanlıca kaleme alınan ve tıpkıbasım olarak Başkanlığımızca yakınlarda yayınlanan baskıda bu ibare şu şekilde yer almaktadır: “Cehaleti ileri gidenlerden bazılarını da duyuyoruz ki, Kur’an tercemesi demekle dahi iktifa etmiyor da, ‘Türkçe Kur’an’ demeğe kadar gidiyor. Hatta bundan dolayı mebuslardan birisi yazdığı bir manzumede, ‘Türkçe Kur’an mı var behey şaşkın / Oynamaktır bu din ve imanla’ demiştir. Filvaki öyledir.”)
Başa dönelim: Reislik yayın faaliyetlerinin yüz akı bu iki eserin yayınlanmasına nasıl karar verildi?
3 Mart 1924 tarihli Reisliğin kuruluş kanununda yer alan, “Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın itikadât ve ibadâta dair bütün ahkâm ve mesalihinin tedviri...” şeklindeki kayıt, dönemin bazı mebuslarınca, bu kanunun Reisliğe, ihtiyaç duyulan dini eserleri hazırlayıp yayınlama görevini de verdiği şeklinde yorumlanmıştı.
Diyanet İşleri Reisliğinin 21 Şubat 1341 (1925)’de görüşülen ikinci bütçesinde müzakerelerin ana konusunu, Reislik bünyesinde dinî-ilmî bir yayın heyeti kurulması, bu cümleden olarak tefsir ve hadis tercümeleri yaptırılmak üzere Reislik bütçesine özel ödenek ayrılması talepleri teşkil etti. Bu amaçla Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi Efendi tarafından Meclis Başkanlığına 53 imzalı bir takrir/önerge verildi. Önergede şöyle deniyordu:
“Bazıları tarafından Kur’an-ı Kerim’in hata-âlûd bir surette lisanımıza tercüme ve neşredildiği görülmektedir. Bu Kitab-ı Celîl’in elyevm mevcut olan Türkçe tefsirleri dahi ihtiva ettiği maâni-i dakikayı ifadede kasır olduğu cihetle mütehassıs bir heyet-i ilmiye tarafından Kur’an-ı Azimuşşan’ın lisanımıza tercüme ve Türkçe tefsiri ve keza lisanımıza tercüme elzem olan bazı âsâr-ı İslâmiyenin nakil ve tercümesi ve Din-i İslâm aleyhinde intişar eden âsâr-ı ecnebiyeye mukabeleten neşriyatta bulunmak üzere (…) 20 bin liranın zam ve tahsisini teklif eyleriz.”
Önerge üzerine cereyan eden müzakerelerden anladığımıza göre, asıl amaç, Reislik bünyesinde sürekli yayın hizmetinde bulunacak, yayın faaliyetlerini yönetecek özel bir heyetin oluşturulmasıydı. Bu konuda önemli bir tecrübeleri de vardı; daha üç yıl önce Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti bünyesinde Tetkikat ve Te’lifat-ı İslâmiyye Heyeti adıyla bir kurul oluşturulmuş ve iki yıl gibi kısa bir süre içinde gerçekten nitelikli eserlerin yayınlanması sağlanmıştı. Şimdi aynı şeyin, Diyanet’te de olmasını arzu ediyorlardı. Nitekim adı geçen vekâlet lağvedilmiş olsa bile ayrı bir kanunla vücut bulmuş söz konusu heyetin varlığını sürdürmesi gerektiğini ileri sürerek Reislik kadro cetvellerinde bu heyete yer verilmemiş olmasını bir eksiklik olarak değerlendirmişlerdi.
Kurulması arzu edilen ilmi heyet, başta Kur’an meal ve tefsiri ve hadis mecmuaları olmak üzere, halkın ihtiyaç duyduğu dini eserleri telif, tercüme ve neşredecekti. Böylece o yıllarda yoğun şikâyetlere konu olan hatalı, tahrif edilmiş Kur’an tercümelerinin önüne geçilebilecekti. Çünkü Başvekil Ali Fethi Bey’in ifadesiyle, “Yanlışların önüne geçmenin en isabetli yolu, halkın hizmetine doğrusunu, gerçeğini sunmak”tı. Ancak söz konusu önergenin Meclisteki müzakereleri sonucunda karar, teklifin sınırları daraltılarak, Kur’an meal ve tefsiri ile hadis tercümeleri yaptırılmak üzere Reislik bütçesine 20 bin liralık bir ek ödenek konması (bir mukayese imkânı vermesi açısından Reisliğin 1925 yılı bütçe yekûnunun 1.660.800 lira olduğunu belirtelim) şeklinde tahakkuk etti. Bu ödeneğin ayrılmasına sonraki birkaç yıl daha devam edildi.
Evet, alınan karar o günkü beklentileri tam karşılamamış olsa da, Cumhuriyet tarihi resmî dinî yayıncılık faaliyeti içerisinde bu karar ve bu kararın tahakkuku başlı başına önemli bir hadisedir. Buna rağmen bugün şöyle bir tahassürde bulunmaktan da kendimizi alamıyoruz: 1925 yılında bu yayın tasavvuru gerçekleşip üst düzeyde, nitelikli bir dini yayın faaliyetinin temelleri atılsaydı ve 1925-50 arasındaki o malum fetret dönemi yaşanmasaydı, kuşkusuz günümüzde ülkemizin dini yayın faaliyetlerinin geldiği yer farklı olacaktı.
Yine o tarihte dile getirilen, “sapkın, bozuk, yanlış, hatalı niteliksiz yayınların önüne geçmenin en isabetli yolu, halkın önüne doğrusunu, gerçeğini koymaktır” şeklindeki prensibin zamanımıza ve bütün zamanlara ışık tutacak nitelikte olduğunu vurgulamak istiyoruz.
Önerge sahibine, teklife imza atmış isimlerini tek tek sayamadığımız zevata, kabulü doğrultusunda irade ortaya koyanlara; eserleri kaleme alan, inceleyen, baskıya hazırlayan muhterem ulemamıza gani rahmetler olsun.