Makale

YİTİĞİN ADI YOK

YİTİĞİN ADI YOK

Birgül Temur


Kitapların tozunu aldım, hepsini kategorilere ayırdım. Uzun zaman önce aldığım kitapların dili olsaydı da konuşsaydı. Yeni kitaplar geldikçe rafların en altında, en ücra yerinde sahipsiz kalışlarını anlatabilselerdi. Oysa hepsi kendi değerinin farkında, tarafımdan keşfedilmeyi bekliyorlardı. Aslında onları hiçbir zaman unutmamıştım, sadece öncelik sırası onları okumayı ertelememe sebep oluyordu.
Bu kitapların arasında en şanslı olanları unutarak aynısından iki tane aldıklarım olmalıydı. Bu sebeple yalnızlık çekmiyorlardı.
Kitap yığınlarının içinde belli bir mesai harcadıktan sonra farklı bir uğraşa geçtim. Örgü ördüm; şişlerin çıkardığı sesi dinledim bir süre. Parmaklarımı izledim. Bir makineye benziyordu işlevleri. Emir komuta zinciri hiçbir aksaklık olmadan, sekteye uğramadan devam ediyordu. Nazik bir sürükleniş gibiydi bu işlem. Hatta zevkli bile denebilirdi.
Bir süre sonra televizyonu açtım. En son ne izlediysem yine oradan başlamıştım. Belgesel kanalındaydım. Konuların farklılaşması olayın matematiğini değiştirmiyordu hiçbir zaman. Sonuç olarak hayatta kalabilmek için birbirilerini yok eden canlıları izleyecektim. Rutin ve doğal bir savaşın içinde içimdekileri yok edemesem de bir süreliğine öteleyecektim.
Üstüne saçma sapan şeylerle uğraştım. Birkaç dolabın içini düzelttim. Katladım, gözden çıkardım, buruşturdum, attım. Yeniden hatırladım, saklanmak üzere kaldırdım. Bazıları için de “Ne diye saklamışım?” dedim.
Yitik bir şeyi arıyordum. Nesnel yahut duygusal.
Galiba bu; ne olduğunu, benim için ne ifade ettiğini bilmediğim bir şeydi. Tek bildiğim ona “ihtiyacım” vardı.
Belki o yitiği eski fotoğrafların içinde bulabilirdim. Dolabımdan, fotoğrafları sakladığım lacivert zeminin üzerinde beyaz puantiyeler olan kutuyu çıkardım. İçindeki siyah beyaz resimler canımı acıttı. Babam gözleriyle çok uzaklardan bana bakıyordu. Annem tam yanında gülümsüyordu. Annemin varlığı varlığıma bitişikti. Babamınki uzun zamandır kayıptı. Babam yitiğin ta kendisiydi.
‘Yitik’ diyordum içimden, bir şey yitip gitmiş. Uzun zamandır yok! Gün mü, ay mı, yıl mı? Ne zamandır yok, bilmiyordum. Yerinde büyük bir boşluk bırakarak kopmuş benden. Uyruğumdan ayrılmış, kayıplara karışmış. İzi yok, sesi yok, dili hiç yok. Belki bir eşya, belki bir insan, belki bir duygu, adını koyamadığım, boşluğunda mutsuz olduğum bir şey.
Bilmiyordum ki ne olduğunu. Bilseydim bütün gücümle çağırırdım:
Gel! Sana çok ihtiyacım var, haddinden fazla!
Dön! Gözüm yollarda kaldı, tenimden bir daha çıkma.
İstersen fısıltıma gel, istersen gürültüme gel.
İstersen şen şakrak gel, istersen matem havasında gel.
Yeter ki gel.