Makale

Çocuklarımızı Manevi Değerlerle Nasıl Bütünleştirebiliriz

Melike Bezgin
Mühendis

Çocuklarımızı
Manevi Değerlerle
Nasıl Bütünleştirebiliriz

Hep sorulur, bir çocuğun kişiliğinin gelişmesinde aile mi, , okul mu, arkadaş mı, çevre mi daha etkilidir diye. Bir t v ’ insanın yetişmesinde hayatında karşısına çıkan her şey ama her şey rol oynar. Televizyonda gördüğü savaş haberi de, yerde gördüğü karıncalar da, bahçesinde olan veya olmayan çiçekler de, sokaktan geçen insanların tavırları veya giysileri de. Hepsi az ya da çok, olumlu veya olumsuz ona bir şey katar. Ama uzmanlar bir insanın kişilik gelişiminin % 75’inin 0-6 yaş arasında tamamlandığını belirtmektedirler. Öyleyse çocuğun kişilik özelliklerinin temelini atan öncelikle ve büyük oranda ailesi ve sonra bu dönemde içinde bulunduğu ortam ve okuludur.
Bizim gibi sosyal maskelere, öğretilmiş düşünce kalıplarına sahip olmadığı için çocuklar, etraflarındaki her şeyi gözlemler, onları kapar ve öğrenir. Psikolojik atmosferi algılar. Bir bebek bile ses tonunuzdan, yüz ifadenizden ona güldüğünüzü veya kızdığınızı anlar.
Dolayısıyla çocuklar sadece onlara gösterilenleri değil, belki bizim dikkatimizi çekmeyen küçük ayrıntıları bile dünyayı ilk defa gören gözleriyle fark ederler. Bu durumda çocuklarımıza öğrettiklerimizin yanında asıl onlara nasıl örnek olduğumuz, bizim nasıl yaşadığımız önem kazanır. Bu ortam tümüyle çocuğumuza geçmektedir.
Çocuklarımıza verebileceğimiz manevî temellerin biri de sevgidir. Sevgi ortamında büyümüş bir çocuğun diğer tüm davranışları iyileştirilebilir, geliştirilebilir. Bunun tersi ise, korku kültürüyle büyümüş bir çocuk olacaktır ki yaşamı boyunca mutlaka birtakım sorunlar patlak verecektir.
Önce ailede tüm bireyler arasındaki o doğal sevgiyi hissetmelidir çocuk. Sonra o temeli en sağlam kılacak değer ise en küçük yaşından itibaren ona tamamen bir birey olarak aşılanacak öz sevgisidir. En küçük yaşından itibaren sevilmeye ve saygıya layık olduğunu hissetmelidir çocuk. Gerçek sevgi, sevdiğimiz varlığın özüne saygıyı doğal olarak içerir. Yoksa sürekli öpüp okşamak, sımsıkı sarılmak, tek başına sevmek demek değildir. Saygı ve sevgi birlikte yaşanmalıdır.
Ve sonra çocuğumuza gösterdiğimiz sevginin koşulsuz sevgi olduğunu hissettirmeliyiz ona. Yani yaptığı ya da yapmadığı davranışlardan veya sahip olduğu ya da olmadığı özelliklerinden dolayı değil, her zaman ve yalnızca özüne duyduğumuz sevgiyi ifade etmeliyiz ona.
işte bu temeli almış bir binanın ne çok deprem, fırtına, sel görse de eğilip bükülmeye çalışılsa da kolay kolay yıkılmayacağını düşünüyorum. Bugün ailesinde şiddet uygulayan birçok yetişkinin çocukluğunda da aynı şiddete maruz kaldığı belirlenmiştir. Ve kendi deneyimlerimden, özellikle ergenlik döneminde sorun yaşayan, aşırı eğilimlere, heveslere ya da bunalımlara kapılan çocukların ailesinde temel sevgi problemi yaşayanlar olduğunu düşünmek mesnetsiz değildir. Tabii ki tüm gençler bu dönemde sorunlar yaşar ama, aile temeli sağlam olanların ne olursa olsun problemleri daha yüzeysel yaşadıklarını ve bir şekilde yollarını bulduklarını söyleyebiliriz.
Bu konuyla ilgili en güzel sözü yine atalarımız söylemiştir: "Ne ekersen onu biçersin." Küçüklüğünde çocuğumuza biz nasıl davranırsak büyüdüğünde o da tüm dünyaya o şekilde davranacaktır. Sevgi ve saygıyla yaklaşılmış çocuk ise, yine tüm dünyaya sevgi ve saygı yayacaktır.
Çocukları "Adam yerine koymamak" gibi bir alışkanlık vardır. Çok da ciddiye almayız onları. Bunun ne gibi bir ürün verdiğini görebiliyor musunuz? İleride ya "Kendinin adam yerine konmadığı" ya da "Başkalarını adam yerine koymayan" bir birey olacak demektir. Bunun bizi nereye götürdüğü apaçık ortadadır.
Ailede en küçük yaştan itibaren kurmamız gereken sevgi ortamı açık iletişim ve dürüstlük örneğini de içinde barındırmalıdır. Çocuğunuza sehpanın üzerindeki kristal vazoyu ellememesini söyleyin. Sonuç? Bir de vazoya neden dokunmamasını istediğinizi, sonuçlarının neler olabileceğini korkutmadan, kızmadan açık ve emin bir dille anlatın. Hangisinde başarılı olacaksınız? Çocuklarımızın karşılaştığı her problemi çözerken, sorularına cevap verirken, bitmez taleplerini karşılar ya da karşılayamazken, onu bir birey gibi karşınıza alıp neden ve sonuçlarınızı açık ve dürüstçe, anlayabileceği şekilde açıklarsanız onun her şeyi anlayacak akıllılıkta olduğunu göreceksiniz.
Ve tabii bu açıklama sırasında ona kazandırdığınız en büyük değer empati, yani kendisini başkalarının yerine koyabilme, onun gibi hissede- bilme, "Onun yerinde olsaydım ne yapardım" diyebilme becerisidir. Arkadaşına vurduğunda arkadaşının neler hissettiğini, ya da oyuncaklarını dağıttığında sizin nasıl da yorulduğunuzu anlattığınız çocuğunuz, inanın ileride kimseyi üzmek, kırmak istemeyecektir.
Ama unutmayalım ki, sadece neyi değil nasıl yaptığımız da önemli. Kırmadan, bağırmadan, ona değer verip saygı duyduğunuzu hissettirerek. Ve en önemlisi de, her konuda özü yakalamak gerektiğini unutmadan.
Bu temeli kurduğunuz binaya ileride istediğiniz süsü ekleyebileceğinizi, onu en güzel şekilde donatabileceğinizi düşünüyorum. Ve tabii bir de binanızın sağlamlığını en iyi garantileyecek bir altın kural da; verdiğiniz özgürlük ve sorumluluğun dengede olması. Yani ona özgürlük verdiğiniz ölçüde sorumluluk da vermektir. Yine ona küçük yaşta vereceğiniz sorumluluk özgürlüğünü de beraberinde getirecektir. Biz genellikle birinden birini fazla yüklüyoruz çocuklarımıza. Küçük yaşlarında en küçük sorumlulukları almayı öğrenmiş çocukların ileride bu sorumluluğu her türlü davranış ve ilişkilerine yansıttığını görüyorum. Ya da tam tersi.
Şimdi anne babalar "Konuşmak kolay. Bizim yetiştirmemizle bitmiyor iş" diyecekler. Haklılar. En büyük temeli onlar atacak ama, inşa ettiğimiz bina tüm hava ve iklim şartlarının içinde büyüyor. Ve bundan sonrası toplumsal kararlılığımıza dayanıyor. "Biz bu dünyada nasıl bir toplum olmak, nasıl bir yer edinmek istiyoruz? Kendimize nasıl bir yaşamı lâyık görüyoruz?" sorularının cevabı oluyor.
Öncelikle eğitim sistemimizde bunun cevabı. Maalesef çocuklarımızın öğretimiyle daha çok ilgileniyoruz. Kurduğumuz sistem de bir öğretim sistemi aslında. Ve okul öncesi eğitim hâlâ hak ettiği öneme sahip değil. Oysa bir çocuğun belli bir yaşa gelene kadar her dönemde alması gereken eğitim tamamen bir bilim konusudur.
Ve bir gencin maneviyatını oluşturan, içinde bulunduğu toplumdur aynı zamanda. Günlük yaşamda bilerek veya bilmeyerek desteklediğimiz, onayladığımız, tepkisiz kaldığımız ya da alkışladığımız şeylerin hepsi bizim toplumsal karakterimizi oluşturmaktadır. Aslında biz İnsanî değerleri çok yüksek bir toplumken bunlar sürekli aşağı çekiliyor gibi. Ve böylece en övündüğümüz konuda bile geri kalıyoruz. Meselâ trafikte kurallara uymak sanki saflıkmış gibi algılanıyor artık. Ve sanki herkesi ’Sen dur, ben geçeyim’ diyor.
Ve yine tüm televizyonlarımızda, filmlerimizde ve eğer okuma zevkini verebilmişsek kitaplarımızda aktarıyoruz çocuklarımıza değer yargılarımızı gizli mesajlarla. Bu konuda çocuk edebiyatına, çocuklara yönelik televizyon programlarına, çizgi filmlere, tiyatro oyunlarına çok değer verip özenle hazırlamamız gerekiyor. Bizimse bu konuda daha çok yol kat etmemiz gerek. Benim çocukluğumda tek kanal vardı ama birçok çocuk programı vardı televizyonda. Oysa şimdi bir elin parmaklarını geçmez. Yalnızca yabancı çizgi filmler alınıp yayınlanıyor. Başka ülkelerin ise, çevirisini yaptıkları çizgi filmlerde bile görüntüde geçen yabancı yazıları kendi dillerine çevirdiklerini gördüm. Bu kadar değer ve önem veriyorlar, ince eleyip sık dokuyorlar çocuklarına ulaşan her şeyi.
"Armut dibine düşer" demiş atalarımız. Bir bildikleri var her halde. Çocuklarımız bireyler olarak bizlerin ve de toplumumuzun aynası olacaklardır. Bu konuda yine kulak verirsek atalarımızın engin tecrübelerine, "Ağaç yaşken eğilir" ve bakarsak bağ olacaktır.