Makale

ZAGREP NOTLARI

ZAGREP NOTLARI


Doç. Dr. Fatih ERKOÇOĞLU | Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi


Hemen her ay yurt dışında bir yere gidiyor olmamdan dolayı arkadaşlarımkendilerini de götürmem hususunda nükteler söyleyip, sitem ediyorlardı. Bu durum dolayısıyla bazen üç bazen de dört kişilik bir ekip oluşturmuştuk. Gezilerimizin bir kısmını bu ekiple yapıyorduk. Promosyon biletler çıktığında çoğu zamana ben arkadaşlarımı arıyor ve bu durumdan kendilerini haberdar ediyordum. Artık kime nasip kime kısmetse. Gel zaman git zaman İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk Din Musikisi öğretim üyesi olan arkadaşım Prof. Dr. Fazlı Arslan’ın da ısrarlarına dayanamadım ve rast geldiğimiz bir promosyon biletle onunla Zagrep’e gitmeye karar verdik. Bu şehirde üç gece kalmayı planlıyorduk ve yine hafta sonunu değerlendirecektik. Şehrin tam merkezinde bu sefer otel yerine bir ev tuttuk. Benim niyetim en azından bir günümüzü, Hırvatistan’ın komşusu olan ve Zagrep’e oldukça yakın bir mesafede yer alan Slovenya’nın başkenti Ljubljana’ya da geçirmekti.
Gezi programımız 9-12 şubat arasında kış mevsimine denk gelmişti. Uçağımız sabah erken kalkacaktı. Havalimanında Fazlı Hoca ile buluşmuştuk. Yine daha önceki yolculuklarımdan yol arkadaşım olan Yrd. Doç. Dr. Fatih Özkan’la da burada karşılaşmıştık. O da Roma’ya gidiyordu. Takriben iki saatlik rahat bir yolculuk sonrasında Zagrep Havalimanı olarak da bilinen Franjo Tudman Havalimanı’na ulaşmıştık. Saat farkını da hesaba katınca aslında çok erken varmıştık Zagrep’e. Havalimanından otobüs terminaline 35 kunaya (4 euro) geldik. Hırvatistan para birimi kuna olarak biliniyor. Terminalin hemen arkasındaki büfeden şehir merkezine gitmek için bir tramvay bileti aldık. Tek kullanımlık bilet 4 kuna. Bir günlük alırsanız 30 kuna. Biz de vaktimizin olduğunu düşünerek bir günlük bilet aldık. Anahtarı alma zamanına kadar geçireceğimiz birkaç saatimiz vardı. Elimizde çantalarımız bulunuyordu ve bu hiç de kolay olmayacaktı. Şehrin merkezini boydan boya geçen tramvay ile bir iki defa turladık. İsmini hiç unutamayacağım Ilica Caddesi, önümüzdeki üç gün boyunca sıklıkla gezeceğimiz ana cadde oldu. Evet, yanlış yazmadım Ilica. Belki de bu isim noktasında Zagrep’e bir katkı sunmuş olabiliriz. Şehir hemen kendisini bize açmıştı. Nerede neyin olduğunu kabaca fark etmiştik. Sair günlerde de yürüyerek detayları ile şehri gezme imkanmız olacaktı.
135 euroya üç geceliğine kiraladığımız ev, Baruna Trenka Caddesi’nde yer alıyordu. Çok zorlanmadan evi bulduk. Eski bir binanın yenilenmesinden; bir oda ve salondan ibaret olan evimiz gerçekten merkeze çok yakındı. Ev merdivenle çıkılan giriş katında bulunuyordu. Vaktinden biraz önce gelmiştik. Belki birileri kapıda bulunur diye düşünmüş olmalıydık. O ara Fazlı Hoca posta kutusunu yokladı, evin anahtarı posta kutusundaydı. Hiç vakit kaybetmedik. İçeriye girdik ve yerleştik. Kısa süre sonra ismi Daniella olan görevli arkadaş geldi. Ödememizi yapmış, Türkiye’den gelen çifte kavrulmuş lokumu da kendisine hediye etmiştik.
Gezimize başlamadan önce bir miktar Zagrep hakkında sizleri bilgilendireyim. Deniz seviyesinden 135 m. yükseklikte olan Zagrep Medvednica dağının güneydoğu uçları ve Sava nehri boyunca uzanan ova arasından geçen yolların kesişme noktasında bulunuyor. Şehrin tarihi milattan önce IV. yüzyıla kadar gidiyor. İlk şehir Keltler’e ait bir yerleşim birimi olarak Gradec adındaki tepe üzerinde inşa edildi. Bugün burası Yukarı Şehir diye adlandırılmaktadır. Beş asır boyunca şehir hayatının kesintiye uğradığı yerde yeniden canlanma XI. yüzyılda önceki yerleşim biriminin karşısındaki tepeye piskoposluk merkezinin kurulmasıyla oldu. Katedralin çevresinde gelişen ve Zagrep adını taşıyan şehir ile daha yüksekte yer alan otonom kasabalıların yaşadığı Gradec şehri böylece ortaya çıktı. Her iki şehirde yaşayan yurttaşlar, Slav, Germen, Macar ve İtalyan olmak üzere dört etnik gruptan oluşuyordu. Gerçekte Macar krallığının iki şehrin sosyal yapısında da etkisi söz konusu idi. Ortaçağ boyunca piskoposluk ile Gradec yurttaşları arasında kanlı çatışmalar vuku buldu.
Hırvatların millî kimliklerinin oluşumunda, Hırvatistan’ın teşekkülünde ve dahi Zagrep’in ülkenin başkenti olmasında bizim büyük rol oynadığımız nakledilmektedir. Zira Alman Seferi esnasında Zagrep’i ele geçirmek gibi bir niyetimiz yok iken, Zagrepliler ve çevredeki diğer temsilciler Osmanlı’ya bağlılıklarını sunmuşlardı. Bu iki şehir ancak 1850 yılında 15 binlik nüfusuyla resmen Zagrep adı altında birleşti. Şehir Sava Nehri’ne doğru genişlemesini sürdürdü. XIX. yüzyılın ikinci yarısında endüstri üretimi, ticaret, ulaşım ve bankacılığın gelişmesiyle Zagrep’in 1862 yılında diğer Orta Avrupa kentleriyle demiryolu bağlantısı kuruldu. Birçok Avrupa şehrinde gördüğümüz geniş meydanları, parklarda bulunan klasisizm ve historisizm üslubundaki anıtsal tarihî binaları bugün Zagrep’in hemen her yerinde görmek imkân dahilindedir.
At üstünde heykeli bulunan Josip Jelacic Meydanı, evimize sadece birkaç dakika idi. Oraya ulaştıktan hemen sonra biraz daha yüksekte yer alan eski şehre çıkabiliyorduk. Eski şehir merkezinde, katedralin hemen yanında büyük bir eski şehir maketi vardı. Hava kararmış olmasına rağmen şehir maketi rahatlıkla görülebiliyordu. Hırvatlar’ın bile şehirlerine ve kültürlerine sahip çıkmada bizden daha ilerde oldukları bütün şehrin genel havasından fark ediliyordu. Binalar yapılmıştı, fakat tabiatla çoğu zaman uyumlu idi. Ertesi gün Lotrscak Kulesi’ne çıktığımızda bunu daha da fazla fark etmiştik.
Aynı zamanda bir turizm bürosu vazifesi gören bu kuleye ücreti mukabilinde çıkılabiliyordu. Buradaki görevli genç hanım vazifesini oldukça iyi yapan, gayretkeş birisi idi. Biz İngilizce tanıtım rehberi isterken kendisi bize Türkçe rehberler takdim etti. Aynı zamanda sorduğumuz birçok soruya da münasip cevaplar verdi. Bilhassa İslam Ansiklopedisi’nin Zagrep maddesinde yer alan Zagrep şehrinde bulunan, üç cihetinde ayrı olarak minarenin yerleştirildiği ve dairevi bir planda yapılan caminin nerede olduğunu sormuştuk. Hanımefendi burasının, aslında bulunduğumuz yere yakın olduğunu söyledi ve yerini gösterdi. Hâlen müze olarak kullanıldığını da ifade etti. Zaten ansiklopedi maddesinde minarelerin yıkıldığı ve yapının müzeye dönüştürüldüğü yazılıydı.
Ben kulede fotoğraflar çekerken, demek ki vakit tam öğlen olmuştu. Görevli birtakım hazırlıklara girişmeye başlamıştı. Biraz sabredince, hazırlığın nedenini öğrendim. Görevli şahıs kulaklık takmıştı, kulede bulunan ve öğlen vakti muntazaman ateşlenmesi gereken topu ateşlemişti. Tabanca sesi gibi geldi. 1242’de Kral bir fermanla Gradec’e Serbest Kral Şehri statüsü verdiğinden, bunu hatırlatmak için tam öğlen vakti bir top atışı gerçekleştirilirmiş. Ben de o ana şahitlik etmiş oldum.
Kuleden fazla uzakta olmayan meydana vardık. Burada yer alan eski şehrin sembollerinden olan Aziz Marko Kilisesi kapalıydı. Çevredeki görevlilerden bazı resmî dairelerin de burada olduğu anlaşılıyordu. Eski şehrin bu bölgesinde beni ilgilendiren birkaç müze bulunuyordu. Sora sora Hırvat Tarih Müzesi’ni bulduk. 10 kuna giriş ücretini ödedik. Müzede bizden başka da kimse yoktu. Girişte cam vitrinde bazı kitap ve broşürler sergileniyordu. Müzenin bir kısım yayınları olduğu anlaşıyordu. Onlardan birisi 105 kunaya satılan, Janko Jelic tarafında yazılan Balkanske ı Orijentalne Puske (Balkan Oryantal Silahlar) adlı kitaptı ve içerisinde bizim silahlarımız anlatılıyordu. Kitabın kapağında ise Arapça yazılar vardı. Diğer kitap ise Marija Sercere tarafından yazılan Tursko Oruzce (Türk Silahları)’ydi. Müzenin girişinde çocuklar ihmal edilmemiş ve küçük bir masada boya kalemleri ile resim çizmeleri için imkan sunulmuştu. Ayrıca masa üzerindeki Hırvatistan haritaları dikkatimi çekmişti. Satın almak istediğimi söyledim. Görevli kadın ilginçtir ki satılık olmadığını söyledi. Israrım üzerine bir tanesini 15 kunaya aldım. Hırvat Tarih Müzesi oldukça küçüktü. Bir solukta gezdim. Zaten içerisinde de fazla teşhir edilecek malzeme yoktu. Bir kısım silah, süngü ve kılıç gibi obje, önemli şahsiyetlerin tabloları, bir kısım evrak ve kitap, bir de Sokollu Mehmed Paşa’nın taş baskı resmini görmüştüm. Hemen fotoğtrafladım. Bu arada Josip Jelacic’in sancağının ay yıldızlı alemi dikkat çekici idi.
Bu müzeden sonra elimizdeki haritada gözüken Zagrep Şehir Tarihi Müzesi’ne de gitmeye karar vermiştik. Bu müzeyi uzun bir arama sonrasında ancak bulabildik. Evet, Zagrep’in bile bir şehir tarihî müzesi var. Ama hâlâ Ankara’da böyle bir müzemiz yok. Giriş 30 kuna idi. Diğer müzeye göre daha büyük ve birkaç kattan oluşuyordu. Muhtelif kilise ikon, heykel ve objelerin orjinalleri burada toplanmıştı. Üst katlarda Zagrep yaşamının kesitleri bize sunuluyordu. Maalesef fotoğraf çektirmediklerini hemen söyleyeyim. Bundan dolayı da çıkışta İngilizce müze rehberini 50 kunaya satın almak zorunda kaldım.
Zagrep’te bir de Bitmiş İlişkiler Müzesi diye (belkide böyle çevirmek uygun olur) ilginç bir müze varmış. Tabii gidecek değildim, fakat elin oğlu cin gibi, biten ilişkisini bile paraya tahvil ediyordu.
Eski şehrin tek korunmuş olan kapısı Kamenita Vrata’dan (Taş kapı) geçerek meşhur Tkalciceva Ulica Caddesi’ne ulaştık. Kapıdan çıkar çıkmaz bir süvari sizi karşılıyordu. Caddenin tepeye doğru yönelen kısmında bir miktar yürüdük. Lokantalar ve kafeler yoğunlukla yer alıyordu. Bu arada Lokma adlı bir de Türk kebabçısı ile karşılaştık. Geri dönerken de, birer ikişer katlı evlerin arasında geçerken, yol boyu ilginç objelere rastlıyorsunuz. Ahşap bir direğe asılı ahşap bir bisiklet, elinde şemsiyesi ile bir bayanın heykeli, bir tarafında bahar diğer tarafında kış manzarası olan dev yumurta, hemen yanında yer alan taştan yapılmış birbirine geçmiş ayaklar, bu yolun sonunda yer alan Dolac Pazar yerinde de başının üzerinde eşya taşıyan kadın heykeli.
Ilica caddesine bağlantısı olan bir sokakta kurulan Britanski Pazarı’na mutlaka uğramamız gerektiği şehir rehberinde hatırlatılıyordu. Şehri gezerken biz burasını hiç aramadan hemen bulmuştuk. Meyve sebze satışı gerçekleştirilen pazarda bir miktar da kitap tezgâhı görünce şaşırmıştık. Gerçekte biz burasının o pazar olduğunu ilk önce fark etmemiştik. Pazarın bu durumu Fazlı Hoca’nın garibine gitti. Hemen bir fotoğraf aldı. Kitapçı tezgâhları, meyve tezgahlarından daha fazla olan bir pazar. Gezimizin son günü uçağımız akşama doğru olduğundan pazar sabahı erkenden, tekrar bu pazara gittik. Her yer ana baba günü gibi idi. Geçenki günden daha zengin bir pazarla karşılaşmıştık.
Pazarda envai çeşit malzeme vardı. Kasaturalar, kamalar, tabancalar, kitaplar, dergiler, tablolar, baskı aletleri, eski ütüler, porselen tabaklar, vazolar, mataralar, eski döneme ait rozetler, cdler, plaklar, ahşap etnografik köy malzemeleri, Buda heykelleri, Tito döneminde kalma miğferler. Ne ararsanız vardı. 1978 yılında Zagrep’te basılan Hırvatça bir Kur’an-ı Kerim görmüştü Fazlı Hoca. İgor Karaman’ın Adriatik üzerine yaptığı çalışmalarının yer aldığı Jadranske Studije ve Josef Matuz’un Osmanlı imparatorluğuna dair yazdığı Osmansko Carstvo adlı eserlerini satın aldım. Diğerlerine ne kadar para verdiğimi hatırlayamıyorum, fakat aldığım kitaplardan birisi Hırvatistan’a dair siyah beyaz fotoğrafların yer aldığı büyük boy Hrvatska na povijesnim fotografijama adlı eserdi. Bu kitaba tam 120 kuna vermiştim. İçerisinde 1860’lardan 1930’lara kadar, Hırvatistan’ın muhtelif yerleşim birimlerine ait çekilmiş yüzlerce fotoğraf yer alıyordu. Son olarak 5 kunaya bir de Hırvatça-İngilizce Sözlük’e sahip oldum. Üzerindeki bandrolden özel bir kütüphaneden aşırıldığı anlaşılıyordu. Elime alır almaz hemen birkaç Türkçe kelime ile karşılaşmıştım.
Pazarı dolaşırken tezgahlardan birinde ilginç bir çakı görmüştüm. Orada bulunan altmış yaşlarındaki şahsa İngilizce olarak fiyatını sormuş; şahıs da "Sen Türk müsün?" diye cevap vermiş ve sohbetimizi koyulaştırmıştık. Bu şahıs Kosovalı Selahaddin Bey’di. Tezgâhında gördüğüm Romanya yapımı bir barutluğu 150 kunaya satın aldım. Aldığım ürünü çantama koyarken, çantamda bir kutu lokum olduğunu hatırladım. Hemen bunu Selahaddin Bey’e takdim ettim. Kendisi çok mütehassis oldu, çok memnun kaldı. Az önce tanışırken fiyatını sorduğum çakıyı bana hediye etti.
Bu pazarda sadece Selahaddin Bey Türkçe konuşmuyordu, şöyle kısa bir iki tur atıldığında hemen birçok yerde Türkçe’nin kulağınıza çalındığını fark ediyorsunuz. Aslında pazar bir nevi sosyete pazarı gibi. Görebildiğim kadarıyla Zagrep’i gezmeye gelen bir miktar Türk de, bizim gibi bu pazarı özellikle ziyaret etmek istemişlerdi. Diğer bir kısmı ise diğer Balkan coğrafyasından pazara satış için gelenlerdi. Bir de gayet güzel Türkçe konuşan Sırp kökenli İgor Bey de satış için gelmişti. Kendisi para bozdurmamızda bize oldukça yardım etmişti.