Makale

BATI UYGARLIĞININ KAÇINILMAZ KADERİ: NİHİLİZME GİDEN YOL NEREDEN GEÇER

BATI UYGARLIĞININ KAÇINILMAZ KADERİ: NİHİLİZME GİDEN YOL NEREDEN GEÇER

Yrd. Doç. Dr. Faruk SANCAR | Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


İnsanoğlu varlık sahnesindeki yerini almasından itibaren bir anlam arayışına girmiştir. Bu arayışın en temel sorularını neden ve niçin sualleri teşkil etmiştir. Ben nereden geldim? Niçin varım? Varlığımın amacı ve gayesi nedir? Varlığımın nihai hedefi sınırlı bir dünya hayatı mıdır? Ya sonrası? Zorlu hayatta kalma koşullarıyla mücadele eden insanoğlu aynı zamanda bu varoluşsal sorularla da yüzleşmek ve zihninde dolaşan bu problemlere makul ve ikna edici cevaplar bulmak zorunda kalmıştır.
Semavi dinler veya bir bütün olarak teistik tasavvur açısından bakıldığında Tanrı’nın âleme müdahalesi, başka bir ifadeyle peygamberlik kurumu işte tam da böyle bir sıkışmışlığın aşılmasına yönelik ilahî bir lütuf olarak görülür. İnsanoğlu her ne kadar potansiyeli/fıtrat itibarıyla bu soruların makul ve doğru cevabını bulabilecek bir yeterliliğe sahip olsa da Allah lütfunun gereği olarak bu arayışta insanoğlunu yalnız bırakmamış ve onlara bir yol gösterici rehber olarak peygamberleriyle yardımcı olmuştur.
Sadece semavi dinler açısından değil bugün felsefe geleneği denilen şey de aslında insanlığın söz konusu anlam ve hakikat arayışının ete kemiğe bürünmüş hâlinden başka bir şey değildir. Modern döneme gelinceye kadar insanlığın bu konuda -eski Yunan’daki birkaç akım dışında- neredeyse yekpare bir görüntü arz ettiği söylenebilir. Ancak özellikle aydınlanma sonrası başlayan süreç özelde Batı dünyasının genelde insanlığın daha önce tanıklık etmediği çeşitli sonuçları da beraberinde getirmiştir. Bu dönemle birlikte Batı düşüncesi Hristiyanlığı da belirli ölçüde şekillendirmiş olan Helenistik kültürle yeniden tanışma imkânı bulmuş, ardından yaşanılan düşünsel dönüşümler ve bilimsel keşifler Batı dünyasını derin bir iç hesaplaşmanın içine itmiştir. Gelinen bu nokta, inanç ve tanrı kavramının artık anlamını yitirdiği yolundaki savrulmadır. Aslında bu kabulün Batı düşüncesinin yeni dini hâline geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Bilindiği üzere XIX. yüzyıla kadar idealize edilen, aranılan en üstün nitelikler, en yüce değerler Tanrı kavramı etrafında düşünülmekteydi. Buna göre Tanrı verili bir hakikat olarak en yüksek noktada görülüyor, Tanrı gibi olmak, Tanrı’da yok olmak, onun ahlakıyla ahlaklanmak binlerce yıldan beri en naif, en ikna edici aranılan vasıflar olarak sunuluyordu. Pozitivizmin yaygın bir felsefi görüş hâlini almasıyla birlikte iyilik, güç, kuvvet gibi daha önceden tanrı ile ilişkilendirilen birçok metafizik içerikli kavram anlamını yitirmeye başladı. Böylelikle bu kavramlarla birlikte Tanrı da merkezi değer ve önemini kaybetti. Söz konusu dünya görüşü göre artık insanlığın bilimsel devrim ve keşiflerin kendisine verdiği imkânla kâinatı en küçük parçasından en büyük sistemlerine kadar tanıyabileceğini iddia ediyordu. Böylece maddede cereyan eden sebep sonuç ilişkisi tespit edilebilir ve ilkel insanlarda (!) olduğu gibi meydana gelen hadiseleri olağanüstü bir irade ve kudrete nispet etme acziyetine düşülmezdi. Evet, bu anlayışa göre dış dünyada meydana gelen hadiselere tanrısal bir muhteva yüklemek insanın acziyetinin mahsulüydü. Bu yaklaşım sadece maddi ve cansız varlıklar arasındaki düzen ve ilişkiyi değil aynı zamanda canlılar arasında meydana gelen oluş ve yok oluş ilişkisini de belirli determinist izahlarla açıklama iddiasındaydı. Bugün Darvinizm denilen bilimsel/felsefî ideolojinin en iptidaî şekillerinin bu dönemde seslendirilmesi elbette bir rastlantı değildi.
Batı medeniyetinin bilimsel açıdan kat ettiği her adımda dinden ve tanrı kavramından daha da uzaklaştığı görülmektedir. Burada ilk başta şaşırtıcı olan elde edilen bu bilimsel birikimin sürekli inkârcı ideolojilerin lehine dini düşüncenin aleyhine bir seyir izlemesidir. Hatta öyle bir hâl almıştır ki Katolisizmin prangalarından kurtulan bilimsel düşünce bir bakıma kökeni asırlara dayanan hıncını dinlerden almak için hiçbir fırsatı kaçırmamıştır. Bunun doğal sonucu bilimin ideolojiler için araçsallaşması olmuştur. Gelinen durumun dinî bağnazlıktan bilimsel bir bağnazlığa geçiş serüveni olarak isimlendirilmesi herhalde yanlış olmayacaktır. Bizce sürecin bu şekilde işlemesinin birçok sebebi bulunsa da en önemli nedenlerden biri başta katolisizm olmak üzere Hristiyanlığın miras bıraktığı kültürel ve dinî birikimdir. Doğrusunu söylemek gerekirse kilise tarihinin bu konudaki sicili o kadar kabarıktır ki en insaflı bilim talebelerinin bile içinde gizli bir dine karşı intikam hissi beslemesi garipsenmemelidir. Bütün inkârcı akımlarda az çok izlerini bulabileceğimiz bu hissiyata yönelik en sert ve yıkıcı tepkilerden birisi de bütün dinî ve ahlaki değerlere açıkça savaş açan nihilizmdir.
Nihilizmi Batı medeniyetinin aydınlanma sonrası geldiği noktanın doğal bir sonucu olarak görmek gerekir. Nihilizmin bir netice olduğunu nihilizm denilince akla gelen ilk düşünür olan Nietzche’nin ifadelerinden de tespit etmek mümkündür. Ona göre nihilizm Avrupa kültür ve medeniyetinin büyük değer ve ideallerinin en son mantıksal neticesini temsil eder. Herhangi bir felsefi öğreti değil, şimdiye kadar sahip olunan değerlerin nihai sonucudur. Böyle olduğu için de ona göre Batı kültür tarihinin kaçınılmaz bir yazgısı olarak gelip çatan, bunun için de zorluklarla yaşanması gereken tarihsel bir olaydır. Bir diğer ifadeyle nihilizm, XIX. yüzyıl ve onu takip eden iki yüzyılın anlatılabilecek olgunluğa ulaşmış bir değer hastalığıdır. Ancak bu tarihsel yazgısının belirli evrelerinin bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu noktada sırasıyla çilecilik, hazcılık, pesimizm, kötümserlik ve yozlaşma gibi tecrübe edilen yaşam biçimleri nihilizme gebe olan Batı medeniyetinin doğum öncesinde geçirdiği evrelerden bir kaçı olarak sayılabilir.
Hiçbir değer tanımamayı ifade eden üst bir kavram olarak nihilizmin epistemik, metafizik, sosyal ve politik gibi çeşitli türevlerinden bahsedilebilirse de değersizleştirmenin sosyal hayattaki en yıkıcı boyutu tüm ahlaki değerlere açıkça cephe alan ve onları yok edilmesi gereken insanlığın ürettiği bir hastalık olarak gören ahlaki nihilizimdir. Ahlaki nihilizm, aslında pratik planda nihilizmin insanlığa ne vadettiğinin görülmesi bakımından önemli veriler sunmaktadır. Buna göre geleneksel ahlakın ilke ve yükümlülükleri yok sayılmalı, her türlü genel ilke ve değer reddedilmeli ve hatta ahlaki norm ya da değer ölçülerinin rasyonel olarak haklı kılınamayacağının kabul edilip ahlaki değerlerin akıl yoluyla da sezgiyle de yasanın otoritesiyle de temellendirilemeyeceği açıkça benimsenmelidir. Burada akla gelen soru şudur: Öyleyse dinî ve kültürel sebeplerle toplumdan topluma değişen ahlaki kuralların sebebi nedir? Esasında bu sorunun nihilizm açısından cevabı gayet basittir. Ona göre söz konusu norm ve değerlerin tamamı toplumsal koşullanmanın doğal bir neticesidir. Diğer bir ifadeyle insan, başta tanrı ve ahlak olmak üzere tutsağı olduğu değerleri kendisini dizginlemek için bizzat kendisi yaratmıştır. Ve bunu yaparken de kendisini kandırıp bunun en doğrusu olduğuna kendini ikna etmeyi başarmıştır. İşte nihilizme göre tarihî bir hata olan bu yanılgı ve kendinden geçiş hareketi her şeyi mahvetmeye yetmiştir. Çünkü insan böylece doğal olmayan, tamamıyla kendisini reddeden bir iradeye sahip olmuştur ve kesinlikle içgüdülerinden arındırılmıştır. Bunu haklılaştırmak için de ahlaki değerler denilen bir icada imza atmıştır. Bunu yapan insanlıktır ve bundan dolayı nihilizmin en fazla karşı durduğu şey de budur. Yani insanlık ve onun yarattığı değerler.
Dolayısıyla nihilizmin bu değerlerin tamamını anlamsız ve akıl dışı görüp bir an önce kurtulunması gereken yük olarak değerlendirmesi şaşırtıcı değildir. Nihilizmin bu konudaki tavrı değerler sistemine yönelik genel tutumuyla örtüşmekte ve esasında Nietzche’nin de ifade ettiği üzere bu durum Batı medeniyetinin geldiği noktanın bir tezahüründen ibarettir. Zira özellikle modern dönemde ateist eğilimlerin yayılmasıyla birlikte tanrı kavramının dahi insanlığın ürettiği bir fikir olduğunun kabulünden sonra dinsel ahlakın beşer mahsulü bir sistem olarak görülmesi tabii karşılanmalıdır.
Düşünce tarihi incelendiğinde aslında nihilizmin köklerini Kadim Yunan’a Sofistlere ve bilhassa Gorgias’a kadar götürmek mümkündür. Ancak nihilizm özellikle ve sanayi devrimi ve kapitalizme uzanan ideolojiler çağıyla birlikte belirli dönüşümler yaşamıştır. Günümüz nihilizminin önceki nihilizm şekillerinden farkı ideolojisi açıklanmayan fiili bir toplumsal yaşantıya dönüşmüş olmasıdır. Post-modern çağ olarak isimlendirilen günümüzde nihilizm dünyanın yoğun temposu ve dokunduğu her şeyi metalaştıran, tüketen yaşam biçimi karşısında insanın anlam arayışının değersizleşmesini ifade eder bir şekle bürünmüştür. Buradaki nihilizm bir bakıma boş vermişlik şeklinde kendisini ifşa eden edilgen bir tutumdur. Modern toplumda bir dine ya da ideolojiye inanmak, hayata onun öğretileri doğrultusunda yön vermek ve onun için mücadele etmek fiilen imkânsızlaşmıştır. Belki de bu nedenle inanç ve ideoloji sahibi kimseler, bu nihilist kuşatma karşısında keskinleşmekte, hırçınlaşmakta ve kendi dogmatizmlerini aşamamaktadır.
Aslında son birkaç asırlık serüveni dikkatli bir şekilde izlendiğinde bütün değer yargılarını yok eden bunun karşılığında yeni bir şey ortaya koymayı başaramayan Batı medeniyetinin nihilizme savrulması kaçınılmaz bir son olarak görülebilir. Çünkü önce teolojik bir tutum olarak deizmle başlayan tanrı tasavvuru daha sonraları ateizmle başka bir boyuta taşınmıştı. Her türlü ahlaki ilkenin kendisine dayandığı güçlü dayanak, ateist dünya görüşünün revaç bulmasıyla birlikte otoritesini tamamen yitirdi. Böylelikle doymak bilmeyen arzu ve hırslarını tatmin etmeyi yegâne hedef hâline getiren hazcı ve hedonist bir dünya görüşü daha da güç kazanma imkanı buldu. Bu nokta da akla gelen temel sorulardan birisi de her ateistin nihilizme savrulup savrulmayacağı olduğunun farkındayız.
Burada kritik mesele teistik dünya görüşüyle inkârcı dünya görüşü arasındaki farkta yatar. Yukarıda bilimsel gelişmelerle birlikte ateist eğilimlerin yükselmesi arasında bir paralelliğin bulunduğunu ifade etmiştik. Maalesef Batı medeniyeti bu bilimsel ilerlemeyi kiliseyle aralarında bulunan kökeni yüz yıllara dayanan hesabın kapatılması için bir fırsata çevirmiştir. Böylelikle bilimsel manada elde ettiği her birikimi Tanrı’ya rağmen elde edilmiş bir kazanç olarak görmüştür. Bu durum bir noktadan sonra kendilerini Tanrı’dan müstağni görme gibi bir sonuç doğurmuştur. Aynı durum karşısında sağlıklı bir teistik bakış, elde edilen büyük birikime rağmen tanrıya kıyasla ne kadar da aciz olunduğunun itiraf edilmesini salık verir. Yine teistik tasavvur kâinatta karşılaştığı sıkıntıları halletmeye gücü yetmediği bir durumda Tanrı’nın bütün sorunları giderebileceğine dair bir inancı muhafaza eder. Buna mukabil ateist tutumda insan, karşılaşılan güçlükle tamamıyla yüz yüzedir. Bu sorunların her birini halledebildiği takdirde entelektüel sorun en fazla ertelenebilir. Ancak söz konusu sorunları halledemediği anda ateist zihnin nihilizme savrulması gayet tabiidir. Mademki mevcut durumla yüzleşemiyorum veya sorunu çözme kudretine sahip değilim öyleyse verili koşul ve şartlara hiçbir değeri yok diyerek bir bakıma kendisini hiçlik denizine atmayı tercih eder. Batı medeniyetinin dünyada cari olan zulüm, işgal ve zorbalıklara karşı gösterdiği duyarsızlığı anlamak için söz konusu tutumun ardında böyle bir zihinsel arka planın bulunduğunu unutmamak gerekmektedir.
Batı medeniyetinin insanlığa son armağanı (!) olan nihilizm, tarih felsefesi açısından bakıldığında kaçınılmaz bir netice olarak görülebilir. Söz konusu dünya görüşünün felsefi olarak veya fiili olarak hızla yayılması genelde bütün teistik öğretiler özelde ise İslam geleneği için bir hayal kırıklığı ve bir endişeye sebep olmuştur. Albert Camus’un biraz abartılı ve indirgemeci bir tarzda ifade ettiği şekilde söylersek: “Nihilizmin içindeyiz. Bundan kurtulmak mümkün müdür? Bize yüklenen soru budur. Fakat devrimizin hastalığını bilmemezlikten gelerek veya onu inkâra karar vererek ondan kurtulamayız. Bilakis onun adını koymak ve şifasını aramak durumundayız.” Albert Camus’un bu yaklaşımını sadece nihilizm için değil İslami dünya görüşünü tehdit eden her türlü tutama karşı sergilemek zorundayız. Ancak burada abartılı bir tepki vermeden soğukkanlı bir değerlendirme yapmak daha isabetli olacaktır. Bu değerlendirmenin temel noktasında nihilist düşünceyi oluşturan zihinsel ve teolojik zeminin doğru tahlil edilmesi yer almalıdır. Zira Nietzche gibi nihilizmin en önemli temsilcileri bile Batı uygarlığının son dört asırlık serüvenin mantıksal sonucunun nihilizm olduğunu söylemesi aslında Müslüman entelektüellere önemli bir uyarı niteliğindedir. Çünkü neticede Batı kültürünün deizm ile başlayan ve ateizmle devam bütün seküler başkaldırıları aslında yerleşik dini telakkiye yani Hristiyanlığa yöneliktir. Ve işin ilginci bu isyan hareketlerinin her birinin kendileri açısından haklı dayanakları da bulunmasıdır. En temel gerekçeleri ise Katolisizmin vaz ettiği doğrusu Protestanlığın da çok farklı bir şey önermediği akıl karşıtlığı sorunudur. Veyahut da Tertullianus’ten itibaren devam eden dogmatik, sorgulamayı engelleyen irrasyonel din telakkisidir. Kant’ın ifadesiyle söyleyecek olursak iman için aklın kurban edilmesi doktrinidir. Bu sebeple bu yaklaşımların Batı medeniyeti için nasıl bir son hazırladıysa İslam medeniyeti –ki hâlâ böyle bir iddiamız varsa- için de benzer bir tehdit potansiyelini barındırması mukadderdir. Bundan dolayı Müslüman entelektüellerin, İslami tefekkürün manevi boyutunu da ihmal etmeden ancak başta dinin metafizik iddiaları olmak üzere temel meselelerini rasyonel, makul bir şekilde izah etmesi gerekmektedir. Böylelikle inkârcı akımların görüşlerini dayandırdıkları zemin ortadan kalkacağı gibi nihilizm gibi bütün değer yargılarını tarumar eden, insanın kendisine ve âleme yabancılaşmasıyla eş anlamlı olan eğilimlerin İslam dünyasında yaygınlık bulma imkânı ortadan kaldırılacaktır.