Makale

TARİH SANDIĞINDA BEKLEYEN SULTAN

TARİH SANDIĞINDA BEKLEYEN SULTAN
Hasan Eren ULU


Osmanlı tarihi anlatılırken ‘Sultan Abdülhamit’ bahsi geçtiğinde hemen hemen herkesin aklına II. Abdülhamit gelmektedir. Devleti 33 yıl boyunca dirayetle idare eden Sultan II. Abdülhamit hakkında yayımlanan birçok çalışma olmasına rağmen ondan yaklaşık bir asır evvel tahta çıkan Sultan I. Abdülhamit ise adeta bir köşede hatırlanmayı beklemektedir. Oysa birincisi de ikincisi gibi hem devletin işleyişinde kadim bir geleneğin temsilcisi hem de devlet kurumlarının ıslahında yeniliğe açık bir portredir.
I. Abdülhamit 1725 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Babası, Lale Devri’nde İstanbul’a birçok değerli eser kazandıran III. Ahmet, annesi ise Rabia Şermi Sultan’dır. III. Ahmet, 1730 yılında meydana gelen isyanın ardından, tahtı Sultan I. Mahmut’a bırakmak zorunda kalmış; oğlu Abdülhamit de yaklaşık kırk dört yıl sürecek kafes hayatına mecburen adım atmıştır.
Osmanlı devlet geleneğinde tahta çıkacak şehzadelerin vilayetlerde görevlendirilmelerini ifade eden ‘sancağa çıkma uygulaması’ XVII. yüzyılda kaldırıldığı için, I. Abdülhamit devletin başına geçeceği güne kadar Topkapı Sarayı’nda sırasını beklemiştir. Bu süreç içerisinde, şehzadelere verilen hususi eğitimi almasına rağmen Topkapı Sarayı’nın dışına çıkıp halkla temas edemediğinden dolayı ‘kitlenin nabzını tutma’ konusunda deneyim sahibi olamamıştır.
Sultanın yetişmesinde ve kişiliğinin oluşmasında hocaları ile kitapların önemli bir yeri vardır. Babasının Topkapı Sarayı’na bir kütüphane yaptırarak vaktinin bir kısmını burada geçirmesi, oğluna da kitap ve kütüphane sevgisi olarak sirayet etmiştir. Sultan I. Abdülhamit’in İslam dini, tarih ve edebiyat hakkında oldukça bilgili oluşu onun hususî kütüphanesinde yer alan kitapların incelenmesiyle anlaşılabilmektedir. Padişahın kendi adına yaptırdığı kütüphaneye 1550 civarında kitap bağışlamasının yanı sıra İstanbul’daki kimi kütüphanelerin eksiklerini gidermesi onun kitap sevgisini göstermeye yeterlidir.
Sultan 1774 yılında tahta çıktığında kucağında adeta saatli bir bomba gibi Rus savaşını bulmuş yine bir Rus savaşında 1789 yılında yaşanan bozgun ile birlikte Müslüman halkın katledildiğine dair haberler kendisine bildirilince, üzüntüsünden felç geçirmiş; kısa bir süre sonra da beyin kanaması geçirerek vefat etmiştir. Halkına karşı oldukça merhametli olan padişahın saltanat yıllarının en önemli gündem maddesi, kuzeyde beliren Rus tehlikesi olmuştur. Bu yüzden onun döneminde üzerinde en çok durulan mesele de, beliren Rus tehlikesine karşı alınacak önlemleri tespit etmek ve ordunun modernize edilmesi çalışmaları olmuştur.
I. Abdülhamit 1774 yılında Osmanlı tahtına oturduktan kısa bir süre sonra Osmanlı Rus savaşını bitiren Küçük Kaynarca Antlaşması imzalanmıştır. Antlaşmanın hemen ardından 6 yıl boyunca savaşın yükünü omuzlarında taşıyan İstanbul halkı için hediye kabilinden Hamidiye Külliyesi’ni 1775-1780 yılları arasında inşa ettirmiştir. Padişah bu külliyenin yanı sıra; annesi Rabia Şermi adına Beylerbeyi’nde, eşi Hümaşah ile oğlu Mehmet’in anısına da Emirgan’da birer cami inşa ettirmiştir.
Sultan’ın İstanbul’da aç insan kalmasın düşüncesiyle yaptırıp kendi elleriyle fakirlere, düşkünlere yemek dağıttığı imaret, fonksiyonunu yerine getiremediği düşüncesi ile 1911 yılında yıktırılmış, yerine gelir getirmesi ve bu kazancın hayır işlerinde kullanılması amacıyla 4. Vakıf Hanı inşa edilmiştir. İmareti daha estetik bir görüntüye kavuşturan sebil ile çeşmeler ise yerlerinden sökülerek Gülhane Parkı’nın karşısında yer alan Zeynep Sultan Camii’nin yola bakan kısmına yeniden kurulmuştur.
Sultanın türbesi
Sultan I. Abdülhamit son derece dindar, halkın kendisinin veli olduğuna inandığı bir padişahtır. Kılıç kuşanma töreninde adet olduğu üzere Hz. Ömer’in kılıcını değil, Peygamber Efendimiz’in kılıcını kuşanmış olduğu; vaktini sık sık Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet Dairesi’nde geçirdiği kaynaklarda yazılıdır. Padişahın tebdil-i kıyafet ile İstanbul’da gezeceği zaman seyyit, şerif ya da derviş kıyafeti giyerek çarşıyı pazarı gezmesi ve teftiş etmesi de sultanın İslami simgelere verdiği önemi göstermeye yetmektedir.
Sultan, henüz hayattayken inşa ettirdiği türbesinde de İslami simgeleri çok canlı ve etkili bir şekilde kullanmıştır. Gerek türbenin girişi ile avlusunda yer alan ayetlerin seçimi gerekse de türbeyi bir baştan bir başa kuşatan ayetler ile birlikte Peygamber Efendimiz’in ayak izini ifade eden “Kadem-i Şerif”in türbeyi süslemesi, padişahın vermek istediği mesajın canlılığını gözler önüne sermektedir.
Sultan I. Abdülhamit’in türbesinin cümle kapısının dış kısmı üzerinde Ankebut suresinin 57. ayeti yazılıdır. Meali “Her nefis ölümü tadıcıdır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” olan bu ayete mukabil cümle kapısının iç kısmı üzerinde ise Müminun suresinin mealen, “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Tek olan, her şeyi kudret ve hakimiyeti altında tutan Allah’ındır.” ayeti yazılıdır.
Türbe İstanbul’da, Eminönü’ndedir. Türbenin ticaret hayatının yoğun bir şekilde yaşandığı ve her zaman kalabalık olan böylesi önemli bir yerde bulunması elbette bu ayetleri okuyanlara mesaj vermektedir. Padişahların da halkın da, zenginlerin de fakirlerin de aynı ortak paydada buluştuğunu, önemli olanın yaptıklarının sorumluluğunu taşıyabilecek yapıda insan olmak gerektiğini ihtar etmektedir.
Türbenin giriş kapısının üzerinde ise Fecr suresinin 27 ila 30. ayetleri yer almaktadır. Meali “Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabb’inden razı, O senden razı olarak dön Rabb’ine. Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime!” olan söz konusu ayetler, yeşil mermer üzerine altın varak kullanılarak yazılmıştır.
Sultanın türbesini süsleyen en değerli hediye ise Peygamber Efendimiz’in ‘Kadem-i Şerif’idir. Hz. Peygamber’in ayak izinin üzerinde yer aldığı taşlara ismi verilen ‘Kadem-i Şerif’ İslam tarihinin çeşitli devirlerinde Hindistan’dan Mısır’a, Kudüs’ten İstanbul’a kadar geniş bir coğrafyada görülebilmektedir.
Sultan I. Abdülhamit, XVII. yüzyılın başlarında hüküm süren atası I. Ahmet gibi, Peygamber Efendimiz’in ‘Kadem-i Şerif’ine büyük saygı göstermiş ve önem vermiştir. I. Ahmet Memluk Sultanı Kayıtbay’ın baş ucuna konulmasını vasiyet ettiği ‘Kadem-i Şerif’i İstanbul’a getirtmiş fakat gördüğü bir rüya üzerine, izin bir kopyasını çıkarttıktan sonra aslını geri göndermek zorunda kalmıştı.
Muhammed Ziyat Efendi’ye atalarından kalan ‘Kadem-i Şerif’ I. Abdülhamit’in arzusu neticesinde Ziyat Efendi tarafından İstanbul’a getirilmiştir. Başkente gelen Muhammed Ziyat Efendi’ye Samatya yakınlarında Sadrazam Halil Hamid Paşa tarafından Kadem-i Şerif adıyla bir tekke yaptırılmıştır. Sultan I. Abdülhamit’in vefatının ardından padişahın türbesine yerleştirilen ‘Kadem-i Şerif’in içinde bulunduğu mermer nişin üzerinde yazan beyitler padişahın tıpkı ataları gibi nasıl Peygamber Efendimiz’in sevgisi ile dolu olduğunu göstermesi açısından oldukça önemlidir.
“Oldu resm-i kadem-i hazret-i fahr-i alem
Tâc-ı vehhac-ı ser-i cümle-i ehl-i iman
O kademdir ki edip tayy-ı semavat-ı a’lâ
Menzil-i sidreye bastı şeb-i esrada ayan
Sür yüzün acz ü niyaz ile istişfa
Olayım dersen eğer mazhar-ı afv u ğufran”