Makale

MEKKE-İ MÜKERREME’DE YAĞAN RAHMET

MEKKE-İ MÜKERREME’DE YAĞAN RAHMET
Bedia Belkıs BALCILAR


“Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su”
Fuzuli, Su Kasidesi

Kırkikindi yağmurlarının kelimelerini kalbiyle işitenler anlayacaktır Fuzu-
li’nin Su Kasidesi’ni. Aşkın şairi unvanıyla, Leyla vü Mecnun’u çöllerde hakikat aşkına susuz bırakan şairden, suyun hakikatine zülal olup çağıldamış bu harikulâde kasideyi okuyup fevk etmek de yine sinesi hakikat aşkıyla hararetle kavrulanlara mahsus bir yakîniyet olacaktır. Bu yüzden suyun olduğu yerde, bize onun mahiyetinden bir nebzecik de olsa nasiplenebilmek düşer.
Geçtiğimiz nisan ayının son gününde, bu kare fotoğraf makineme kaydoldu. Mekke-i Mükerreme’de, bir fecir vakti ki ömrümün tüm susuzluğuna eştir. O sabah, öyle müthiş bir yağmur yağmaya başlamıştı ki, kaldığımız otel odasının penceresinden gökyüzünün tüm serencamı kalbimize iniyordu. Hafızama çelikten bir işaret olarak kazınan bu muhteşem hissiyatı, deklanşör sesiyle elektronik aygıtlara hapsettikten sonra, daha fazla vakit kaybetmemek üzere koşarak çıktım odadan.
Allah’ımızın ayetlerinden bir ayetti şimşek ve yağmur. İkisiyle de oldukça samimi birer dosttuk. Yağmura ellerimi teslim edeli çocukluğum kadar epey bir zaman geçmişti. Yağmurun bizzat ellerinden tutalı, yine geçen sene bu mübarek beldede… Tavaf ederken kalbime ve ruhuma kadar ıslanmıştım.
Nihayet ki, kırkikindi yağmurlarının dilini deşifre eden bir bahar ayının kutlu gününde; Kâbe-i Muazzama’ya koşuyordum, tavafa koşuyordum! Allah’ım! Ebu Kubeys dağının eteklerinde su aramak için koşan Hz. Hacer validemizin ayağının tozu misali, içimde harlayan susuzluğa bir rahmet ümidiyle koşuyordum.
Yağmurla herkes konuşurdu evet ve fakat yağmurun kelimelerini anlamak herkesçe bir dil değildi. Yağmur, rahmet olup göğün sadrından iniyor, ol Yüce Hâlık’ımızın bizi affettiğini müjdeliyordu. Hz. Allah (c.c.)’ın Kelamullah’ta müjdelediği gökyüzü ayetlerinden bir ânın içinde; orada bulunan müminler olarak nasiplenmeye çabalıyor, bu eşsiz lütfa bizatihi tanıklık ediyorduk.
“(Mağfiret dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin” Nûh suresi 11. ayet mealindeki bu muazzam hakikate, vasıl olabilir miyim acaba, ümidiyle koşuyordum.
Nasıl koşmazdım ki, nefesim kesilinceye kadar uçtum adeta! Safa tepesindeki kapılardan Harem-i Şerif’e bir yol... İçeriye girmeye çalışıyorum bir an evvel tavafa dâhil olabilmek için. Fakat görüyorum ki mermer merdivenlere yeşil bariyerler konmuş. O ân Kâbe’mizin siyah örtüsüne dokunamazsam yaşayacağım hicranı dökecek kelime bulamazdım. Haremi Şerif’teki görevlilerin prensiplerini hac ve umre vazifesi yapanlar bilecektir; bir kere “La haci!” dediler mi mümkünü yok geri çeviremezsiniz uyguladıkları kararı. Ben ikinci katta mahsur kalmış bir hüthüt kuşu gibi Osmanlı revaklarının ortasından uçabilmenin tahayyülünde… Görevlilere bariyerleri açmaları için rica ediyorum. Mahreçlerin de bir karşılığı vardır kalpte; “Ya ahiii” diyorum o iki görevliye, mahreçler tekmili bir dökülüyorlar ısrarla! “Lütfen, ya ahi!” diyorum tekerrürle ve nasıl oluyor bilmiyorum, kimseyi oradan geçirmeyen bu iki görevli açıyor bariyerleri.
Birinci kattaki metaf alanına inen merdivenlerden öyle bir iniyorum ki, şahit oluyordu melekler, şahit oluyordu gökyüzü, şahit oluyordu yağan yağmurun kalbime inen her zerresi. Orada kendimi yağmurun yağmur oluşundaki sebepte buluyordum. Allah’ımız hiçbir gözyaşı tanesini karşılıksız bırakmıyordu. Teslim ediyordu en güzel yerde sayısızca katreleri, kendi misafirlerine ikram ediyordu affını, keremini… Kabul ediyorduk, başımızın gözümüzün üzerine.
Rahman’ın kullarının gözyaşlarıyla ıslanışını seyrediyordum tavafta… O hiçlik denizine karışıyordum tüm zerrelerimle. Kâbe’mizin kara örtüsüne dokunup affı ve keremi bol olana iltica edenlerin dualarını işitiyor, canıgönülden âmin diyordum; dilleri farklı ama dinimiz bir tüm kardeşlerimle. Tevhidin içinde eriyor, bir değirmende öğütülen buğday tanesi oluyorduk metaf alanında. Pakistanlı bir mümin grubunun hıçkırıklarla yaptığı toplu duaya yanlarında el açıp “amin” diyerek dâhil oluyordum. Mültezem’in hizasında namaz kılan Afganistanlı yaşlı bir çiftin ezilmemeleri için set oluyor, ellerine sarıldığım yaşlı teyzenin namazını eda ederken sevinçten gazel gibi titrediğini görüyordum. Endonezyalı bir genç hanım kardeşimle göz göze geliyor, birbirimize tebessüm edip omuz omuza sarılıyorduk.
Sefine-i Muhammediyye’ye dâhil olabilmek için, göğün sinesinde açılmış rahmet kapısına dualarla münacaat ediyor, katrelerce aminlerimizle mukabelede bulunuyorduk.
Allah’ım biz şahittik ki Sen, misafirlerine ikram ve izzetinde keremi bol ve pek cömertsin.
Su, bidayettir. Su, yazgıdır. Âdemoğlu’nun mayasına fevç olunmuş, mütemmim cüzüdür yaratılışın. Kur’an-ı Kerim bize bir damla sudan yaratıldığımızı öğütlerken, kendi kibrimizde boğulmamamız gerektiğini idrak etme noktasında bir rahmet olur vahyin ışığında. Bu yüzden biz yağmuru, Allah’ımızın en özel ayet-i kerimesi kabiliyle okuruz, en mübarek beldede ruhumuza kadar ıslanarak.