Makale

EROL GÜNGÖR’DE VATAN TASAVVURU

EROL GÜNGÖR’DE VATAN TASAVVURU
M. Emin Gürdamur

İlk dönem Türk aydınları, “vatan” kavramı üzerinde hayli kafa yormuş, onu feodal toplumdaki “bizim köy” algısından uzaklaştırarak, Namık Kemal’in “Cümlemizin validemizdir vatan” mısraında olduğu gibi “cümle devlet toprakları” muhtevasına haiz kılmışlardı. Böylece Osmanlı’nın sonu ve Cumhuriyetin ilk devirlerinde güncel bir sorunla da karşılaşmaları kaçınılmaz olmuştu. Şöyle ki; vatan dediğimiz kara parçası ve deniz sahanlığı bizim gönül rızamızla çizilmemişti. O hâlde bu sınırlar dışardan bakanların gördüğü, içerden bakanların görmek zorunda olmadığı sınırlardı. Yani, dayatılan sınırların siyasi ve uluslararası bir karşılığı elbette ki vardı lakin “mefkûre planında” bunlara riayet edilmesi ne kadar gerekiyordu? Kaldı ki büyük milletlerin derin kökleriyle irtibatlı coğrafyalar üzerinde kültürel izler sürmesi modern dünyanın da yabancısı olmadığı bir durumdu.
Ziya Gökalp’in “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan / Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan” mısraları sınırlara sığmayan vatan bilincinin işaret fişeğiydi. Bu anlayış, sonraki yıllarda Misak-ı Millî’yi en azından entelektüel bağlamda bir tabu olmaktan çıkartacaktı. Bahse konu tez, siyasi bir organizasyon değil kültürel bir çerçeveydi. Devam eden yıllarda akademik-milliyetçi söylem, “kültürel milliyetçilik” vurgusu etrafında toplanacak, kültür ve medeniyet analizleri, Batılılaşma meselesi, dil ve din olguları üzerinden ortaya konulan diyalektik, (soğuk savaş yıllarına özgü dar antikomünist odaklanmalar hariç tutulacak olursa) sosyoloji tarihimizin en nitelikli eserlerini doğuracaktı.
Aynı yıllarda siyasal ve toplumsal alanda öne çıkan “kültür milliyetçiliği” kavramı, daha çok bir bilimselleşme temayülünün sonucuydu. Akılcılığın ve bilimin egemen olduğu bir yüzyılda meseleyi ırk temelinden kültür temeline intikal ettirmek, bir meşruiyet olarak da hayli manidar bir manevraydı. Ekseriyet, kültürü din ve dil temelli bir bahis olarak işleyecek ama Türk olmayan Müslüman toplumlarla kültürel yakınlık mevzuu İslamcı entelektüeller gibi net bir izahata kavuşturulamayacaktı. Oysa din birliğinin meydana getirdiği “ortak dil”, çoğu kez aynı ırk mensuplarından da ziyade bir iletişime yataklık yapardı.
Kültürel birlik iki ana sütun üzerinde yükselir: “Kültürel birikim” ve “kültürel mefkûre.” Din olgusuna kültürel birikim bahsinde sonuna kadar yer veren hâkim kanaatin, mefkûre babında onu silikleştirmesi, “din” ve “din dili” ortak paydasını “mefkûre dışı” tutması, hiç yoktan ona müstakil bir başlık açmaması izahı zor bir paradokstur.
Evet, “kültürel birikim” bahsinde dine son derece geniş yer verilmesi vakıadır. İngiliz şair ve düşünür TS Eliot’u önemseyen aydınlar, din-kültür meselelerini analiz ederken sıklıkla onun, “Kültür aslında herhangi bir toplumun dininin vücut bulmuş şeklidir!” tespitine yakın durmuştur. Örneğin Prof. Dr. Mehmet Kaplan, “İslamiyet yeni bir kültür kaynağı olabilir mi?” başlıklı makalesinde Paul Valery’nin “Başlangıçta masal vardı” sözünü “Başlangıçta din vardı” şekline dönüştürmekten imtina etmemiştir.
Ziya Gökalp’e göre millet, ne ırki ne coğrafi ne siyasi ne de iradi bir zümredir. Gökalp, milleti lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümre olarak tarif etmekle kalmaz, “bir insanın, kan bağı bulunduğu kişilerle beraber yaşamak yerine dilde ve dinde müşterek bulunduğu insanlarla beraber yaşamak isteyeceğine” dikkat çeker. Ve insani şahsiyetin bedende değil, ruhta olduğunun altını çizer. Buna rağmen Gökalp, milletlerin oluşumunu üç aşamalı bir süreç içinde açıklar. İlk olarak dil ve ırk birliği içindeki kabile toplumundan (ilkel kavimler) din birliğine dayalı ümmet toplumuna (dinsel millet, yasal millet), oradan da kültür ve medeniyetle tanımlanan millet (kültürel millet) aşamasına geçildiği kanaatindedir. Sosyolog Nilüfer Göle, Gökalp’in, İslami kimliğin Batılılaşma sürecindeki çelişkilerinin aşılmasında milleti tercih ettiğini, millî kimliği dinî kimlikten üstün tutarak, dini, kişisel inanç alanına bıraktığına dikkat çeker. Yani Gökalp, son tahlilde Müslüman toplumların kültürel benzeşikliğini yan unsur olarak bile teorisinde daha doğrusu kültürel mefkûresinde kullanma ihtiyacı hissetmez.
İlk dönem Turancılık, Osmanlıyı silikleştirirken, onun meydana getirdiği medeniyet alaşımını da öteler. Bu yaklaşım, sonradan gelen kuşakların Orta Doğu ilgisini en aza indirir. Osmanlı tarihi, bir bakıma Orta Doğu tarihidir. Biri reddedilirken diğeri de kaçınılmaz olarak reddedilecektir. Bu meseleyi anlamak için Cemil Meriç’in Gökalp üzerinden yaptığı eleştirilere kulak vermek işimizi kolaylaştıracaktır. Tanzimat’tan beri bütün nesillerin “birer kaçış nesli” olduğunu düşünen Meriç, “Kimi İran’a, kimi Yunan’a, kimi Turan’a kaçmıştır!” der. İlk dönem Turancıları Batı karşısında komplekse kapılıp Osmanlı’dan kaçmakla suçlayan Meriç, tam da bahsettiğimiz, aydınlardaki Orta Doğu/Osmanlı yabancılaşmasına dikkat çeker. Devam eden yıllarda milliyetçiliğin siyasallaşması, kaçınılmaz olarak “Osmanlı birikimiyle” de barışa yol açacaktır. Önce sloganlar değişecek, sonra aydınlar... Bu süreçte Prof. Dr. Osman Turan, Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Dündar Taşer çizgisi diye özetleyebileceğimiz yeni ekol, “tarih bilinci” bağlamında Osmanlı ile barışmakla kalmayacak onu “Türk mucizesi” diyerek taçlandıracaktı. Bu süreç yine de Prof. Dr. Erol Güngör’ün deyişiyle “şümullü bir Orta Doğu barışı” anlamına gelmiyordu. Burada Osman Turan’ın, Türkiye’nin Pakistan ve İran’la tarihî kardeşliği üzerine kaleme aldığı makaleleri görmezden gelemeyiz. Ancak bunlar topyekûn bir Orta Doğu politikası olarak değil, güncel politik söylemler olarak öne çıkmaktaydı. Türk aydınının Orta Doğu fobisi entelektüel çevrelere de sirayet etmiş, bu nedenle mezkûr çevrelerde İslam dünyası ve Orta Doğu üzerine tatmin edici açılımlar kurgulamak uzun yıllar mümkün olmamıştır. Ta ki Erol Güngör’e kadar.
Güngör, Batı’ya değil ama bizdeki Batıcı anlayışa temelde karşıdır. Modern Türk siyasetinin ana istikametinin Batı dünyasına eklemlenmek olduğunu, bu veçhile dış politikamızın bu eksen üzerinden yürütüldüğüne atıfta bulunan Güngör, bu politikayı “gecekonduda Hollyvood hayaliyle yaşayan genç kız” tavrına benzetir. Bu bakışın, Türk aydınının gözünü bağladığını ve sonuç olarak da Orta Doğu denince akıllara hep Araplar ve İsrail geldiğini söyler. Ve ekler: “Türkiye de bir Orta Doğu devletidir; kendimizi avutmak için Orta Doğu ile olan tarihi ve iktisadi bağlarımızı inkâr edebiliriz, ama Türkiye’yi dünyanın başka bir yerine taşıyamadığımız müddetçe bir Orta Doğu devleti olarak kalmaya ve bu realiteyle tutarlı bir politika yürütmeye mecburuz.” Bu taşkın ifade bize Meriç’in, “Bütün camileri yıksak, bütün Kur’anları yaksak Batı’nın gözünde yine Osmanlı’yız” fehvasını hatırlatır.
Türk ve Arapların karşılıklı düşmanlığının temelinde I. Dünya Harbi sonrası Batılı devletlerin ektiği “nifak tohumları” olduğuna dikkat çeken Güngör, İngiliz işgali altında kalan Arap memleketlerinde bütün tarih kitaplarının İngilizler tarafından yazdırıldığını ve böylece genç nesillere yıllarca Türk düşmanlığı aşılandığını söyler. Nifak tohumlarının karşılıklı yeşerdiğinin de altını çizen Güngör, “Arap denince, yeni Türk nesillerinin aklına daima Türk ordularını arkadan vuran İngiliz maşası bedevi kabileler gelir; Araplar da Türk deyince en çok İttihatçı Cemal Paşa’nın Suriye’de yaptıklarını hatırlarlar. Her iki tasavvur da yanlıştır, iki tarafı birbirine düşman etmek için İngilizler tarafından uydurulmuştur.” diyerek, tarafların bu düşüncelerden hızla kurtulmaları gerektiğini savunur. Ona göre, Türkiye’de Batı kuklası münevverler sistemli bir şekilde “Arap düşmanlığı” yerleştirmeye çalışmaktadır ve bu çabanın temelinde “İslam düşmanlığı” yatmaktadır.
Güngör’ü değerli kılan bir diğer yan, politik angajmanlardan kendini korumuş olmasıdır. Kültürel milliyetçiliğin sadece Türkler için gerekli olmadığına, kültürel, sosyal ve iktisadi sömürüye direnmek isteyen her milletin millî birlik tesis etmesi gerektiğine dikkat çeken Güngör, bu manada Arap birliğinin de bölgenin derlenip toparlanması için elzem olduğunu söyler.
Realiteyi de göz ardı etmeyen Güngör, Türkiye’nin Batı ile münasebetlerinin ve Müslüman-laik devlet olmasının, kurgulanacak Orta Doğu politikasına ayak bağı olmayacağını, aksine avantaj sağlayacağına işaret etmiştir. Onun bölgenin ağabeyliği noktasında Türkiye’yi öne çıkarması hissi değil, reel bir arka plana dayanmaktadır. Türkiye’nin gerek jeopolitik, gerek iktisadi, gerekse siyasi ve kültürel bakımdan diğer bütün Orta Doğu devletlerinden daha kuvvetli olduğunun altını çizen Güngör’ü hem tarih hem de gelinen nokta doğrulamaktadır. O, Türkiye’nin Orta Doğu’da ikili, üçlü ittifaklar veya Doğu-Batı arasında rakkas politikaları yerine kuvvetli ve şümullü bir Orta Doğu Paktı’na öncülük etmesini önermekteydi.
Onun otuz küsur yıl önce yayınlanan Türk Kültürü ve Milliyetçilik eserindeki “Koptuğumuz Dünya” bölümü, bugün hâlâ tazeliğini taşıyan sorular ve tespitlerle doludur: “Avrupa Ortak Pazarı’nın kuyruğu mu, yoksa Orta Doğu’nun başı mı olacağız? Bize düşman olan ve düşman kalacak olan bir medeniyetin çöpçülük hizmetini mi, yoksa kendi medeniyetimizin öncülüğünü mü yapacağız? Türk münevveri bu konuda derhal bir karar vermelidir. İktisadi kalkınma ve teknolojik gelişme ile Avrupalılaşmayı aynı şey sayanlar herhalde birinci yolu tercih edeceklerdir, ama biz onları denedik ve hiçbir şey kazanamadık.”