Makale

EMANET: İNSANI İNSAN YAPAN DEĞER

EMANET: İNSANI İNSAN YAPAN DEĞER

Halil KILIÇ | Din İşleri Yüksek Kurulu Uzman Yrd.

Yirmi üç yıllık risalet hayatının her bir anında cehalet karanlığını vahyin nuruyla yok etmek ve insanlara dünyadaki asıl gayelerini hatırlatmak için çaba sarf eden Hz. Peygamber, yine bu amaçla ashabıyla bir araya gelmiş sohbet ediyordu. Sohbet devam ederken bir bedevi çıkageldi ve “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sordu. Soruyu sanki duymamış gibi sohbetine kaldığı yerden devam eden Hz. Peygamber’in bu tavrını gören sahabiler: “Allah Rasulü (s.a.s.) adamın dediğini ya duymadı ya da böyle bir soru sorulmasını hoş karşılamadı.” diye fısıldaşmaya başladılar. Konuşmasını bitiren Hz. Peygamber (s.a.s.): “Soruyu soran kişiyi göremiyorum, nerede o?” deyince o şahıs; “Soruyu soran bendim, buradayım ey Allah’ın Rasulü” diyerek kendisini gösterdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber onun sorusuna şu şekilde cevap verdi:
“Emanet zayi edilince (riayet edilmeyince) kıyameti bekle…” (Buhari, İlim, 2.)
Zayi edildiğinde kıyametin kopmasına sebep olan emanet nedir peki?
Güvenilir olmak, doğruluk, bir kimseye geçici olarak bırakılan ve teslim alınan kişi tarafından korunması gereken eşya vb. olarak tanımlanan emanet, Kur’an-ı Kerim’de altı yerde geçmekte olup beş yerde sözlük manasına yakın anlamlarda kullanılırken Ahzab suresi 72. ayette daha geniş bir manaya sahip olduğu görülmektedir. Bu ayette Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu insan çok zalim, çok cahildir.”
Bu ayette göklere, yere ve dağlara teklif edilen emanete müfessirler tarafından itaat, dinin sınırları, namaz, oruç, ahde vefa, insana emanet edilen her şey gibi manalar verilmiştir. Bunlarla beraber insanın yaratılış amacını düşündüğümüzde bu ayette zikredilen emanetin, akıl, idrak ve sorumluluk bilinci olduğunu söylemek daha makul gözükmektedir. Zira Yüce Allah, insanı yaratacağını meleklere haber verirken “Ben bir halife yaratacağım.” (Bakara, 2/30.) diye buyurmuştur. Allah’ın halifesi olmak gibi büyük bir şerefe sahip olan ve en güzel surette yaratılan (ahsen-i takvim) insana tevdi edilen emanet de aynı oranda büyük ve değerli olmalıdır. Nitekim Allah’ın bu emaneti önce göklere, yere ve dağlara teklif etmesi her ne kadar temsili bir anlatım olarak değerlendirilse de esasında burada emanetin ne denli büyük olduğuna dikkat çekilmek istenmiştir. İşte devasa yer, gök ve dağların yüklenemediği bu emaneti yani akıl, idrak ve sorumluluk bilincini insan yüklenmiştir. Zira yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılan insanın, hilafet görevini layıkıyla yerine getirebilmesi için selim bir akla; bu akla yön verecek sağlam bir idrake; akıl ve idrakin tespitlerini hayatına uygulamada kendisine yardımcı olacak bir sorumluluk bilincine ihtiyaç duyacağı da izahtan varestedir.
Ayrıca insan bu emaneti yüklenebilecek ve gereğini yerine getirebilecek kapasitede yaratılmıştır. Şayet bu emanet, insanın taşıyamayacağı, hakkını eda edemeyeceği bir yük olsaydı Yüce Allah onu zaten yüklemezdi. Çünkü O, kuluna gücünün yetmeyeceği hiçbir şeyi yüklememiştir. (Bakara, 2/286.)
İşte insan her ne zaman bu emaneti zayi eder, layıkıyla yerine getirmez ve unutursa o zaman zalim ve cahillerden olur. Aslında yukarıda zikredilen ayette insanın zalim ve cahil olarak nitelendirilmesinin nedeni de budur. Yani insan, zalim ve cahil olduğu için emaneti yüklenmiş değildir; tam aksine bu emanete sahip çıkamadığı için zalim ve cahil olarak nitelenmiştir. Zira aklın ve idrakin olmadığı yerde cehalet; sorumluluk bilincinin olmadığı yerde de zulüm vardır. Cehaletin kapladığı yerde bilgelik yeşermeyeceğinden insan ne ilme ne de irfana doğru yol alabilir; ilmin ve irfanın olmadığı bir atmosferde de zulmün kol gezmesi kolaylaşacağından o yerde adaletin hayat bulma imkânı kalmaz. Böylelikle vicdanların huzuru, ahlakın fazileti, insanı insan yapan değerler ademe mahkum olur. Bundan dolayı akıl, idrak ve sorumluluk bilinci anlamındaki emanet, aslında toplumda bilgi ve adaletin de güvenliğini sağlayıcı bir rol üstlenmiş olur.
Emaneti yüklenmekle insan, artık Allah’ın halifeliği vazifesini yerine getirebilecek bir insan-ı kâmil olmuştur. Bundan dolayıdır ki İslam, insanı varlığın merkezine koymuş ve diğer mahlukatı onun emrine boyun eğdirmiştir. Zira teslim (Müslüman) olup temsil görevini (hilafet) yerine getirebilecek olan ancak insandır.
Temsil görevinin ilk gereği bu şerefli vazifeyi veren ve emaneti yükleyen Yüce Allah’ı bilip tanımak ve O’na iman edip kulluk etmektir. Bunu yapan insan, emanete sahip çıkmış ve mümin vasfını kazanmış olur. Mümin olan insan da bu dünyadaki yaratılış gayesini ve yeryüzünün kendisine emanet edildiğini bilir. “O, sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli kıldı.” (Hud, 11/61.) ayetinde ifade edildiği üzere akıl, idrak ve sorumluluk bilinci doğrultusunda yaşadığı coğrafyayı daha yaşanabilir kılmak için gayret eder ve kendi eliyle karada ve denizde düzenin bozulmaması için (Rum, 30/41.) gerekli tedbirleri alır. İşte emanet bilincine sahip olan insanlar, imanları sayesinde emanın ve emniyetin kaynağı olurlar ve etraflarına güven verirler. Bu bilinci kaybedenler ise, zulüm, anarşi ve kaosa sebep olup hem kendilerinin hem de yeryüzünün sonunu hazırlamış olurlar.
Selim bir akla ve salim bir fıtrata sahip olan müminler ise, eminliğe/emanete gölge düşürecek ve ona zarar verecek her davranıştan uzak durur ve ‘emin’ vasfını her daim muhafaza ederler. Emanete riayet etmenin, mümin karakterin ayrılmaz bir parçası olduğunu bilir ve Cibril-i Emin’in getirdiği Kerim Kitap’ta ifade edilen “O müminler ki, emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler” (Müminun, 23/8.) ve “Ey iman edenler! Allah’a ve peygambere hainlik etmeyin. Bile bile kendi (aranızdaki) emanetlerinize de hainlik etmeyin.” (Enfal, 8/27.) ayetleri ile Muhammed-i Emin’in (s.a.s.) buyruğu olan “Emanete riayet etmeyenin (kâmil manada) bir imanı yoktur.” (Müsned-i Ahmed, XIX/376.) ifadesini kendilerine düstur edinirler.
Bu bilinçle yoğrulanlar Yüce Allah’ın insanı insana emanet ettiğini; küçüklüğünde evladı anne babaya, yaşlandıklarında da anne babayı evlada, komşuyu komşuya, bir bedenin uzuvları mesabesinde olan bütün müminleri birbirine, bütün insanları ve yeryüzünü de yine insanlara emanet ettiğini hiçbir zaman akıllarından çıkarmazlar. Hem İslam coğrafyasında hem de dünyanın herhangi bir yerinde akan kanın durmasından kutuplarda katledilen foklara kadar; kıyılara vuran çocuk cesetlerinden heba edilen bitki örtüsüne kadar kendisini ve yaşadığı çevreyi ilgilendiren bütün meselelerde aktif rol alıp çözüm arayışlarına destek olmaya çalışırlar.
Ayrıca zarurat-ı diniyye diye ifade edilen can, din, akıl, mal ve neslin korunması da yine insana tevdi edilen emanetin bir yansımasıdır. Çünkü bu beş temel ilkenin emniyeti sağlandığı zaman yani bu emanetlere sahip çıkıldığında ve bunların korunması adına gerekli tedbirler alındığında hem bireysel hem de toplumsal olarak huzur ve refah sağlanacak; aksi takdirde yeryüzünde fesat çıkacak ve böylece kıyametin kopmasına zemin hazırlanmış olacaktır.
İşte, iman sahibi bir insan emin olup canı, dini, aklı, malı ve nesli eman ile güvence altına alır ve bu emanetlere sahip çıkarsa hilafet vazifesini bihakkın yerine getirmiş olur. Aksi takdirde “Onlar için ne gök ağladı ne de yer.” (Duhan, 44/29.) ayetinde ifade edilen kişilerde olduğu gibi hem dünyasını hem de ahiretini mahvetmiş ve emaneti zayi etmiş olur.
Ne mutlu Yüce Allah’ın verdiği emanete sahip çıkan, sorumluluk bilincinde olan ve buna göre hareket edenlere!