Makale

EDİTÖRDEN

EDİTÖRDEN

Dr. Yüksel Salman

Bu yüzyıl Müslümanlar açısından sarsıcı ve üzüntü verici hadiselerin yaşandığı bir çağ oldu. Yakın coğrafyamız savaşlar, terör, mezhep ve etkin kökene dayalı çatışmalara sahne olurken, Afrika kıtası, yoksulluk ve yoksunluğun pençesinde kıvrandı. Göç ve savaşların mağdur ettiği insanlar, yakınlarını, evlerini ve yurtlarını kaybetti. Birçokları da canlarını kurtarma umuduyla çıktıkları yolculuklarda canlarından oldu. Tarih boyunca emniyetin ve huzurun merkezi olma konusundaki asli yerini muhafaza eden Müslüman ülkeler, dünya kamuoyu önünde ezik, silik ya da haksızlıkların, mağduriyetlerin ve insan hakları ihlallerinin adresi olarak sunuldu.
Egemen güçlerin baskısı altında yaşayan, kendi kararlarını alma iradesi gösteremeyen, yeri geldiğinde istenilen düzeyde dik ve kararlı duruş sergileyemeyen Müslümanlar, modern çağın gerektirdiği yenilikleri de arzu edilen seviyede gerçekleştiremedi. Eğitim kurumlarını çağın gereklilikleri doğrultusunda geliştiremedi, insan yetiştirme düzeneklerini güncelleyemedi ve geleceğe yönelik yatırımlarını ihtiyaç ve beklentilere göre planlayamadı. Hâliyle Müslümanlar, küresel meydan okumalara karşı da güçlü ve hikmetli bir duruş sergilemede yetersiz kaldı. Batı’dan gelen tazyikleri aşmaya çalışırken gösterdiği direnç de terör ve şiddetle ilişkilendirildi. Sonuçta, dünya kamuoyu önünde de bu alanlarda güya sınıfta bırakıldı. Müslümanlar hakkında korkular üretildi, itibar suikastları yapıldı. Bugün Batı’da İslam karşıtlığı artık bir “Korku Endüstrisi” ne dönüşmüş durumda.
Bu korku, ifadeden de anlaşılacağı üzere tabii olmayan, üretilen, art niyetlerle kullanılan, sektörel bir nitelik kazanan ve Müslüman toplumlar üzerindeki algı operasyonlarının ve mühendislik çabalarının güçlü bir enstrümanı. 11 Eylül saldırısı bu anlamda önemli bir milat konumunda. Daha sonraki süreçlerde yaşanan karikatür krizi ve benzer hadiseler, bu algıyı besler mahiyette.
İslam, Allah’ın verdiği canı aziz kabul eden ve haksız yere hiçbir kimsenin hayatına kastedilemeyeceğini kabul eden bir din. Bazı olumsuz hadiseler üzerinden sürekli beslenen ve büyütülen İslam karşıtlığını kabul etmek asla mümkün değil. Müslümanlar elbette bu kumpasların ve dünya kamuoyunu manipüle eden tuzakların üstesinden gelebilecek bir güç ve kapasiteye sahip. Bunun için Müslümanlar, her şeyden önce kendi içinde birlik ve beraberlik şuurunu güçlendirmeli, insanı merkeze alan bir anlayışı geliştirmeli ve fert fert İslam’ın yüksek ahlaki erdemlerini bizzat yaşayarak bulunduğu her yerde örnek olmalıdır. Müslümanlar arasındaki kardeşlik bağlarını zedeleyen mezhebi, etnik ve bölgesel unsurları bir tarafa bırakmalı ve daha yaratılıştan itibaren Cenab-ı Hakk’ın bütün müminleri kardeş kıldığı şuurunu sürekli diri tutmalıdır. İslam medeniyetinin köklü dinî, tarihi tecrübesini günümüze taşımalıdır. Özgüvenini tazelemeli, Müslümanlar hakkında üretilen her türlü olumsuz algı ve yaklaşımlar karşısında hikmetli bir duruş sergilemelidir.
Bu ay, “Korku Endüstrisi”ni sebep ve sonuçlarıyla birlikte ele alıyoruz. Prof. Dr. Hilmi Demir, “Korku Endüstrisi ve Güven Bunalımı” yazısıyla dosya konumuza dair kapsamlı bir çerçeve çizdi. Prof. Dr. Bülent Baloğlu, “Korku Kültürü ve Tünel Vizyonu” başlıklı yazısında Batı’nın tedirginliğini konu edindi. Prof. Dr. Mustafa Çevik, “Korkunun Ontolojisi” başlıklı yazısında üretilmiş korkuların toplum mühendisliği bağlamında nasıl kullanıldığını kaleme aldı. Prof. Dr. Muhittin Ataman, Batı’da yükselişe geçen Türk ve İslam korkusunun bilinçaltına ışık tuttu. Doç. Dr. Mehmet Akif Okur, “Üretilen Korku: İslamofobi”ye dikkat çekti. Dr. Osman Şen, “Küreselleşen Terörizm Stratejisi” başlıklı yazısında korkuların uluslararası mücadelelerde nasıl kullanıldığına işaret etti. Mehmet Dinç, “Korku Psikoloji”ni, Sertaç Canalp Korkmaz, DEAŞ örneğinde sosyal medyanın terör örgütlerince nasıl kullanıldığını bizimle paylaştı. Gündem yazıları yanında, Dr. Necdet Subaşı ile, üretilen korkular ve tahrip edilen İslam algısı üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi de beğeni ile okuyacaksınız.
Sizleri birbirinden değerli yazarlarımızla baş başa bırakırken; ilim, fikir ve ruh dünyamızı zenginleştirmek için bize sınırsız imkânlar sunan, manevi arınma ve mağfiretimiz için kapımızı çalan on bir ayın sultanı Ramazan’ın ülkemize, milletimize, İslam dünyasına ve bütün insanlığa genişlik, huzur ve bereket getirmesini diliyorum.
Bir sonraki sayıda buluşmak üzere.