Makale

AKLI KORUMAK

AKLI KORUMAK

Uğur ÜNAL | Turhal Müftülüğü Şefi

Modern zamanların en büyük problemlerinden biri, fikir ve kanaatlerimizdeki muğlaklıktır. Her an birçok mecradan/kanaldan üzerimize boca edilen bilgi yığını içerisinde kafalarımız tarihte hiç olmadığı kadar karışık. Böyle bir çağda steril kalmak, zihnimizi bulandıran iki dünyamıza da herhangi bir faydası olmayacak lüzumsuz şeylerden uzak kalmak pek mümkün değil. İki üç kelimelik bir sosyal medya paylaşımı, ekranın alt kısmından akıp giden bir yazı, sanal âlemde karşılaştığımız sayısız bilgi, dinlemek zorunda kaldığımız saçma sapan fikirler… Her biri ister istemez zihnimizde yer ediniyor ve bir kanaate dönüşmek üzere “kısa süreli bellekte” tutuluyor. Modern psikiyatri beynin gördüğü veya algıladığı hiçbir şeyi unutmadığını söylüyor. Durmadan beynimize çarpıp geçen bu yoğun bilgi bombardımanı içerisinde, edindiğimiz bilgiler çözümlenip bir yargıya dönüşemeden bir başka bilginin altında ezilerek âdeta bir çöp gibi alt tarafa itiliyor. Bu kısır döngü anbean devam ederek, bulanık düşünce ve duygu dünyamızı daha da muhkemleştiriyor. Sistemli veya bir amaca yönelik olmaksızın hiçbir iş yapmadan bilgisayar başında gezinirken eskilerin tabiriyle taş taşımış gibi yorulduğumuz çok olmuştur. Çünkü beynimiz kendi elimizle ürettiğimiz bu sanal gerçekliğe ayak uydurmak ve buna bir anlam kazandırmak için var gücüyle çalışıyor.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” (Tirmizi, Daavat, 68.) diyerek dile getirdiği kadim hakikatin, süreli insan ömrünün boşa geçirilmemesi için bir ikaz olduğu kadar, aklın korunması için bir uyarı olduğu da aşikârdır. Yine “malayani (boş/anlamsız/yararsız) söz ve fiillerin terk edilmesi” (Tirmizi, Zühd, 11; İbn Mace, Fiten, 12.) konusunda yaptığı uyarı aynı amaca matuftur. Çünkü İslam hukuk literatüründe insan için olmazsa olmaz olarak kabul edilen “Zaruriyyat-ı Diniye” ahkâmının beş temel umdesi içerisinde, “canın korunmasından” hemen sonra “aklın korunması” yer almaktadır. Faydasız ilimden uzak durmak, malayaniyi terk etmek ve aklı korumak. Her şeyin zihinde başladığı gerçeğinden hareketle, yaratılış gayemiz olan murad-ı ilahîye vasıl olabilmek ancak aklı korumak ile mümkündür.
Geleneğimizde aklın korunması alkol, uyuşturucu ve benzeri aklı örten, sağlıklı düşünmeyi engelleyen zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ayrıca fuhuş, kumar, ihtiras, kötü zan, gıybet gibi insanı yiyip bitiren kötü düşünce ve davranışlardan kaçınmak anlamında bireyi ve toplumu korumaya dönük bir çerçevede ele alınmıştır. Ancak aklı korumak ve bunun nasıllığı kolay bir mesele değildir. Onu koruyacak olan bizatihi aklın kendisi olduğundan, neyin faydalı/gerekli, neyin faydasız/gereksiz olduğunu tespit etmek zordur. Her ne kadar temel ilkeleri belirleyen bir üst akıl/ilahî mesaj varsa da, tüm insanlar için genel geçer prensipler ortaya koymak güçtür.
Yukarıda bahsedilen somut kötülüklerden kaçınarak aklı korumak mümkündür elbette. Ancak bu mevzu kaba softaların elinde “faydasız ilim” mülahazasıyla okunacak kitapları belirlemek, itibar edilecek/edilmeyecek hocaları listelemek, kötülüğe giden yolları engellemek maksadıyla eve televizyon sokmayı büyük günahlardan saymak ve interneti “Dabbetü’l-arz” olarak nitelendirmek gibi akla ziyan durumları da beraberinde getirebilecektir.
Ünlü varoluşçu filozof Sartre: “İnsan özgür olmaya mahkûmdur.” diyerek güçlü bir tespit ortaya koymuştur. Düşünce özgürlüğü, özgürlük alanının başlangıcı ve ön şartıdır. Bu sebeple ontolojik olarak insanda bulunan ve hiçbir sınır tanımayan düşünce, haddizatında sınırlanabilir bir şey de değildir. Yüce kitabımızda insanlara birçok farklı ifade biçimiyle aslında akletmekten daha çok zikredilmiş başka bir şey yoktur. Dinimize göre akletme/düşünme/tefekkür, insanı diğer mahlukattan ayıran en temel özelliği ve onun aslî vazifesidir. Akıl, görevini icra ettiği nispette korunmuş ve sahibini de korumuş olur.
Dinimizde akıl, insanın sorumlu tutulması ve ilahî çağrıya muhatap kılınmasının yegâne sebebidir. Aklın olmadığı bir yerde dinden bahsedilemez. Bununla beraber, ontolojik sorularımızın birçoğuna akılla cevap verme iddiası da mesnetsiz kalacaktır. Göremediğini/kavrayamadığını inkâra meyyal olan akıl, “Onlar -o müttakiler- gaibe iman ederler.” (Bakara, 2/3.) ilahî kelamının muhatabı olarak, O büyük/sonsuz akıl karşısında teslim olacaktır. Teslimiyet ancak Allah’a ve O’nun işaret ettiği hakikatlere yönelik akıllıca, bilinçli bir tercihtir.
Akıl; teknolojinin, güncelin, dört bir yandan üzerimize çullanan kapitalist dünyanın esiri olmadan, arızi olan dünya hayatını hakiki hayata tercih etme bataklığına düşmeden yaşamamızı sağlayabiliyorsa korunmuş ve bizi korumuş demektir.
Aklı korumak, lüzumsuz bilgi ve kişilerin istilâlarından muhafaza etmek ancak onu geliştirmekle mümkündür. Tepkisel olmayan, öğrenme/anlama merkezli, iyi niyetli çabalar mutlaka sonuç verecektir. Bunun için ötekini dinleyebilme cesaretini ve nezaketini göstermek, ifade özgürlüğünün temel bir hak olduğu idraki içerisinde olmak yeterlidir.
Allah’ın insana verdiği büyük sorumluluğun bilincine varmak, kâinat kitabını okumak ve anlamaya çalışmak akılla mümkündür. Bütün bu mükevvenat boşuna/gayesiz yaratılmış ve başıboş bırakılmış bir kurgu değildir. Bu durum ciddi üzerinde ehemmiyetle durulması gereken bir meseledir. Sorularımızın cevabı ve izleyeceğimiz yol haritası yüce kitabımızda ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözlerinde karşılık bulan binlerce yıllık insanlık tecrübesi ve birikiminde mevcuttur. Şüphesiz hiçbir emek karşılıksız kalmayacaktır. Yüz binlerce hadis tenkiti yapan büyük muhaddis Ebu Davut’un, “Bu hadislerle amel etmek bir mümine yeter.” diye ifade ettiği dört hadisten ilki, “Ameller niyetlere göredir.” (Tirmizî, Zühd, 11; İbn Mace, Fiten, 12.) olmuştur. Bu söz, sorularımıza cevap ararken, aklımızı kullanırken bizlere mihenk noktası olabilecek niteliktedir. Sorgulamaktan korkmadan halis bir niyetle varacağımız yerin ne olduğundan ziyade, yolda doğru/düzgün yürümek temel gayemiz olmalıdır. Sokrates’in dediği gibi, “Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez.”