Makale

DİN GÖNÜLLÜSÜYÜM BEN

DİN GÖNÜLLÜSÜYÜM BEN

Selahaddin ÇELEBİ | Cami Hizmetleri Daire Başkanı

Din gönüllüsüyüm ben. Benliğimi ve gönlümü, insanlara dünya ve ahiret mutluluğu sağlamak üzere gönderilen dinime adamışım. Bu konuda tahsil ve tecrübelerim olmuş. Kur’an rehberim, peygamberin sünneti yolum olmuş.
Görevimin sıradan bir görev olmadığını, ihmal ve kusur kaldırmadığını biliyorum. Bir mabette görev yapmanın büyük sorumluluk ve heyecanını daima kalbimde hissediyorum.
Güvenilir olmak benim en büyük sermayemdir. İmam olmak, önder olmak için bunun daima ilk şart olduğunu bilirim. Değil mi ki; peygamberim önce el-emin sıfatıyla tanındı yaşadığı toplumda. İmanım bana önce güvenilir olmayı telkin eder. Hz. Peygamberin, müminin, Müslümanın tarifinde ifade ettiği gibi.
Kalbimi arındırmak isterim bütün manevi hastalıklardan. Dilin kalbin aynası olduğunu bilir, sözlerim hikmetli olsun isterim. “Elinden ve dilinden insanların emniyette olduğu kişilerden” olmaktır muradım.
Her ezan okuduğumda sesimin ulaştığı bütün varlıklarca dinlendiğimin farkındayım. Ta yüreğimin derinliklerinden gelen o ilahî çağrı dökülür dilimden. Dilerim Yüce Allah’tan, dilimden ta gönüllere girsin davetim.
“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”
Her sarık cübbe giydiğimde titrer, önde olmanın, önder olmanın bana peygamberlerden miras kaldığını düşününce omzumdaki yükün arttığını hissederim. Tekbir almadan önce kendime ve cemaate derim ki “sanki son namazınmış gibi kıl namazını.” Tekrarı yok bunun. Kıldığım, kıldırdığım her bir namazın aynı değil farklı bir namaz olduğunu bilirim.
Nasıl Meryem validemiz annesi tarafından mihraba adanmış ve orada sayısız lütuflara nail olmuşsa, ben de mihraba geçerken Rabbimin lütfunu ümit ederim. Mihraptaki her namaz yüceltir, manevi gıdalarla doyurur beni. Namazın sonunda simalara bakar, cemaatimin haleti ruhiyesini anlarım. Neşelinin sevincini, kederlinin paylaşırım kederini. Huzuru ilahîden aldığım enerjiyle karışırım yeniden topluma.
Yüce Allah’ın huzurunda tekbir alıp her şeyi elimin tersiyle iterken, bütün varlık âleminin O’na muhtaç, O’nun ise hiçbir şeye muhtaç olmadığı dökülür dilimden. Yaradanın huzurunda el bağlar, rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla diyerek veririm kendimi ibadete.
Fatiha’sız namaz olmaz buyuran peygamberimin emrine ittiba ile özüm ve sözümle Fatiha’yı kıraat ederim. Bilirim kıraatim aynı zamanda bana uyanların da kıraati. Bütün ecramımla namazdayken, endişelenirim gönlümün nereleri dolaştığından.
Kıyamdayım arkamda saf saf duran cemaatle. Ne muhteşem bir disiplin. Ve düşünürüm okuduğum ayetleri. Can veren, hayat bahşeden ilahî mesajı. Dönen dilim değil sadece, kalbim de Kâbe’de sanki. Bazen Bakara suresi eşlik eder bana. Bazen Rahman, bazen Kıyame, bazen de Duha. Eski kavimlerin başlarına gelenler, peygamberlerini yalanlayıp geçici dünya hayatına dalanların hâlleri ibret olur bana. Cenneti arzular, cehennemden sakınırım. İnsanın var oluşu, kadın erkek boy boy çoğalması, savaşları anlamsızlaştırır gözümde. Dünyanın bütün nimetleriyle birlikte bir gün biteceği, oyun ve eğlencenin sona ereceği dökülür dilimden. Ve sorarım kendime bu gidiş nereye?
Rabbimin yoluna ilimle, hikmetle ve güzel öğütle davet ederim. İncinmem, incitmem. Bal arısı gibi her dala konar, her çiçekten bal yaparım. Hikmet benim yitiğimdir. Onu ararım her yerde. Hikmetsiz hükmün zayi olacağını bilir, Hakim olan Allah’ın koyduğu hükümleri hikmetleriyle açıklamaya çalışırım. Hükümlerin hikmetini düşünürken dinimin insanları huzura erdirmek için geldiğini daima aklımda tutarım.
Dinimin barış ve esenlik dini olduğunu iliklerimde hissederim. Dinimin engin rahmetini yaşadığım çevreye göstermek isterim. Sorumlu hissederim kendimi. Zira Hz. Peygamber imamın tarifinde bunu hatırlatır bana: “İmam sorumluluk taşıyan kişidir. Müezzin kendisine itimat edilen kişidir. Allah’ım! İmamları irşat et, müezzinleri bağışla.” (Tirmizi, Salat, 39.)
Merhum Mehmet Akif de; Köse İmam şiirinde şöyle tarif eder imamı:
“Bana sor memleketin halini, ben söyleyeyim,
Bir imam çünkü bilir evleri, Ha. Bir de hekim…”
Gönüllü yaptığım vazifemi en güzel şekilde icra etmek isterim. Camimde nasıl önde ve önder isem, cami dışında da takip edilen bir kişi olmak, söz, tavır ve hareketleriyle örnek bir şahsiyet olmak için gayret gösteririm. Hâl dilinin kâl dilinden daha etkili olduğunu hiç unutmam. Bazı günleri Peygamber Efendimizin hiç konuşmadan zikir, tesbihat ve tefekkürle geçirdiğini bildiğim için az ve öz konuşmayı tercih ederim. İnsanlar ne söylemek istediğimi anlasınlar, okuduğum ayet ve hadisleri ezberleyebilsinler diye tane tane konuşurum.
Benim gibi din gönüllüsü arkadaşlarımla irtibatımı daima canlı tutar ve muhabbetimi eksik etmem. Zira dinimin o güzel prensiplerini önce kendi şahsımda sonra aile ve arkadaş ortamında yaşamalıyım diye düşünürüm.
Hayırlı bir müminin, başkalarıyla muhabbet edebilen ve kendisiyle muhabbet edilebilen bir kişi olduğunu bilirim. Etrafımdaki insanlarla dinî, edebî, ahlaki konular başta olmak üzere sohbet eder ve onları dinlerim. Sadece konuşarak değil, dinleyerek de muhabbet ederim. Muhabbetin gönüllerde olumlu tesir bırakacağına inanırım. Görevimin ağırlığını muhabbetle hafifletmeye çalışırım. Bilirim ki; özlü söz tesirlidir. Özden gelmeyen söz zait(fazlalık)tir. Sözüm gönlüme aynadır. Eylemim beni yansıtır. Çünkü ben din gönüllüsüyüm.