Makale

KUDÜS NOTLARI

KUDÜS NOTLARI

Dr. Ruhi İNAN | Balıkesir Üniversitesi Türk Dili Bölümü


Her akşam bir hikâye yazar bu şehrin üstünde kuşlar... Celile’nin kuşları; "uzar giderler, uzak denizlere/ve yeni bir anlam aramaya, hakikate" Bu şehirde dökülür incisi kuşların... "Bu şehir gelir arkandan senin"
Avuçlarıma aldım korkularımı, kalbimden kanatlanan tüm derviş şiirleri, Lut Gölü’nün kenarından yola koyuldum Kudüs’e doğru... Telvesi taze daha Mavi Marmara’nın ve ben tek başıma, üstelik Ürdün üzerinden gidiyorum ilk defa gönül şehrine. Küçük hesap peşinde koşan simsar taksicilerin arasından, çanta ve bavullara yolcu muamelesi yapan Filistinli kardeşlerimize rağmen Kudüs bende her daim bir başka yerde duruyor ve duracak da...
Üç araba değişimi ve gergin bir bekleyişten sonra sabah saat 10 gibi sınır kapısına ulaşıyorum. Sekiz saat bekleme ve aralıklı sorguların ardından ancak akşam saat 8.30 gibi girmeme izin veriyorlar. Yeşil pasaportu olanlar daha önce vize almıyorlar ama girişte verilen küçük vize kâğıdını mutlaka yanınızda taşımanız gerekli çünkü bazen bu belge sizden isteniyor. Çıkışta bekleyen dolmuşlara kendim için 65 şekel, sevgili bavulum için de 15 şekel verdim, yaklaşık 45 dakikalık yolculuktan sonra Şam kapısının önünde dolmuştan indim. Minibüste mükesseratımı (fındık fıstık gibi şeyler) paylaştığım Filistinli bir ailenin yardımıyla Mescid-i Aksa’ya yakın bir otele yerleştim. Normal bir otel burada 70 dolar civarında, daha iyi bir yer düşünüyorsanız 150 doları gözden çıkarmalısınız. Yer ve temizlik konusunda bir takıntınız yoksa bu miktar 15-20 dolara kadar düşüyor.
Korku burada tüm sistemi belirleyen esas unsur gibi fakat elbette bizim için değil... Çoğu yerde özellikle sokak başlarında eli silahlı İsrail askerleri nöbet tutuyor. Bu askerler, askerlik sonrasında 6 ay bir kamu kurumunda çalışıyorlar ve devlet her birine yaklaşık 15 bin dolar para veriyor. Parayı alan Yahudiler, bazen bir seneliğine tatile çıkıyor. İsrail’de yaşayan herhangi bir Yahudi ile konuşursanız, mutlaka yurtdışında bir yere seyahat ettiğini söyleyecektir. Döndüklerinde burslu olarak üniversitelerini okuyorlar ve doğum yapan kadınlar hariç olmak üzere 40 yaşına kadar askere çağırılıyorlar.
Mescid-i Aksa’ya girişlerde ikili sorgu var. İlkinde İsrail askerleri Müslüman olup olmadığınızı soruyor. Bazen sorular yeterli gelmeyince sure okutuyorlar. İkinci kısımda Filistinliler size Müslüman olup olmadığınızı soruyorlar. Kapıdaki Filistinli görevliler sizin Türk olduğunuzu öğrendiklerinde "Küllü ihtiram lişşa’abı Türki ve Efdal Şa’ab," (Türk halkına daima saygı ve hürmetimiz vardır; çünkü Türk halkı eftal bir halktır) ifadelerini sık sık duyuyorsunuz.
Mescid-i Aksa’da vakit namazının ardından iki rekât şükür namazı kıldıktan sonra uzun uzun düşündüm.. Aklım, flashback bir kırılmayla ömrümün kırk iki yılını bir film şeridi gibi önüme serdi. Sonra yanaklarımdan altın sarısı Kubbetü’s-Sahra, Efendimizin namaz kıldığı muallak taşının altındaki mescit ve içindeki küçük Abdülhamit mihrabı, ecdadın ayak seslerini duyduğum o geniş avlu, yıldızlı gök kubbe altında çocuk sesleriyle yek ahenk bir musiki içinde ezan sesleri süzüldü...
Yatsı namazından sonra tedbir amaçlı orada nöbete kalan Arap ve bazı Türk aileleri arkamda bırakarak, Mescid-i Aksa’dan çıktım. Benden sonra kapıları da kapattılar. Ve sonra ben Kudüs sokaklarının havasının her zerresini adım adım hissederek, eğleşe eğleşe, doya doya dolaştım...
Ertesi günkü programım sur içini yani eski Kudüs’ü yürüyerek gezmekti. Sabah namazından sonra bir Filistin kahvesinde, meşhur büyük Kudüs simidini, yine büyük bir çay eşliğinde yedim. İlk durağım Hazreti Ömer Mescidi’ydi. Hazreti Ömer’in mescidi Kıyamet Kilisesi’nin tam karşısında; elbet bir hikâyesi var ama anlatacak çok şey var; o kısmı sizin merakınıza bırakıyorum. Kıyamet Kilisesi’nin karşısında Ömer Mescidi maalesef çok yalnız ve garip duruyor. Kutsal Kabir Kilisesi olarak da bilinen bu kilise, Ortodoks Kilisesi tarafından Yeniden Diriliş Kilisesi olarak adlandırılıyor. Yapı eski şehrin Hristiyan bölgesinden (Muristan) birkaç adım ötede yer almakta. Ayrıca Hz. İsa’nın kabrinin gömüldüğü yer olduğuna inanılır; bundan sebep bütün Hristiyanlar, girişte bulunan sembolik kabirde kısa bir seremoni yaparlar. En az 4. yüzyıldan beri, İsa’nın yeniden dirileceği yer olmasına inanıldığı için bu kilise Hristiyanlar için önemli hac noktalarından biridir.
Hemen bir alt sokakta Selahaddin Eyyubi’nin yaptırdığı küçük bir mescit var. Mescit kolay bulunabilecek bir yerde değil. Mescidin avlu kısmında, yapı ile ilgilenen iki aile yaşıyor. Çoğunlukla kapalı tutulan mescidin anahtarı, oradaki ailelerin çocuklarında bulunuyor, onlara birkaç şekel verdiğinizde mescidi sizin için açıyorlar. Yığma tuğlayla örülmüş küçük bir mescit bu; mescitte en ilginç olan şey, mescidin pencerelerindeki Allah, Muhammed ve Selahaddin Eyyubi yazan demir parmaklıklar. İlk günkü gibi duruyor ve elim
değiyor parmağına Selahaddin Eyyubi’nin...
Oradan çıktıktan sonra doğrudan Mescid-i Aksa’ya giden yoldan ağlama duvarına iniyorum ve İsrail’in kazı çalışması başlattığı Batı Duvarı Tüneli’ndeki ziyaretçilere açık bölüme girmeyi deniyorum. Sanırım 30 şekel verdim ve içeriye girdim. Yaklaşık on beş kişiydik ve tek Müslüman bendim, üstelik de Türk’tüm. Rehber herkese nereli olduğunu sorunca Türk’üm kelimesinden sonra kısa bir sessizlik oldu, ben tebessüm ettim. Rehber, Kudüs tarihini bazı görsel öğeler kullanarak anlattı sonra tünele doğru yöneldik. Batı Duvarı Tüneli uzun ve çok dar ayrıca görülmeye değer. Ağlama duvarının arkasında kalan yerde Yahudiler sallanarak, sesli bir şekilde Zebur okuyorlar. Yolun orta kısımlarında çocuklu ve oldukça semiz olan Amerikan Yahudisi aile panik yaptı ve yardım istedi. "Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu" kabilinden bir hassasiyetle yanlarına koştum, çocuklarını aldım, bana teşekkür eden gözlerle baktılar ve mahcup bir "thanks" sesi yankılandı tünelin dehlizlerinde...
Mescid-i Aksa’nın batıya bakan "Nazır Kapısından" çıktıktan sonra az ileride Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı tarihî bir su sebili bulunuyor. Aynı yol üzerinde yokuş boyu uzanan merdivenli yol takip edilirse yaklaşık 200 metre ileride solda bir başka tarihî yapı görünür. Bu yapı Hürrem Sultan’ın 1552 yılında fakirler için ölmeden bir yıl önce yaptırdığı "Haseki Sultan İmarethanesi"dir. Bugün hâlâ bu vakıf, fakirlere günde iki öğün yemek vermektedir. Ruhu şad olsun.
Kudüs sur içinde Müslüman, Hristiyan, Yahudi ve Ermeni mahallesinden oluşan dört mahalle bulunmakta. Ermeni mahallesi Davut Kulesi’nin olduğu yere yakın sayılır, yol üzerinde rastladığım birkaç Ermeni kilisesine girdim, bütün bölgede olduğu gibi nerdeyse şehrin bütününde hissedilen korku ve endişe burada da hâkim. Davut Kulesi’nin yakınındaki kapıdan sur dışına çıktım ve oradan yürüyerek şehrin aşağı kısmında kalan, 4. yüzyılda İmparator Konstantin’in annesi Helena tarafından inşa ettirilen Pater Noster Kilisesi’ne ve ardından Rus İmparatoriçesi Maria Alexandrovna anısına inşa edilmiş, 5 altın kubbesiyle oldukça farklı bir kilise olan bizim Moskofiye diye adlandırdığımız Saint Mary Magdelene Manastırı’na uğradım sonra Zeytin Dağı’na doğru yürüdüm.
Eski Alman Hastanesi olarak da bilinen Cemal Paşa’nın Zeytindağı’ndaki karargâhına vardığımda, kendimi o an Falih Rıfkı Atay’ın yerinde hissettim ve Cemal Paşa’nın odasına girerken onun şu cümlelerini kendi kendime mırıldandım:
"Büyük bir oda: Solda Şeria Nehri ve Lût Gölü, sağda Kudüs şehri, önde Moskofiye denilen Rus yapı ve bahçeleri vardı. Cemal Paşa, Şeria’ya bakan pencere ile Moskofiye’ye bakan pencerenin üçgeni arasında, arkası bize dönük, kâğıt imzalamakla meşgul. Yalnız sakallı sert profilinin bir parçasını görebiliyoruz. Benden başka, koltuğu defterli üç subay daha var. Bir aralık başını çevirdi, gözü benim üstümden sıyrılarak ikinci subaya gitti, ekşi bir sesle: - Yaver Beye söyleyiniz; Nablus eşrafını çağırsın dedi. (Falih Rıkı Atay, Zeytindağı, s.3.)
Bina çıkışında ehlen ve sehlenlerin arasından sıyrılarak yakındaki bir müzeye girmek istedim, kapıdaki görevli durdurdu ve ücret sordu. Sorusuna "Ene Türki" (Ben Türk’üm) diye cevap verince görevlinin tebessüm eden gözleri bana kanat oldu ve içeri girdim.. "Hele hele hele" (hoş geldin)...
Cuma ve cumartesi günleri Kudüs’te hayat âdeta duruyor. Özellikle cuma öğleden sonra sokaklarda kippa ya da fötr tarzı şapka takan ve peyotlu (saç örgülü) birçok Yahudi’ye rastlarsınız. Dindar Yahudiler sokaklarda genelde insanlarla göz temasına girmemeye gayret ediyorlar. Cuma günü öğleden sonra bir papaz ve arkasında on rahip, ikili saf tutarak bazı sokakları gezerler. Bu ilginç seremoni içinde en önde, kıyafetinden Türkleri temsil ettiğini düşündüğüm fesli bir adam, hemen arkasında uzun sakallı, yaşlı bir papaz bastonunu yere hızlı bir şekilde vurarak yürüyor. Kudüs’ün kaybedilişinin temsili olduğunu düşündüğüm bu törenden ben rahatsız olurken Filistinli esnafların bu durumu tebessümle izlemeleri beni oldukça şaşırttı...
Kudüs dışında gezilecek birçok yer var. Bazı bölgelere giriş yasak. Öncelikle Halil kasabasını ve camiini mutlaka ziyaret etmeli. Meryem Ana Mezarı Kilisesi, Kudüs Arkeolojik Park Alanı, isteyen için Yadya Shem Soykırım Müzesi, alışveriş mekânları ve kafe-restoranlarla dolu Jaffa ve King George caddeleri, Machane Yehuda Pazarı, Kudüs’e 10 kilometre uzaklıkta yer alan, İsa’nın doğduğu Bethlehem Kasabası, Kudüs’e arabayla 15 dakika mesafede Cudi (Judean) Dağı’nın eteklerinde ormanların arasında olan Ein Kerem ziyaret edilecek yerlerden bazıları.
Damak tadı olarak gerçekten zevkimize hitap eden bir yer Kudüs. Ama burada tatmanız gereken ana yemek falafel olmalı. Falafel Filistin mutfağına özgü nohut köftesi. Bugünlerde İstanbul’da da falafel yapan yerlere sıkça rastlıyoruz. Ekmek arası olarak, sokak başlarında ufacık arabalarda ve dükkânlarda satılıyor. Tombik pide arasına yağda kızartılan 5-6 tane nohut köftesi (falafel), patates kızartması, yeşillik, humus ezmesi konuluyor. Fiyatı 8 şekel. Bir öğün için fena sayılmaz.
Her karış toprağında, nice peygamberlerin hatırasını ve izlerini taşıyan, en eski ikinci ve en mukaddes üçüncü mescidinin mekânı olan Kudüs’ü, biraz hüzne bulanmış tefekkürle gezmek lazım çünkü bu şehir, bize bizi haykıran bir yankı gibi. Kudüs’e gelmeden önce özellikle yakın dönem bölge tarihi ile ilgili birkaç yazı, Mahmut Derviş’in Ahmed Zaater ve Nizar Kabbani’nin Kudüs şiirini, Falih Rıfkı’nın Zeytindağı’nı okumanızı, Ben Hur, İsa’nın Çilesi ve Cennet Krallığı adlı filmleri seyretmenizi tavsiye ediyorum.
Yazımı Nizar Kabbani ile bitirmek istiyorum: "Ey Kudüs, ey sevgilim / Yarın, yarın çiçek açacak limon / Sevinecek yeşil sümbüller ve zeytin / Gözler gülecek / Geri dönecek göçmen güvercinler / Tertemiz yuvasına / Ve geri dönecek çocuklar oynamaya / Buluşacak babalarla oğullar..."