Makale

SOSYAL MEDYA: ÇOCUKLAR, BÜYÜKLER VE GERÇEKLER

SOSYAL MEDYA: ÇOCUKLAR, BÜYÜKLER VE GERÇEKLER

Yrd. Doç. Dr. Ekmel GEÇER | Sakarya Üniversitesi İletişim Fakültesi


Geniş çerçevede yeni teknolojilerin, daha dar anlamda sosyal medyanın iletişim yöntemlerimiz üzerindeki ciddi etkisi yadsınamaz. Çevrim içi dünyada konuşma biçimimiz, kullandığımız kelimeler ve hatta kişiliğimiz hızla başkalaşabiliyor. Elbette sadece olumsuzlukların var olduğunu iddia etmek hatalı olacaktır. En çok kullanılan sosyal medya mecrası olan Facebook sayesinde her gün onlarca kişiyle irtibata geçebiliyor, yakınlarımız ve arkadaşlarımızın neler yaptıklarını görebiliyoruz. Yine Twitter kullanarak haberleri daha aktif takip edebiliyor, etkilendiğimiz kişilerin paylaşımlarıyla günlük entelektüel kazancımızı elde etme çabası içinde görünebiliyoruz. Sanatsal faaliyetlerden farklı mecralardaki aktifliğimizle haberdar oluyor, kültürel etkinliklere katılarak bu endüstrinin sadece elitlere ait olduğu kompleksinden kurtulabiliyoruz. Diğer taraftan, yeni teknolojilerle iletişim yapısal olarak hızlandığı ve iletişim metotları anlık gelişim gösterdikleri için, çevirim içi de olsa iletişim kurma sorumluluğumuza sadık kalabiliyoruz.
Bütün bunların yanında kafamı kurcalayan çok şey var. Her gün kullanıp da yakındığımız şu ucube uygulamalara neden “sosyal medya” dediklerinden başlamak gerek... Neden sahi? Yani onları kullanan daha mı “sosyal” oluyor? Kullanmayınca hayattan kopuyor muyuz? Ne olup bittiğini sadece “sosyal medya uygulamaları” üzerinden mi öğrenebiliyoruz? Belki de bütün bu sorular bize dikte edilen bir “algı yönetimi” biçimidir, ne dersiniz? Yani bu teknolojileri üretenlerin amacı “ismini ‘sosyal medya’ koyalım ki, kullanmayan kendini ‘dışlanmış’ hissetsin” olabilir mi? Bir reklam spotu gibi düşünün. İhtiyacımız olmayan bir ürünü; “almazsanız hayatınız çok zorlaşır” ya da “eskiler zaten işe yaramıyordu” gibi mesajlarla almaya mecbur bırakıyorlar sanki.
Oysa pekâlâ sosyal medyayı kullanan herkes sosyalleşmiyor. Etrafımızda bunun onlarca örneği var. Telefona gömüldüğümüz için kaçırdığımız hayatlar var mesela. Çocuklar, yani melekler, etrafımızda bıcır bıcır büyüyor da; İnstagrama, Snap-chate saatlerce bakmaktan gözlerindeki o neşeli ve masum parıltıyı göremiyoruz. Bizimle beraber oynamak istediklerinde yaptığımız en iyi şey, onlara telefonu vermek ya da İpadden bir şeyleri seyretmelerini istemek oluyor. Dolayısıyla çocuklar, hayal dünyalarını sadece o ekranlara bakarak geliştirebiliyorlar. Ya da yapılabilecek en iyi şeyin telefon veya diğer teknolojilerle zaman geçirmek olduğunu sanıyorlar. Yeşillik ve parklardan arındırılmış betonarme bir çevrenin yokluğunun ıstırabını dindirmek yerine, onları hepten yalnızlıklara bırakıyoruz.
Oysa onlar daha çocuklar. Bütün uzuvları ve zihinleri gelişime fazlasıyla açık... Ancak biz onları “akıllı” bildiğimiz araçlarla “aptallaştırmayı” tercih ediyoruz. Böylesi daha kolay geliyor çünkü. Parklar ve salıncaklar boş artık. Güneşli havalarda koşturan çocukların sayısı her geçen gün daha da azalıyor. Hatta çocuk cıvıltılarını dahi duymak zorlaşıyor. Ne “Laleli Belkıs” şarkısıyla ip atlayan uzun saçlı şirinler ne “yendik şişirdik, dolma yaptık pişirdik” sözleriyle rakibini iğneleyen haylazlar ne de “yağ ve bal satarak” ölmüş ustalarının işini üstlenen çocuklar görüyoruz.
Hangisi çocuklarımızı daha çok geleceğe hazırlıyor acaba? Okuldan dönüşlerinde ellerine tutuşturduğumuz akıllı telefonlardaki oyunlar mı, yoksa ağaçlara tırmanarak eskittikleri ayakkabılar ve düşe kalka kirlettikleri elbiseler mi? Sonra, hangisi kas gelişimlerinin daha sağlıklı olmasını sağlar? “Yakalamaç” ya da “dokuztaş” gibi yarışlar mı, yoksa mobil teknolojilerdeki silahlı oyunlar mı? Ya da hangisi duygusal zekâlarını ve sosyalleşme güdülerini daha anlamlı kılar? “Kutu kutu pense” veya “aç kapıyı bezirgânbaşı” gibi birliktelikler ve dokunsallıklar mı yoksa saatlerce ekrana bakarak vakit geçirdikleri ve çevrimiçi imkânlarla konuştukları için “iletişim” kurabildiklerini sandıkları video-oyunlar mı?
Başka bir açıdan bakalım. Çocuklar ya da büyükler bilgisayar oyunlarından tekerleme öğrenebiliyorlar mı? Önceleri üç aşağı beş yukarı bütün çocuklar “iğne battı canımı yaktı” ya da “altı kere altı otuz altı” gibi kafiyelileri bilirlerdi. Hatta bir kısmı ninnileri dahi okurlardı. Sadece çocukları suçlamak yanlış olmaz mı? Ne babaları onları, “kuzu kuzu me, bin tepeme, haydi gidelim Ayşe teyzeme” tekerlemesiyle evde sırtlarına alıyor ne de anneleri miniklere “Çamlıbel’den çıktım yaya” türküsüyle zorluklara direnmeyi öğretiyor.
Allah aşkına en son ne zaman karşılıklı oturarak “hu hu komşu komşu, oğlun geldi mi” atışmasıyla oyun oynayan çocuklar duydunuz? Hiç evinizde “bezirgâna kapıyı açmasını” söylediniz mi? Düşünsenize birçoğumuz çocukların o keyifli aksanlarıyla “ingili mingili kukiki kukiki” diye okudukları tekerlemelerle oyuncu seçmelerini bile bilmiyoruz. Çoktandır “çatlak patlak, kremalı börek, sütlü çörek, çek yavrum çek, arabanı yoldan çek”le, o nazenin elleriyle size dokunuşlarını hissettiğiniz oldu mu? Peki, yakın zamanlarda, “ooooo piti piti” şarkısıyla, size geldikleri için bitlenip daha sonra hamama giderek temizlendiklerini söylediler mi?
Söylesenize, kaç tane bilgisayar oyunu çocukların edebi zevklerini böyle geliştirebilir? Kaç tanesi onlara “ip yarışındaki” üst üste düşme eğlencesini sunabilir ve kaç tanesi dolaptaki pekmezin çok lezzetli olduğunu anlatabilir? Ya da hangi teknolojik uygulama onlara “üşüdüm üşüdüm, daldan elma düşürdüm” şarkısıyla hasta “ablalarına varıp tasta çorba” ikram etmeyi öğretir?
“Maziye bir bakıver, neler neler bıraktık.”
Değil mi?
Yalnız küçükler mi etkileniyor bu “gerçek dışı” dünyadan. Ya internet bağımlılığımız nedeniyle bizim kaçırdığımız fırsatları ne yapacağız? Her gün okumamız gereken onca kitap karşımızda dururken, telefonlarımızda vakit geçirmeyi yeğliyoruz. Önceleri uzun yolculukları “kitap okuyacağız” heyecanıyla severken, şimdilerde kilometrelerce yolu etrafı görmeden ve bir cümlecik öğrenmeden bitiriyoruz. Belki kafamızı kaldırsak yanımızdaki koltukta oturanla bitmeyecek bir arkadaşlık başlatacağız. Ah o periscoptaki canlı yayınlara dalmasak, çantamızdaki kitapla yeni bir dünyanın kapılarını aralayacağız.
Ya sanal evrenin bize öğrettiği kelimeler ve sabun köpüğü duyguları nasıl tolere edeceğiz?
Sosyal medya; “arkadaşlıktan çıkar”, “takipleşmek”, “selfie”, “twit atmak”, “layklamak” gibi kelimelerle dilimizi her geçen gün daha da değiştiriyor. Günün büyük bir kısmını bilgisayarda, telefonda yahut İpadde geçirdiğimiz için kullandığımız teknolojik kelimeler hızla hayatımızı sarmalıyor.
Şüphesiz bunun farklı sebepleri de var. Sosyal medya dilini biraz “fast food”lara benzetebiliriz. Tamam, kullanıcılar bu mecralarda çok vakit geçiriyorlar ama aktarılacak konuların kısa ve öz olması buraların temel özelliklerinden. Yüz kırk karaktere sığdırmaya çalışıyoruz her şeyi. Daha uzununu okumaya takatimiz yok. Çünkü ilgilenecek onlarca hesabımız var. Hepsine laf yetiştirmeyi becerebilmeliyiz. Varlığımızı online kanallardaki “like”larımıza, takipçilerimize, “retweet”lerimize bağlayınca, kaçınılmaz olarak statümüzü kaybetmek bize çok korkunç geliyor. Hele kendimizi başka bir alanda uzmanlaştırmamış ya da sanatsal bir performansta ustalaşmamışsak, sosyal medya, var olmanın en kolay yolu gibi görünüyor. Bir siyasi tweetimize “mention” ya da “retweet” almışsak veya Facebook paylaşımımıza “alkış emoji”si gelmişse artık kendimizi “buraların hâkimi” bilmeye başlıyor, aslında “hiç de fena olmadığımıza” inanıyoruz.
Kaçınılmaz olarak kendi egemenliğimizin altında olduğu yanılgısına kapıldığımız “sanal” dünyanın kuralları neyse ona göre davranıyoruz. Kelimeleri kısaltıyor, takipçi sayısını yahut likeları artırmak için gerekli paylaşımları yapıyor, olmadı her şeyi bilen “Google”dan “copy-paste” yaparak “geçici bir bilgelik hayali”yle sarhoş oluyoruz. Böylece gururlanıyor ve yakınlarımızdan aynı saygıyı görmediğimizi düşünerek zamanla, bu çevrimiçi âlemde yalancı kimlikler de geliştirerek şanımızı yücelttiğimizi sanıyoruz. Çünkü artık gerçek dünyadaki zorunluluklar, sorumluluklar, takdir kazanma uğraşısı çok yorucu geliyor. Çevrim içi kanallarda, yüzlerce kişi tanıdığımızı düşünsek de, aslında yalnızlıklarımızı çoğaltıyoruz. :) gibi emojiler, “kib” gibi kısaltmalarla girdiğimiz “fast food” büfesinden, “OK, bye” diyerek ayrılıyoruz.
Karşımıza, bizi yok sayanlar da çıkabiliyor ama. “Troller” var bu dünyalarda cirit atan. Kendinden olmayanlara hakaret ediyor, onları tehditlere boğuyor ve kullandıkları galiz ifadelerle itibar sağladıklarını düşünüyorlar. Aslında, sözlükte, “mizahi tarzda kişilik” olarak nitelenseler de, söz konusu karakterler “sahte çevrim içi kimlik”lerle korkak kahramanlıkların dayanılmaz cazibesine kapılıyorlar. Muhafazakar terminolojide “klavye mücahitleri” olarak da bilinen bu kişiler online alemi kin ve nefretle daha da kirletiyorlar. Çete gibi davranıyorlar. Kendi inançlarına ve dünya görüşlerine karşı olduğunu düşündükleri her iddiayı, bir araya gelerek çürütmeye çalışıyor; paylaşım sahibini çeşitli ithamlarla ötekileştiriyorlar. Onlar ürküttüklerini sansalar da, “edep” kaygısına kapılan “güzel söz sahipleri” sessizliğe sarmalanarak sanal ortamın kirliliğine karşı bir koruma geliştiriyorlar.
“Peki, nasıl mı yapmalı”? Sosyal medya hesaplarımızı kapatalım mı? Elbette ki “hayır” …Her konuda olduğu gibi burada da temel ölçü “yerinde, zamanında ve dozunda” olmalı. Tümüyle kapatmak size de biraz “iradeyi kontrol edememe korkusu” gibi gelmiyor mu? Aksine güçlü olmalı. Her yerde var olmalı fakat prensiplerimize sanal âlemde de sahip çıkmalıyız.
Hem hayat sanal dünyada kaybolacak kadar uzun değil ki. Hadi o zaman:
“Kaldır kafanı telefondan, etrafına bak.”