Makale

SHAKESPEARE VE İSLAM

SHAKESPEARE VE İSLAM
Beyazıt AKMAN

Yıllar önceydi. Amerika’daki İngiliz Dili ve Edebiyatı masterımı tamamlamış, bin bir heves ve heyecanla İstanbul’a doktora yapmak üzere geri dönmüştüm. Her zaman söylerim, ben Batı’da Doğu’yu keşfetmiş bir insanım. Gözüm açılmıştı, aradığım soruların cevaplarının artık Batı’da değil, burada, Türkiye’de, kendi ülkemde olduğunu düşünüyordum. Değil mi ki artık hedefim kendi kültürümü en iyi şekilde keşfetmek ve Doğu-Batı sorunsalına kafa yormaktı, ben de işi bu etkileşimin merkezinde, İstanbul’da yapmalıydım. Ne de olsa yirmili yaşlarımı fethin romanını yazarak geçirecektim.
İsmini söylemeyeceğim, ülkemizin en tarihi, en köklü üniversitelerinden birine doktora için başvurdum. Mülakatta karşıma beş hoca çıktı ve bana şüpheli ifadelerle uzmanlaşmak istediğim alanı sordular. Şüpheliydiler, çünkü ne de olsa yayınlarımı ve bildirilerimi özgeçmişimden görmüşlerdi. Onlara çok açık bir ifadeyle, “Batı’daki İslam algısını çalışacağım,” dedim. Şüpheli yüzleri iyice düştü, herkes birbirine bakınmaya başladı. Odada beni rahatsız eden ağır bir sessizlik oldu. Kimse bir şey söylemeyince, “Shakespeare’deki Türk ve İslam imgesi üzerine makalem var.” diye devam ettim. Bugün bile övünçle söylerim, hayatımdaki ilk uluslararası makale çalışmam bu konudadır ve daha bir master öğrencisiyken yayınlanmıştır. (Bilen bilir, kolay değildir taze bir lisansüstü öğrencisinin yayın yapması.)
Sol kenardaki masaya kurulan bir bayan hoca, “Ne yani?!” diye çıkıştı, “Shakespeare’i mi eleştireceksin?!”
Sağdaki bir diğeri, “Hem çalışacak ne var ki?” diyerek söze girdi. “Shakespeare elbette İslam hakkında kötü şeyler söyler.” Bu karşılık, diğerlerinin yüzünü güldürdü. İşte başlamıştı, bana ufaktan ufaktan haddimi bildiriyorlardı.
Şaşkın ve öfkeliydim, artık mülakatın sonucu da pek umurumda değildi. Şaşkındım çünkü Amerika’da bu tür konuları araştırdığınızda el üstünde tutulursunuz. Düşünün, bir Türk çıkmış ve Batı Edebiyatı’nı inceliyor ve orada Shakespeare’in Türklerle, İslam’la olan alakasına eğiliyor. Onlar istemiyorlar ki zaten kendilerinin elli bin kere yaptıkları araştırmalar bir kere daha yapılsın. Hamlet’e psikanalitik yaklaşımlara elin Türk’ü bir şey ekleyebilir mi? Alanda böyle bir eksiklik de yok. Londra’dan New York’a yüzlerce programda, binlerce profesör ve öğrenci zaten bu işe asırlardır kafa yoruyor. Yanlış anlaşılmasın, bu, değersiz bir uğraştır demiyorum. Elbette bunları da birileri çalışacak.
Ama bir Türk’ün Shakespeare’e bakışı, bir Müslüman’ın bu işe, bu perspektifle el atması? İşte bu, Batılıların pek beceremeyeceği bir şey. İngiliz edebiyatına bir Osmanlı tarihi penceresi açmak... Bilimsel özgünlük, özgürlük ve bilime katkı tam da bu değil mi?
Mülakata geri dönecek olursam, bana bu konuda çalışılacak bir şey olmadığını söyleyen hocaya, “Sizin alanınız ne?” diye sordum. Belki biraz da ukalaca. O da burnunu havaya kaldırarak, gayet mağrur bir edayla, “Feminizm çalışıyorum ben” dedi. Sonra adlarını şimdi unuttuğum bir seri romancı sıraladı ve suratıma baktı. Ben de ona gülümseyerek dedim ki, “Çalışacak ne var? Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz ve erkekler elbette kadınları kötü resmeder!”
Konuya bu şekilde bakarsanız benim cevabım da böyle olur...
O mülakattan çıktığımda büyük bir sükût-ı hayal yaşıyordum. Beni o programa kabul edip etmemeleri umurumda değildi ama bir Türk’ün Shakespeare’e kendi penceresinden bakmasını bu kadar yadırgamalarını beklemiyordum. O anda aslında uzunca bir zamandır kendimi kandırdığımı anladım. Bir hocanın odasında, duvara asılı İngiliz bayrağı, bu insanların İslam’dan bahsederken kendi kültürlerine bir sömürge ülkesinde bulunmak zorunda kalan İngiliz aristokratları gibi bir tavır takınmaları ve İngiliz aksanıyla değil de Amerikan aksanıyla İngilizce konuştuğumda yüzlerinde oluşan buruşukluk bana aslında her şeyi haykırıyordu. Bir matematikçi düşünün ki, kendini “Pi” sayısı sanıyor, ya da bir fizikçi “ben atomum” diye böbürleniyor. İşte bütün sorun bu! Bizdeki bazıları, Batı edebiyatını çalışmakla Batılı olmayı birbirine karıştırıyorlar...
Gelin görün ki, her ne kadar gönülsüz olsam da beni o programa kabul ettiler. Hem de ilk sıradan. Lisans ve yüksek lisans derecelerim o kadar iyi ve sınav notlarım o kadar yüksekti ki mülakat, sonucu değiştirmeye yetmemiş olmalıydı. Kayıt oldum ve o programa bir yıl daha şans verdim.
Ama girdiğim her ders, konuştuğum her hoca bana yanlış yerde olduğumu hissettiriyordu. Hocaların aslen bir İngiliz geleneği olan beş çaylarından mı bahsedeyim, yoksa Hristiyan olduğunu her fırsatta haykıran bir hocanın bana düşmanca bakışlarından mı bilmiyorum. Bu hocanın bir derste İslam’ın tarihteki en eli kanlı din olduğunu söylemesinden sonra girdiğim tartışma her şeye son noktayı koydu. Bir daha okula adımımı atmadım. Ertesi yıl soluğu yine Amerika’da aldım. Sonraki yedi yıl boyunca Amerikan üniversitelerinde sadece Shakespeare’i değil, tüm Batı kanonunu “eleştirecektim.” Milton’ı, Defoe’yu, Dante’yi ve diğerlerini...
Asıl mesele Shakespeare’i eleştirmek değil. Mesele, bir üniversite doktora programının bu işi absürt bulması da değil. Her programın aynı bakış açısına sahip olması beklenemez. Hayır, mesele, bizim hala toplum olarak bu Batı eserlerine körü körüne hayranlığımız ve zihinsel sömürülüşümüz! Hâlbuki bilimin özü eleştiridir. Edebiyat ve edebiyat eleştirisi onu okuyan ve inceleyen toplumlara yeni ufuklar açtığı sürece değerlidir. Sabahtan akşama Shakespeare’leri, Dickens’ları, Hugo’ları bilinçsizce övmek bir insanı özgürleştirmez. Aksine, köleleştirir, sömürgeleştirir.
Üstelik bizim burada derdimiz Shakespeare’in sanatçılığına, yazarlığına, edebi dehasına falan laf etmek de değil. Ne haddimize düşmüş (!) Ama tüm zamanların en büyük şairi ve tiyatro yazarı olarak gösterilen bu dehanın Türklere ve İslam’a bakışı bize çok şey öğretiyor. Tarihimiz hakkında, Batı hakkında ve nihayetinde bu dünyanın düzeni hakkında...
Shakespeare’in oyunlarında Türklerle ilgili toplam otuz dört referans vardır. “Türk,” “Osmanlı” ve “Sultan,” kelimeleri gibi... Bunların hiçbiri de, istisnasız, olumlu bir değer yargısı içermez. Gelin sözü daha fazla uzatmadan Shakespeare’in kurduğu meşhur Globe Tiyatrosu’nun ilk oyunu ve bugün dahi Broadway’de sergilenen V. Henry’den başlayalım. Adını taşıyan oyunda Kral V. Henry, Fransız kralının kızı Catherine’in gönlünü çalmaya çalışırken şöyle bir laf eder:
“Eğer benim olursan, Kate,
Sen ve Ben
Aziz Denis ve Aziz George Yortuları arasında bir yerde
Yarı İngiliz yarı Fransız bir oğlan peydahlarız.
O da Konstantinepol’e gider ve Türk’ü sakalından yakalar!”
Evet, Konstantinepol’e gitmek ve Türk’ü sakalından tutup çıkarmak!
İstanbul’un 1453’teki fethi Batı dünyasında o kadar büyük bir travma yaratmıştır ki, ta iki asır sonra bile, Avrupa’nın en uç noktasındaki, hatta dışındaki bir ada krallığı olan İngiltere’nin Londra’sında bile sarsıntısı devam eder olmuş. Siz bakmayın öyle tarih kitaplarında, “Bizans zaten zayıf bir krallıktı ve düşmesi an meselesiydi” gibisinden lakırtılara. Mühim meseledir fetih. Yukarıdaki cümlenin hem içeriği, hem de “Bizans” lafı anakronik, yani fetihten çok sonra uydurulan yalanlardır. Fethedilen yer Doğu Roma İmparatorluğu’nun ta kendisidir ki o imparatorluk Orta Çağ’ın en büyük kilisesine ev sahipliği yapmakla kalmamış, asırlarca, Roma’dan sonra Hristiyan dünyanın merkezi olarak kabul edilmiştir.
Bizans kelimesi de “Doğu Roma İmparatorluğu düştü” sözünü etmeye dili varmayan Batılı, Hristiyan tarihçilerin “aslında düşen Bizans’tı” tesellisinden başka bir şey değildir. Yıllarca değil, asırlarca böyle bir şeyin nasıl olup da mümkün olduğu sorusu Avrupa’nın sadece aristokrat kesimlerinde değil, her tabakasında dillendirilmiştir. Tiyatroda bile bu konunun bu şekilde alınması bunun en büyük kanıtıdır ki Shakespeare tiyatrosunun halkın her kesimine hitap ettiğine az sonra değineceğim.
Shakespeare, Globe’daki daha ilk sergilediği oyundan itibaren “Biz ve ötekiler,” ayrımını yapmıştı. (O kadar ön görülü olduğunu sanmam ama belki de bu yüzden “Globe” tiyatrosunun anlamı “dünya” demekti!) “Biz Hristiyanlar ve Onlar Müslümanlar!” Ve aslında böylelikle henüz yeni yeni yumurtasından çıkmaya başlayan “İngiliz Milleti’nin de hamurunu karıyordu. Öyle ya, İngilizler deyince öyle on dokuzuncu yüzyılın sömürge imparatorluğu, ya da günümüzde çokça dillendirilen “dünyanın süper güçlerinden biri” lafzı aklınıza gelmesin. O zaman İngiltere, evet, güçlüydü ama henüz tam anlamıyla dünyaya kafa tutacak bir imparatorluk değildi. O dönemde Londra’da okuma yazma bilenlere hâlâ çok büyük insan diye bakılırdı ki gerisini siz düşünün. Peki, diyeceksiniz, Shakespeare’i nasıl okuyorlardı? Efendim Shakespeare’i okuyan biziz, onlar tiyatroda izliyorlardı.
Türk’ün sakalına geri dönecek olursak, Shakespeare Batı’nın, kaybını asırlardır içerlediği ve bir gün elbet geri alınacağını umduğu İstanbul’a gönderme yaparak, aslında imkânsızı başarmaktan bahsediyor ve Türk’ten intikam almanın İngiliz ve Fransızlara nasip olacağını vurguluyor. Prens, kızın gönlünü bu şekilde fethetmeye çalışıyor. Hani bugün, nasıl gençler birbirine, “Seninle aya bile çıkarız!” diyor, Henry de, “Seninle İstanbul’u bile geri alırız!” demekten geri durmuyor. Sakalın ta o günlerde Müslümanlar için bir hakaret malzemesi yapılması da ayrıca enteresan. Günümüze değin bu unsur hiç değişmeden devam edegelmiş. Bakın Batı haber kanallarına ya da Hollywood filmlerine, teröristin sakallısı makbuldür! Hele bir de Orta Doğu aksanı varsa değmeyin keyiflerine!
Peki, sadece sakallı mıdır Shakespeare’in Türk’ü? Hayır, daha “kötü”: Macbeth’i duymayanımız pek azdır. Yine pek azımız bu oyunu görmüş ya da okumuşuzdur ama adını mutlaka duymuşuzdur. Oyun, bir cadı üçlüsünün kendisine bir gün İskoç Kralı olacağını söyledikleri Macbeth adlı bir generalin trajedisidir. Oyunun burada bizi ilgilendiren kısmı ise cadılar.
Cadılardan üçüncüsü, Macbeth’e hazırlayacağı iksirin karışımından bahsederken şunları ister:
“Pul pul ejderha derisi, kurt dişi,
Büyücü mumyaları, karanlıkta gizlice çıkarılmış baldıran kökü,
Köpekbalığının kursağı, tuzlu tuzlu,
Küfürbaz çıfıt ciğeri, keçi safrası,
Sapkın Yahudi’nin ciğeri”
Ve sıkı durun, “Türk burnu”! (Daha burada söylemeye dilimin varmadığı birkaç şey daha sıralıyor ama bu alıntı yeterli olur sanıyorum. Argolar gırla gider Shakespeare’de.)
Türk burnu da nereden çıktı, demeyin. Eminim gözünüzün önüne gelir, Orta Çağ’da yapılmış pek çok Türk Sultanı portresi vardır. Uzun, sivri sakallı, koca sarıklı, yakaları değerli mücevherlerle süslenmiş bir kaftanın içinden çıkan büyük, korkutucu bir yüz... Bu portrenin olmazsa olmazı da uzun, kemerli bir burundur. Çoğu zaman bunu öyle abartmışlardır ki, burun ile yüz arasında karikatüre varan, garip bir orantısızlık bile ortaya çıkar. Nedendir bilinmez, Batılı ırklar, Doğulu insanı hep bu büyük burunla hayal ederler. Burun, sadece Türklerin değil tüm Müslümanların da âdeta alamet-i farikası olmuştur. Irkların anatomileri incelendiğinde bu farklılığın bilimsel bir tarafı var mı bilmiyorum. Batılı, daha doğrusu İskandinav ırklar düz burunlu, sarışın, mavi gözlü, daha çok Arapların başı çektikleri ırklar ise esmer, kara saçlı ve kemer burunlu gibi sunulur hep. Ama ben Shakespeare’in ya da bir başka Avrupalının Türkleri “iğreti ve ürkütücü” resmederken böylesi bir bilimsellikten yola çıktığını sanmıyorum. Onların amacı Türkleri olabildiğince ötekileştirmek, hatta af buyurun, yaratıklaştırmaktır. Türk, sadece inancıyla değil, görüntüsüyle de insanoğlunun Batılı normlarına aykırıdır bu düşünceye göre.
Aksi takdirde, ejderha pulunu, kurt dişini, köpekbalığı kursağını ve cadı mumyasını nasıl olur da Türk burnuyla yan yana koyabilirsiniz ki?! Bu, Türklere hakaret etmenin, kin kusmanın, onlardan nefret etmenin en basit dışa vurumudur. Dikkat edin, iksirin içeriklerinin çoğu ayrı bir tiksinti uyandırıyor. Yani, eğer, Shakespeare burada iksiri ay parçası, güzel kız dudağı ya da ceylan gözü gibi parçalardan oluştursaydı, elbette biz de o zaman Türk burnuna ses çıkarmazdık. Böbürlenir geçerdik. Ama burada durum hiç de öyle değil. (Şu “Yahudi ciğeri” meselesine müsaadenizle daha sonra ayrıca değineceğim.)
Önümüzdeki sayıda Shakespeare’in diğer oyunlarıyla devam edeceğiz...

İz sürenlere...
Yazının başında bahsettiğim hocanın, “İslam tarihteki en eli kanlı dindir” safsatası aslında önce bir başka sözde büyük, kerameti kendinden menkul aydın tarafından yine büyük bir gazetenin manşetinden verilmişti. Daha sonra bu konu tekrar derste açılınca olanlar oldu.
Shakespeare’in Doğu ve Müslümanlar ile olan ilişkisini ele alan ilk araştırmacı elbette ben değilim. Daniel Vitkus, Nabil Matar ve Gerald MacLean geçtiğimiz on yılda bu işe ciddi anlamda eğilmeye başlayan isimlerdir.
Yıllardır bir İngiliz edebiyatçısı olarak Osmanlı tarihi romanları yazmam arasındaki sırrı çözemeyenler için zannederim bu yazı güzel bir anahtar olacaktır.