Makale

İSLAM DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE BİRLEŞTİRİCİLİK TECRÜBESİ

İSLAM DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE BİRLEŞTİRİCİLİK TECRÜBESİ
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ | Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Hz. Peygamber ve sonrası

Hz. Peygamber (s.a.s.) hayattayken sorunlar ona iletilir, o da bu sorunları çözer ve toplum içinde birliği ve bütünlüğü yok edecek, tefrikaya meydan verecek bir olgu ve olayın varlığına müsaade etmezdi. Sözgelimi fitne çıkarmak için bir mescit yapmayı dahi göze almış olan münafıkların planlarından ilahî destek ile haberdar olunmuş ve bir fitne merkezi olarak inşa edilen mescit, mescid-i dırar (zararlı mescit) olarak isimlendirilmiş ve derhal yıkılmıştır.
İşte bu şekilde peygamberî birleştiricilik altında bir araya gelen ilk Müslümanlar, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) irtihali ile bir dağılma ve kriz dönemi yaşamıştır. Bu dönem Hz. Ebu Bekr’in ve Hz. Ömer’in dirayetli yönetimleri ile çok fazla toplumsal ve düşünsel hasara yol açmadan atlatılmıştır. Ancak bu iki halifenin ardından meydana gelen gerilimler, anlaşmazlıklar, ihtilaflar sonucu dağılma hâli yaşanmış, Cemel ve Sıffin savaşları ile bu dağılma, çatışmalara dönüşmüştür. Raşit halifelerden sonra kurulan Emeviler’in ve Abbasilerin dini ve ahlakı değil, hâkimiyet ve serveti önceleyen yaklaşımları, devletin kurumsal yapısını da işlemez hâle getirmiş ve devlet içinde siyasi hiziplerin ve otonom yapıların boy göstermesine yol açmıştır. Bu şekil idare biçimi ile İslam dünyası, bir daha bir araya gelemeyecek derece köklü ayrışmalara ve ayrılıklara maruz kalmış, kurulan irili ufaklı sultanlıklarla dağınıklığın kurumsallaşması gerçekleşmiştir. Birleştiriciliğin merkezini ve otoritesini temsil eden halifelik gerçek anlamından uzaklaşmış ve sadece sembolik görüntü arz eder olmuştur. Müslümanların bir yönetim altında bir arada yaşama imkân ve ihtimali vakıa olarak ortadan kalkmıştır. Bundan sonraki çabalar vicdanlarda yani İslam kardeşliği noktasında birlik ve bütünlüğün sağlanması yönünde olmuştur. Sömürge döneminde gündeme gelen ittihad-ı İslam yani İslam birliği çabaları bu arayışın somut bir örneğini teşkil eder. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) arkasında bile bu zihni arayışın olduğunu söylemek mümkündür. Bugün devletleri tek bir otorite altında toplamak mümkün ve gerçekçi değildir, ancak dünya Müslümanlarının zihinsel anlamda Allah’ın çizdiği ve peygamberin gösterdiği tevhit ilkesi önünde, toplumsal anlamda ise İslam cemaati olma anlayış ve gayesi etrafında buluşması ve birleşmesi mümkün ve gereklidir.

Birleştirici aktörler: Âlimler

İslam toplumunda meydana gelen söz konusu dağılmayı önleyecek çare ilk dönemlerde aranmış ve bu yolda atılan adımlar bütün Müslümanları ve İslam coğrafyasının tamamını kapsayamasa bile, belli ölçüde başarılı olmuştur. Çünkü ilahî mesajı getiren ve tebliğ eden Hz. Peygamber (s.a.s.) ve onun ilk şahitleri olan sahabesi ile İslam’ın ilk yükünü çeken tabiin ve tebe-i tabiin ile yeniden ve güçlü bir irtibat kurmak, dinî açıdan tutarlı, toplumsal açıdan ise hemen karşılık bulabilecek bir hamledir. Anılan irtibatı kuracak olan sözün gücünü elinde bulunduran âlimlerdir. Onlar sahip oldukları ilim ve irfan ile toplumda vicdani bakımdan birleştirici çözüm arayışını sürdüren, aynı zamanda idari mekanizmada ve toplumsal gelişmelerdeki olumsuzlukları denetleme ve eleştiriye tabi tutma görevini yerine getiren, getirmesi gereken insanlardır. Bu yüzden “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Tirmizi, Kitâbü’l-ilim, 19.) Aynı zamanda “Âlimler, Allah’ın kendilerine halkı emanet ettiği kimselerdir ve onlar ümmetin kollayıcıları ve şâhitleridir.” (Aclunî, Keşfu’l-Hafâ, Beyrut 1405/1985, II, 84.)

Tarihten bir örnek

İlk nesil âlimlerinin bu birleştirici çabalarına en güzel örnek Makdisi el-Beşşari’nin (ö. 380/990) naklettiği şu olaydır:
Tabiinden Amr b. Mürre’ye (ö. 116/734) bir şahıs gelir ve bir konuda danışmak istediğini söyler. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:
- Ben birçok grubun içine girdim. Girişim Kur’an ile oldu, çıkışım da Kur’an ile oldu. Sonunda eli boş vaziyette ortada kaldım.
- Allah için, sen bana danışmak için mi geldin?
- Bir olan Allah’a yemin olsun ki, evet ben sana danışmak için geldim.
- Onların Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği ve Allah’tan getirdiğinin hak olduğunda ihtilaf ettiklerini gördün mü?
- Hayır.
- Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğunda ihtilaf ettiklerini gördün mü?
- Hayır.
- Allah’ın dininin İslam olduğunda ihtilaf ettiklerini gördün mü?
- Hayır.
- Kâbe’nin kıble olmasında ihtilaf ettiklerini gördün mü?
- Hayır.
- Namazın beş vakit olmasında ihtilaf ettiklerini gördün mü?
- Hayır.
- Ramazan ayında oruç tutulmasında ihtilaflarını gördün mü?
- Hayır.
- Allah’ın evine Kâbe’ye hac edilmesinde ihtilaf ettiklerini gördün mü?
- Hayır.
- Zekât hakkında ihtilaf ettiklerini gördün mü?
- Hayır.
Amr b. Mürre böyle birkaç soru daha sorduktan sonra şu ayeti okudu: “O Allah ki, sana Kitab’ı indirdi. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdendir –ki bunlar kitabın esasını teşkil ederler- diğerleri de müteşabih ayetlerdir.” (Âl-i İmran, 3/7.)
- Muhkemin ne olduğunu biliyor musun?
- Hayır.
- Muhkem ümmetin üzerinde birleştikleridir, müteşabih ise ihtilaf ettikleridir. Niyetini muhkem yönünde tut. Müteşabih ayetlere yönelmekten ve dalmaktan sakın!
Bunun üzerine soru soran “Senin elinle doğruya ileten Allah’a hamt olsun. Allah’a yemin olsun ki, ben senin huzurundan güzel bir ruh hâliyle ayrılıyorum.
Amr b. Mürre sözünü şöyle tamamladı: Size gereken ilk emre tabi olmanızdır. Bu noktada Makdisi devreye girer ve ilk emrin, öncekilerin yani ilk nesillerin üzerinde birleştikleri şey olduğunu belirtir. Akabinde Makdisi şöyle bir duada bulunur: Bu hikâyeyi düşünen, sevad-ı azam olan dört mezhepten (Hanefi, Maliki, Şafii ve ehlihadis) birine tutunan, Müslümanları ayrılığa düşürecek şeylerden dilini tutan ve dinde aşırılığa gitmeyen kişiye Allah rahmet etsin.” (Makdisî, Ahsenü’t-tekâsîm s. 315-317.) Burada altı çizilen sevad-ı azam yani büyük kitle tam da ehlisünnete denk düşmektedir.

Ehlisünnetin anlam çerçevesi

Sünnet, Peygamberimiz’in Kur’an’ı açıklaması ve hayatın akışı içinde onu uygulamasıdır. Dolayısıyla sünnet, Kur’an’dan bağımsız değildir. Bu anlamda Kur’an da sünnetten bağımsız düşünülemez. Bu takdirde sünnetin anlam çerçevesi, Kur’an ve Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onaylamalarının tamamını içine alacak bir genişlikte çizilebilir. “Sünnet taraftarları” veya “sünneti takip edenler” manasına gelen, ‘ehlisünnet’ kavramında yer alan ‘sünnet’e yüklenen anlam da budur. Bu tarife göre Hz. Peygamber’in uygulamalarının örnek alınması ve bunun bir model hâline getirilmesi söz konusudur. Sünnetin bu şekildeki tarifini sonraki nesiller, “Hz. Peygamber’in hayat tarzını, düşünce ve davranış modellerini benimsemek, onun uygulamalarına tabi olmak.” şeklinde anlamışlardır.
Sünnetin İslam toplumunda yaygınlık kazanması, ilk üç nesil eliyle gerçekleşmiştir. Nitekim ilk üç nesilden her birinin öğrendiğini hayata geçirmesi ve çevresine bunları telkin etmesi ile sünnet İslam toplumunda yerleşmiştir. Peygamber övgüsüne mazhar olmuş bu üç neslin kendiliklerinden bir sünnet ihdas etmesi de söz konusu edilemez. Çünkü onlar, Hz. Peygamber’e ulaşan bir yol ile onun sünnetini hayata geçirmek veya ihya etmek hususunda samimi bir çaba içerisinde olmuşlardır. Hz. Peygamber’in sünneti demek, onun tarafından İslam’ın uygulaması demektir. Bunu çok iyi kavrayan ilk nesiller, daha baştan bidate karşı müteyakkız olmuşlar ve bidatçılara karşı çok açık ve net tavır almışlardır. Onların bu tavrının, İslam’ın Hz. Peygamber dönemindeki safiyetini ve sıhhatini koruma noktasında ne kadar önemli olduğunu, bidat ve hurafelerin dine ve topluma yönelik bugünkü tehlikesini fark ettiğimizde daha iyi anlıyoruz.
İmam Matüridi’nin ders arkadaşı Hakîm es-Semerkandi’ye göre ehlisünnet, “Nebiler ve rasuller yoludur. Bu yolu takip edenler sahabe ve onlara tabi olan âlimler, müçtehitler, zahitler ve âbitlerdir. Geçmişte olduğu gibi bugün de ehlisünnet, İslam’ın ana yoludur ve Müslümanların en büyük çoğunluğunu oluşturmaktadır. Balkanlar, Anadolu, Arap dünyasının neredeyse tamamı, Afrika, Hint Alt kıtası, Orta Asya, Malay Adaları ile Amerika ve Avrupa gibi dünyanın birçok yerinde yaşayan Müslümanların büyük çoğunluğu ehlisünnet topluluğunu oluşturmaktadır.

Ehlisünnetin birleştiriciliği

İhtilafların sadece fikir düzeyinde kalması bir çeşitlilik ve zenginlik olarak olumlu bir gelişmedir. Ancak bunun kin, nefret ve fitne aracı hâline getirilmesi toplumları parçalayan ve içten çürüten bir zehre dönüşmesi demektir ki, bu tefrikadır. Dün ve bugün İslam toplumunun yegâne problemi fikir düzeyindeki ihtilafların toplumsal, siyasi ve askerî düzeye taşınarak bir zulüm aracı hâline dönüştürülmesidir. Bu iki yolla gerçekleşmektedir: Birincisi her düşünce sahibini tek bir doğru etrafında birleştirme, ikincisi ise bazı düşünceleri zararlı ve tehlikeli sayarak onları yok etmeye çalışmaktır. Her iki yol da güncel deyimle bir toplum mühendisliği çalışmasıdır. Yani fertleri ve toplumları tepeden dizayn etmedir. Bu da toplumda gerilimlere yol açmakta ve insanlar korku ve panik içinde yaşamaya mahkûm edilmektedir. İslam toplumunun bugünkü çıkmazı veya en büyük problemi tam da budur.
Bu takdirde İslam toplumlarının tek çıkış yolu Hz. Peygamber’den başlayıp sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin eliyle devam eden vefakâr âlimler eliyle bugünlere gelen sünnet üzere yaşamaktır. Ehlisünnet ve’l-cemaat işte bu yaşamanın adıdır, en geniş Müslüman ana kitleyi ifade etmektedir. Bu anlamıyla ehlisünnet, Müslümanların en geniş manada toparlayıcı ana bünyesini oluşturmaktadır. Bu yol ve yöntem Müslümanların bir arada, barış ve sükûnet içinde yaşamasının da yegâne teminatıdır.
Ehlisünnet “Müminler kardeştirler.” ilkesi çerçevesinde sadece kendileri gibi düşüneni değil, bazı görüş ayrılıkları dolayısıyla ana kitlenin dışında kalmış Müslümanları da kucaklamış, onlar için de geniş bir ehlikıble şemsiyesi açmıştır. Buna göre Kâbe’yi kıble bilen bütün Müslümanlar İslam çerçevesi içinde, iman şemsiyesi altındadır. Hiçbir Müslüman görüş, düşünce veya tavrı dolayısıyla dışlanamaz. Bunu da “Ehlikıble tekfir olunamaz.” yani Kâbe’yi kıble kabul eden hiçbir Müslüman İslam dışında sayılamaz ilkesi ile tayin ve tespit etmiştir. Mehmet Fevzi’nin getirdiği tarif ise ehlikıbleyi biraz daha netleştirmektedir. Ona göre ehlikıble, Kâbe’nin kıble olduğunu kabul eden kişilere verilen genel addır. Bu tarifini “Yüzünü Mescid-i Haram’a çevir.” (Bakara, 2/144.) ayetine dayandırır. Her ne kadar ehlikıbleden olan bazı kimseler unutma, ihmal veya emre uymama şeklinde namazı terk etmiş olsalar bile, bu hâlleri, onları ehlikıble olmaktan çıkarmaz. (Mehmet Fevzî, Cemâl ale’l-Celâl, s. 11.)
Öte yandan ehlisünnet, bütün insanlığı da kucaklamış, inananları yani Allah’ın emrine ve Hz. Peygamber’in davetine icabet edenlere, ümmet-i icabe şemsiyesi, henüz inanmamış olanlara ise ümmet-i da’ve yani davete hazır topluluk isimlendirmesiyle onlara sürekli bir kurtuluş ipi uzatmıştır. Çünkü inanmış olanlar kurtuluşa ermiştir, inanmamış olanlar ise kurtuluş için davet bekleyenlerdir. Zira Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) tüm insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir.

Tekfirciliğe karşı ehlisünnet

Son olarak bilinmelidir ki, zihniyet dünyamıza pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen ve Müslüman toplumu paramparça eden ilk iç fitne tekfirciliktir. Bugünde bu silah, aşırı gruplarca sıklıkla kullanılmaktadır. Tarihte ilk tekfirci anlayışla ortaya çıkan Hariciler âdeta “Kim Müslüman?” sorusuyla Müslüman toplum içinde kâfir avına çıkmışlardır. Bunların karşısında yer alan büyük kitle bu fitneyi durdurmak için “Kim Müslüman?” sorusuyla şekillenen bir birleştiricilik formülü bulmaya çalışmıştır. Bu formülün adı ehlisünnet ve cemaat idi. Onların amacı “kim kâfir?” sorusuyla dışlanan Müslümanları, yeniden İslam şemsiyesi altında buluşturmaktı. Zamanla görüldü ki, birleştiricilik noktasında önemli işlev gören ehlisünnet çerçevesi yine de bazı Müslümanların dışarıda kalmasına engel olamıyordu. Bunun üzerinde ehlisünnet anlayışını benimsemiş olan büyük kitle, Haricilerin zihniyetinin tam tersini yansıtan “kim kâfir değil?” sorusuyla yeni ve daha geniş bir şemsiye açtı. Bu sorunun cevabı “kıble ehli” olan, Kâbe’yi kıble bilen hiçbir Müslüman asla kâfir sayılamaz, ötekileştirilemez ve dışlanamazdı. Böylece Müslümanlar arasında ihtilaflardan kaynaklanan dışlamalar sonlandırılmaya ve bir arada yaşama kültürü en geniş çerçevede oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış aynı zamanda ehlisünnet olmanın şiarı yani sembolü olmuştur. Bununla ihtilafın değil, tefrikanın önüne geçme çabası güdülmüştür. Çünkü ihtilaf zihinsel ve kültürel bir zenginlik, tefrika ise kültürü içten çürüten, toplumun güven duygusunu yıkan ve bireylerin dürüst yaşama imkânını yok eden bir zehirdi. Bunun panzehiri ihtilafı, bir zenginlik, genişlik ve yeni alanlar açma imkânı olarak görmek ve böylece düşünce farklılıkları ile birlikte herkesin güven ve huzur içinde yaşayacağı bir ortamı oluşturmaktır.