Makale

HZ. PEYGAMBER VE İHTİLAF AHLAKI

HZ. PEYGAMBER VE İHTİLAF AHLAKI
Prof. Dr. Enbiya Yıldırım | Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Bir arada bulunan insanların hiçbir problem olmadan asude bir hayat sürdükleri görülmemiştir. Hz. Âdem’den itibaren başta aile olmak üzere toplumsal birlikteliklerin olduğu her tür yaşam katmanında sorunlar sürekli olmuştur. Zaten ahlak ve hukuk bu yüzden vardır. Kaldı ki kendisini cemiyetten soyutlayarak yalnız yaşamaya çalışanların bile kendileriyle bunalıma düştükleri az rastlanan bir durum değildir. Tüm bunların anlamı insanın sorun üreten bir varlık olduğudur. Ama aynı zamanda insan, kendisinin ürettiği soruna çözüm arayan varlıktır.
İnsanın dünyadaki toplumsal yaşam serüvenine baktığımızda, başta tevhit inancı olmak üzere sosyal hayatı düzenleyen sistemde adaleti bir yana bıraktığı durumlarda Allah Teala insanlığa rehber olması için peygamberler göndermiştir. Kur’an bu bağlamda önceki peygamberleri ve onların uğraşlarını özetleyerek bizlere sunar. Bu bir anlamda insanlık tarihinin kısa bir özetidir. Hz. Peygamber’in gönderildiği döneme bakıldığında da, zamanlama olarak mükemmel bir dönemin seçildiğini görebilmekteyiz. Bir peygamber beklentisi kendiliğinden oluşmuş ve insanlığın yeni rehbere olan ihtiyacı netleşmiş ve Allah son elçisini göndermiştir. Hz. Peygamber’in elçi olarak gönderildiği dönem dünya ölçeğinde düşünüldüğünde, peygambere olan ihtiyaç ilahî hikmetin büyüklüğünü anlamamızı kolaylaştırır.
Hz. Peygamber’in davetine baktığımızda, önceki peygamberlerde olduğu gibi, tevhit inancını öncelediğini görüyoruz. Bunun yanında Kur’an’ın rehberliğinde bireyin görevlerini genel hatlarıyla ikiye ayırdığını tespit ediyoruz. Allah’a karşı sorumluluklar ve insanların birbirlerine karşı görevleri. Kutlu elçinin konuşmalarında birincisi kadar ikincisi de önemli bir yer tutmaktadır. Bunun anlamı kulluğun bu ikisi ile kemale ereceğidir.
Allah Rasulü insanlar arası ilişkileri düzenlerken hak ve adalet kavramlarını esas almış, insanları arası ilişkileri güven esaslı inşa etmeye gayret etmiştir. Yalan konuşmaktan sakındırması, dedikoduyu kötülemesi, başkasının malını gasp etmeyi çok fena bir eylem olarak nitelemesi bu çabanın yansımalarıdır.
Bununla birlikte, insan sorun üreten bir varlık olduğuna göre, Hz. Peygamber’in toplumunda da çeşitli sorunlar her zaman yaşanmıştır. Zaten güzel ahlaka ve adalete davet eden ayetler ile hadisler bazı sorunların olduğunun da göstergesidir. Çünkü ne Allah ve ne de onun son elçisi toplumsal karşılığı olmayan veya olmayacak problemleri dile getirmemişlerdir.
Rasulüllah’ın toplumsal ilişkileri düzenlerken, yaşanan problemleri çözerken, ortaya çıkması muhtemel meselelere dikkat çekip uyarıda bulunurken takip ettiği bazı yöntemler dikkatimizi çekmektedir. Bunlar ana hatlarıyla şunlardır:
Allah’ın her şeyi görüp bildiği
Gerek Kur’an’ın ve gerekse Hz. Peygamber’in insanlara kazandırmaya ve gönüllerine yerleştirmeye çalıştığı inanç esaslarının başında, Allah’ın her şeyi görüp bildiği gelir. Bunu yaparken, kul ile Allah arasındaki ilişkinin bütünüyle korku esaslı değil sevgi-endişe karışımı bir hâlde olmasını hedefler. Özümsenerek kalbe yerleşen bu inanç, insanın kendi başına kaldığında bile nefsini frenlemesini ve başkalarına yanlış yapmaktan geri durmasını sağlar. Bazı insanların yaptıkları birtakım yanlış işleri durumdan habersiz olan Rasulüllah’a haber vererek Allah’tan af dilemelerini bu anlamda iyi tahlil etmek gerekir.
Hz. Peygamber’in burada sözünü ettiğimiz hususu, kişiler arası hak hukuk meselelerini çözerken ayrıca hatırlatması çok önemlidir. Esas olanın kalpteki bilgi olduğunu, insanın Allah’ı kandırmasının asla mümkün olmadığını dile getirerek bir anlamda vicdanın hakemliğini öne çıkarması dikkat çekicidir. Kendisine gelen iki hasıma, kalplerde olanı Allah’ın bildiğini, kendisinin anlatılana göre karar verdiğini söylemesi bunun bir tezahürüdür. (Buhari, 2680.) Hz. Peygamber’in sürekli uygulayarak gösterdiği, öğrettiği ve hatırlattığı vicdani duyarlılık, günümüzde özellikle genç kuşaklara kazandırmamız gereken temel değerlerin başında gelmektedir. Çünkü kalbe inmeyen ve görünürde kalan dindarlığın Allah katında bir değeri olmadığını hem ayetler hem hadisler ortaya koymakta, akıllar da bunu tasdik etmektedir.
Doğrudan müdahale
Hz. Peygamber’in gerek Medine ve gerekse Medine yakınındaki toplumsal olaylara ve tartışmalara bizzat kendisinin müdahale ettiğini görmekteyiz. Bu, onun toplumun en önündeki kimse olmasının bir sonucu olduğu kadar mutlak saygınlığı ve her hâlükârda adaleti gözetecek olmasının da bir sonucuydu. Nitekim bir gün öğle namazına doğru Amr bin Avf Oğulları mahallesinde baş gösteren problemi çözüp tarafların arasını sulh etmek işini bizzat kendisi üstlenmiştir. (Buhari, 805.) Bu durum esasında, sözüne ve vereceği hükme razı olunan adaletli insanların arabuluculuğunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Nitekim günümüzde de özellikle aşiretler arası problemler ile akraba içi sorunlarda bu yöntem uygulanmaktadır. Bölgede saygınlığı olan insanlar, imamlar, kanaat önderleri toplumsal barışa katkı noktasında önemli bir hizmet görmektedirler.
Yapılacak işlerde istişareye önem vermek ve ortaya çıkan sonucun gereğini yapmak
Hz. Peygamber’in farklı görüşlerin ortaya atıldığı konularda ashabını dinlemeye son derece önem vermesi ve istişare sonucunda oluşan ağırlıklı görüşe katılması örnek alınması gereken bir usuldür. Örneğin Uhut Savaşı öncesinde özellikle genç sahabilerin isteği düşmanla Medine dışında karşılaşmaktı. Hz. Peygamber farklı düşünmesine rağmen yoğun isteği olumlu karşılamış ve savaş şehir dışında gerçekleşmiştir. Burada güzel olan husus, kazanılamayan savaş sonrasında Hz. Peygamber’in savaşı şehir dışında isteyenleri suçlamamış olmasıdır. Çünkü karar ortaklaşa alınmıştır.
Benzer tavrı Bedir Savaşı öncesinde görmekteyiz. Askerlerin konaklayacağı yer hususunda farklı düşünceye sahip olan Hubab b. Munzir, ordunun konaklaması için seçilen yerin vahiy kaynaklı olup olmadığını sormuş, Hz. Peygamber de kendi fikri olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Hubab, böylesi mevzilenmenin savaşı uzatacağını ve daha fazla insanın şehit olmasına sebep olacağını belirtmiştir. Bu uyarı üzerine Hz. Peygamber hemen arkadaşlarıyla istişare yaparak ordugâhı kuyuların arka tarafına kurdurmuştu. Allah Rasulü’nün, kendisinin peygamber ve devlet başkanı olduğunu söyleyerek Hubab’ı küçük görerek azarlamaması bilakis kulak verip dinlemesi ve sonrasında da gereğini yapması, bizler için ibretlikler içeren olağanüstü bir hadisedir. Bu tavır Hz. Peygamber’i ulaşılamaz bir insan olmaktan da çıkarıyor, herkesin kendi birikimine ve tecrübesine göre kanaatini araz etmesine imkân sağlıyordu.

Farklı karakterlerdeki insanlarla çalışabilmek, onlarla kardeş olabilmek

Hz. Peygamber’in farklılıklara tahammülü ve değişik karakterleri olan insanlarla birlikte çalışabilmesi, günümüz Müslümanlarının en çok örnek almaları gereken hususlardandır. Dört halifeyi yan yana koyduğumuzda, mizaçlarının ne kadar farklı olduğunu görürüz. Ancak bu durum Allah Rasulü’nün onları en yakın arkadaşları yapmasına engel olmamıştır. Çünkü gaye bir olduktan sonra insanlar yeri geldiği zaman kendilerini frenlemesini bilmişlerdir. Düşüncelerini her zaman rahat bir şekilde dile getirebilmeleri ve saygı sınırlarını aşmadan Hz. Peygamberle meseleleri tartışabilmeleri biz Müslümanlar için çok şey ifade etmektedir. Şunu söylemek hakikatin tescili olacaktır: Dünya işlerinin düzenlenmesinde Hz. Peygamber arkadaşlarının görüşlerini mutlaka önemsemiştir. Hudeybiye anlaşmasında olduğu gibi, Hz. Ömer misali bazı insanlar onun yaklaşımına katılmadıklarını açıkça beyan etmişler ancak Allah Rasulü diğer arkadaşlarının da tasvibiyle farklı bir yol benimsemiştir. Nitekim daha sonraları Hz. Ömer kendi tutumunun yanlışlığını anlayacaktır.

Farklılıklara anlayışla bakabilmek

Mükemmel bir öğretmen olan Hz. Peygamber’in farklılıklara yaklaşımı hususundaki tavrı bizim hayat rehberimiz olabilirse, o zaman gerçek anlamda onu kendimize önder edindiğimizden söz edebiliriz: Hz. Peygamber Hendek Savaşı’nın hemen ardından Benu Kureyza’nın fethi emrini verdi. Ashabına ikindi namazını bile kılmadan orayı fethetmelerini söyledi. Onun emrini bir kısmı, fethi bir an önce gerçekleştirin anlamında yorumladı ve namazı bulundukları yerde kıldılar. Diğerleri de namazları Benu Kureyza’da kılın olarak anladı ve de öyle yaptılar. Döndüklerinde Hz. Peygamber her iki grubun yaptığını da onayladı.
Bu olay gerek ayetlerin ve gerekse hadislerin anlaşılmasında İslam bilginlerinin farklı yorumlamalarının ne kadar tabii olduğunu bizlere göstermektedir. Asıl olanın İslam’a gönülden bağlılık olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle Allah Teala’nın şu ayeti hayat rehberimiz olmalıdır: “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmran, 3/103.)
Günümüzdeki bir kısım Müslümanların en büyük problemlerinden birisi burada ortaya çıkmaktadır. Kendilerini ve yaklaşımlarını İslam’ın merkezine koyarak dinin tek temsilcisi gibi davranmalarıdır. Bu durum farklı yaklaşımlara tahammülsüzlüğü getirmekte ve ardından da çatışmalar söz konusu olmaktadır. Oysa yoruma dayalı bakış açıları hakikatin kendisi değildir. İnsan elbette kendi kabul ettiğini doğru bilip ona göre bir yaşam düzenleyecektir. Hatta kendi kabulünü başkasına anlatıp onu ikna etmeye çalışacaktır. Ancak sınır burada bitmelidir. Dolayısıyla farklılıklar içinde karşımızdakine anlayış göstererek yaşamak durumundayız. Bu anlayış müsamaha ve tahammül etmek olmamalıdır. Çünkü bu ikisinde insanın kendisini yüksek bir yere konumlandırması, diğerini alt seviyede görmesi hâli vardır.
Sözün özü, karşımızdakine anlayışla bakabilmeyi hayata bakış tarzı olarak benimsemek durumundayız. Bu Müslümanların kendi içlerinde takınmaları gereken tavır olduğu kadar gayrimüslimlere karşı da sergilenmesi gereken tutumdur. Unutmamak gerekir ki, biz sadece tebliğle mükellefiz. Zaten bunu hakkıyla yerine getirebilsek büyük aşama kaydederiz. Bu nedenle rabbimizin şu buyruğu bize rehber olmalıdır: “Kur’an’ı, önce gelen kitabı tasdik ederek ve ona şahit olarak gerçekle sana indirdik. Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet; gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların heveslerine uyma! Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir; o hâlde iyiliklere koşuşun, hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir.” (Maide, 5/48.)