Makale

Travmalarımız, Din ve Biz

Travmalarımız, Din ve Biz

Prof. Dr. Ali KÖSE | Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı

Ciddi bir hastalığa yakalandığımızda, psikolojik problemler yaşadığımızda, yoklukla sınandığımızda, bir felaketle karşılaştığımızda, bir yakınımızı kaybettiğimizde dine yöneliriz. Aslında yöneldiğimiz şey, kendimizizdir. Çünkü kendimizi sorgularız böyle durumlarda. Kendimizi dinleriz. Hayatımızı, artılarımızı, eksilerimizi, kısacası insanlığımızı yoklarız sessiz bir dehlizden geçerek. Ve o dehlizin sonu dine varıp dayanır. Çünkü “kader nedir?” diye başlarız sorgulamamıza. “Ben niye varım, nereden geldim, nereye gidiyorum?” soruları yoklar durur zihnimizi. En tatmin edici cevaplar da dinden gelir. “İnsan için, yaşanacak bir kaderinin olduğuna inanmaktan daha rahatlatıcı bir duygu olamaz.” İsyanlarımızı dindirecek, hayatın cilvelerini kabullendirecek dinden daha iyi bir psikoloğumuz yoktur. “Neden ben, neden benim başıma geldi bu?” sorusuna anlamlı bir cevap ararız hep. Oraya gideriz, buraya gideriz, ama son durağımız hep dindir.

1975 yılında Wimbledon’ı kazanan Amerikalı zenci tenisçi Arthur Ashe’in hikâyesi, bu konuda en güzel örneklerdendir. Kan nakli sırasında kaptığı virüs yüzünden ölümcül bir hastalığa yakalanır kahramanımız. Haber kısa sürede tüm dünyaya yayılır. Hayranları kalem kâğıda sarılıp mektup yazarlar kendisine. “Neden sen?” diye başlar bir hayranı. “Dünyada 5 milyar insan var, neden seni buldu bu hastalık. Allah onca insan arasından neden seni seçti ki?” diye devam eder. Bu isyankâr hayran hiç beklemediği bir cevap alır ölüm döşeğindeki tenisçiden: “Dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 50 bini yarışmalara katılır. 50’si Wimbledon’a yükselir, 2’si finale kalır ve 1’i kazanır. Ben Wimbledon’ı kazandığımda, şampiyonluk kupasını kaldırdığımda ‘Neden ben?’ diye sormadım Allah’a. Şimdi hastane köşesinde sancı çekerken ‘Neden ben?’ diye nasıl sorarım?”

İnsanoğlu için travmaların en büyüğü ölümdür. Ölüm söz konusu olunca da ilk akla gelen yine dindir. “Ölüme çare bulunmadıkça din yok olmaz”. Kaderimizin son durağı olan, bunun için de hep barışık olmamız gereken bir olgudur ölüm. Mevlana bizi ölümle en doruk noktada barıştırır. “Şeb-i Arus” der kendi ölüm gününe. “Düğün gecesi”dir ölüm onun için. Yar bildiği Allah’ına kavuşacaktır o gün. Sema ayininde semazenlerin giydiği tennure adı verilen uzun beyaz giysi kefeni; yelek mezarı; sikke adını alan külah ise mezar taşını temsil eder. Hangi felsefe, hangi düşünce, hangi anlayış insanı ölümle bu kadar anlamlı şekilde barıştırabilir ki? Hayat ancak ölümle barışık olanlar için anlam kazanır. Ebedî mutluluğu ancak o insanlar yakalayabilir. Geçen yıllarda Zincirlikuyu Mezarlığı’nın girişindeki “Her nefis ölümü tadacaktır.” yazısını silelim diyenler olmuştu.

Ölümü hatırlamak değil midir insanı insan yapan, onu kötülüklerden alıkoyan, yanlış davranışlarından pişmanlık duymaya sevk eden? Son nefese kadar, kesin olarak kazanılmış, ya da kaybedilmiş hiçbir şey yoktur bu âlemde. Atalarımız ne güzel nakşetmişler bu prensibi kültürümüze… “Son nefeste iman” diye dua etmişler hep. “Ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin!” demişler.

Yakınını kaybeden bir insan düşününüz. O kimse mümin ise ne yapar? Ölen kimsenin ruhunun yaşamaya devam ettiğine, kendisinden dua beklediğine inanır. Dua eder, ruhuna Fatiha okur, mezarına gider. Ölen kişi ile kendisi arasında manevi irtibatın devam ettiğine inanır. Öteki dünya ile bağ kurma hissi, insanı rahatlatan en güzel psikoterapidir. Ama kişi mümin değilse, kendisini boşluğa atılmış bir varlık gibi hisseder. Bu da insanoğluna ağır gelen bir yüktür. “Yirminci yüzyılın o büyük icatlarından, endüstri devriminin nimetlerinden hangisi, bir yakınını kaybetmiş insanı teselli edebilir ki?”

Bu soruya ancak din cevap verebilir. Neden ve niçin sorusuna karşılık verecek bir başka anlam sistemi yoktur yeryüzünde. Yaratılış gayemizi, nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi söyler din. Varlığı anlamlandırır ve insanlara iman duygusu verir. Materyalist düşüncenin kaybettiği nokta, işte tam da burasıdır. Çünkü varoluşu yokluk üzerinden açıklamaktadır.

Hayat bir akıştır ve bu akışta birbiriyle aynı olan iki nokta yoktur. “Hayır bildiklerimizde şer, şer bildiklerimizde hayır vardır.” Rahman suresinin 29. Ayetinde, “Allah her an bir yaratış içindedir.” buyurulur. Hayatımız küçük bir âlemdir. İnişli çıkışlı bir yoldayızdır bu âlemde. Sevap da bizim için günah da. Melek de bizim için, şeytan da. Hayat da bizim için, ölüm de… Önemli olan yolun nasıl bittiğidir; yoldan çıkmalarımızdan pişmanlık duyabilmektir yolun kalan kısmında.

1960’larda Amerika’yı titreten ve ırk ayırımcılığına karşı bayrak açan zenci Müslüman Malcolm X, 6 yıllık bir hapis hayatında tanışmıştır İslam’la. 21 yaşında hırsızlık ve uyuşturucu tacirliğinden düştüğü hapishane kütüphanesinde okumadık kitap bırakmamıştır. Hapisten sonra, bir zamanlar “dümen” öğrendiği Harlem sokaklarının mürşidi olmuştur. 1964 yılında hacca gitmiş ve oradan Amerika’daki zenci arkadaşlarına yazdığı mektupta şu sözlere yer vermiştir:

“Amerika’nın İslam’ı tanıması lazım. Çünkü İslam, toplumdan ırk problemini kaldıran bir din. Burada, her renkten her ırktan insanla aynı tastan yemek yedim, aynı bardaktan su içtim, aynı hasırda yattım. Gözleri mavilerin mavisi, saçları sarıların sarısı, derileri beyazların beyazı Müslüman kardeşlerimle aynı Allah’a dua ettim.”

Malcolm X’in “hayatımın unutamadığım anlarından birisi” dediği bir olay vardır ki, onun yaşadığı değişimin büyüklüğünü anlatır: Konferans vermek üzere bir üniversiteye davet edilir. Konferansa başlamadan önce bulunduğu salondan şöyle bir dışarıyı seyredecek olur. Pencereye yaklaşır. Bir de ne görsün? Tam karşıda yıllar önce hırsızlık yapmak üzere girdiği apartman dairesi ona bakmaktadır. Başından kaynar sular dökülür. Ama kendisini hemen toparlar. Çünkü tüm dünyanın tanıdığı bir özgürlük savaşçısıdır o. Çünkü Amerika’da bir isyan başlatabilecek ya da bastırabilecek tek zencidir o.

Gökyüzü, yeryüzü ve okyanuslar, insanoğlunu kötülüğü ve azgınlığı dolayısıyla Allah’a şikâyet etmişler. Gökyüzü: “Üzerlerine düşüp onları ezmeme müsaade et” diye yalvarmış. Yeryüzü: “Onları yutayım” diye yakarmış. Okyanuslar: “Üzerlerine akıp boğayım” demiş. Buna karşılık âlemlerin Rabbi şöyle buyurmuş: “Eğer insanı yaratan siz olsaydınız onu affederdiniz”. Yüce Allah, “ruhuna üfledim” dediği kulları için böyle düşünüyor. Varoluşunu anlamlandırmak isteyen insanoğlu için, yaratıcısının kendisini sevdiğini hissetmekten daha güzel bir psikoterapi olur mu?

Müslümanların en fazla tekrar ettiği sözcük olan besmele-i şerifte yer alan Allah’ın rahim sıfatı bize yaratıcının bir “rahmet kaynağı” olduğunu hatırlatır. Efendimiz “Allah’ın rahmetinin gazabını aştığını” söyler.

Yine Mevlana’yı hatırlayalım... Mevlana denilince hemen hatırımıza gelen iki kavram vardır: Umut ve aşk. “Gel, ne olursan ol, yine gel… Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değil.” der Mevlana. Tabii ki yârinden, yani Rabbinden tek bir şey isteyerek, “Bana aşkını ver.” diyerek.

Ne mutlu bu aşkı bulanlara… Her türlü problemi, her türlü sıkıntıyı aştıran şeydir O…

Son söz rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun dizelerinden:

Burası Dünya,

Ne çok kıymetlendirdik,

Oysa bir tarla idi,

Ekip biçip gidecektik…