Makale

Çocukları Küçük Kurşunla Öldürürler Değil mi Anne?

Çocukları Küçük Kurşunla Öldürürler Değil mi Anne?

İbrahim ATEŞ

Çocuk! En günahsız olduğun anda yalvardım ben seni yoktan var edene... Kokunu içime çekemedim ben hiç. O minnacık ellerine dokunamadım ve gözlerinin masumiyetine bakamadım ben senin. Belki dermansız bu sesim sana ulaşmıyordu, lakin benim ruhumu parçalayarak semaya doğru yol alıyordu.
Çocuk! Benim yakarışım kendi günahkâr gönlümün masumane bir duasıydı sadece. Senden uzak bir diyarda, sana hasret duyan bir özlemdi. Çok küçüktün sen henüz, minnacık yüreğinle dünyaları kucaklayacak ve gülücüklerinle merhamet kıvılcımları saçacaktın merhametten yoksun nice yüreklere. Lakin sisli bir sabahın seher vaktinde kopardılar seni hayattan. Ruhun, göklerin derinliklerine doğru kanatlanırken, insana derin bir hüzün yaşatıyordu henüz solmamış bedenin. Denizin serin suları ıslatsa ve üşütse de bedenini, sahilin sana mezar olan kumsallarına uzanmış o masumane varlığın, kor ateş olup düşüyordu merhameti ve şefkati çoktan unutmuş bizlerin yüreğine. Biliyor musun çocuk! Halep’i kuşatan Ebrehe’nin ordusu, o gün seni de bizden koparıyordu…
...
Bu kaçış nereyeydi çocuk. Hani haykıran sen değil miydin bizlerin nasır bağlamış sinelerine. “Büyüdüğümde kurtarmaya geleceğim” seni Halep diyerek kadim bir diyardan, sokaklarında oynamaya doyamadığın Halep’ten bu gidiş nereyeydi. Yoksa çoktan ümidini yitirmiş miydin sen? Medeniyet, demokrasi, insan hakları (!) getireceğini ifade edenler vaatlerinden mi dönmüşlerdi yoksa. Sevdiğini görmezden gelen dünyaya ve onun insanlığına inat mıdır söylediklerin senin. “Büyüdüğümde kurtarmaya geleceğim” seni Halep. Bekle beni...
Halep, sen benim en çok kanayan yaramsın. Sen benim terk edişimsin. Her şeyi. Vatanımı, namusumu, tarihe kadim bir ilmek atmış taş işlemeli sokaklarımı, minarelerimi, ondan yükselen ezan-ı Muhammedi seslerini, bayrağımı, en kötüsü de vicdanımı.
Ah yüreğim, duygularım, ifade edemeyip haykıramadıklarım. Bazen kadere, bazen de cesaretsizliğime sığındıklarım. Ruhumda yakamadığım kandillerden ziyade, zalimlerin zulmüne ağıtlar yakışım. Çilem, ıstırabım, mazluma kanat olamayışım. Zalime dur diyemeyişim. Beni yakan, yüreğime kor ateşleri salan, varlığımı kül eden Halep. Saramadım seni ben, tıpkı yüreğimi sarmayı da beceremediğim gibi.
Halep, kanla mı suladılar tozlu sokaklarını senin? Daha anne dahi diyememiş masumlarının ahı ve feryadı mı kapladı arş-ı alayı? Göğün engin derinliği mi sardı seni? Acılarını o mu dindirdi? Sen, benim ağlayışımsın Halep. Gözlerimden akıtamadığım yaşımsın. Sen benim senden ziyade varlığıma olan küskünlüğümsün. Hesabını soramadığım en kanlı esaretimsin ruhumda. Velhasıl Halep, sadece sen değil, seninle birlikte insanlığımız da ölüyor bizim ve bende ölüyorum şimdi senin için…
Halep, senle ‘Gözlerimi kapattım ben, zira bakılacak gibi değil dünya’. Mühürledim ben dilimi, zira haykırışlarımı duyan kimseler yok, tıpkı seni duymadıkları gibi. Ateşlere sardım ben ruhumu, yitirdim umudumu. Biliyor musun Halep, sadece sen değil, seninle birlikte yok olan bir insanlık, bir de yüreğim var benim…
Halep, şimdi en büyük tufanlara tutuldu insanlığımız bizim. Rahman’ın merhameti sarsın seni bizden önce. Zira seni kurtarmaya gelecek yavruların bizi de kurtarsın o mahşer gününde. İbrahim’ce bir teslimiyet kaplasın ruhumuzu, tıpkı senin minnacık yavrularını sardığı gibi. Ve kor ateşlerin sağanak sağanak üzerimize yağdığı bu demde Ebabiller senin için kanat çırpsın yeniden.
Ey Halep, yine sınanıyoruz kardeş ehlinden. Habil’e uzanan eller misali, Halep’in Yusuf’larını kör kuyulara kendi ellerimizle atıyoruz yeniden. Bu hangi ihtirastır ki, mahkûm etmektedir kendi kendimizi. Ve biz Yakup’ça gözyaşı dökemiyoruz belki de.
İçimizi aşkın kor ateşleri kaplasın ey çocuk... Halep’e olan sevdamız, hasretimiz umut deryalarına dönüşsün. Eyüp’çe bir sabır seli kopsun. İnsanlığımıza mezar olan acıların, Musa gibi hakikat denizlerine doğru yol alırken onda boğulsun. Kendi esaretimizin günahlarında boğulmaktan Yunus’un “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke inni küntü minezzâlimîn” (Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden uzak tutarım. Ben gerçekten (nefsine) zulmedenlerden oldum) duası kurtuluş kandilimiz olsun.
Kudret-i Rahman daha beşikte konuşmaya başlayan bir bebeğin diliyle seslenmedi mi paslanmış ve özünü kaybetmeye meyletmiş sinelerimize? Ruhlarımız yeni bir dirilişe hazırlanırken, bedenlerimizi uyutur olmadık mı varlık mahbesimizde? Merhametten yoksun kıldığımız bedenlerimizle aslında sadece kendimize zulmetmedik mi? Şimdi, sen ne zaman büyüdün ey çocuk? Sokaklarında koşmak varken Halep’in, baban için, annen için, kardeşlerin için, hasılı insanlığımız için ağıtlar söyleyen mi oldun? Ne zaman büyüdü senin o minnacık bedenin ve kuş kadar yüreğin? Biz sana ağıtlar bile yakamadık ey çocuk, sadece gözyaşı döktük. Senin kadar cesaretli dahi olamadık ve “Ya Rab Sabır, Ya Rab yardım et” bile diyemedik.
Çocuk! Sen ne kadar masumsun ki, günahın ne olduğunu dahi bilmeden şehadet şerbeti içtin. Şimdi günah çukurlarında, ihanet dehlizlerinde, duymamazlık diyarlarında senin adını ananlarla, senin davan bir olur mu? Biliyor musun çocuk, biz onu okumaktan bile acizken, sen kendisine teslim olduğun Rabbinin kelamıyla yaralarını sardın, onunla acılarını dindirdin ve onunla şehadete yürüdün...
Çocuk! Biliyor musun, sen hiç şarkılar, ezgiler söyleyemedin Halep sokaklarında. Memleket türküleri dahi söyleyemedin sen. Darmadağın edilen, bir toz bulutu gibi savrulan diyarına ağıtlar bile yazamadın. Senin varlığına dahi tahammül edemeyenler, sesine nasıl tahammül edebilirlerdi ki! Ve şimdi sen yoksun, arkanda patlatılan, seni paramparça eden ve şehadete götüren bir bombayla. Biliyor musun çocuk! Senin arkandan gözyaşı dökenler, senin gibi minnacık yürekler oldu sadece. Ve senin gibi o günahsız bedenleriyle yalvardılar âlemlerin Rabbine...
Zalimlikte birleşenler, mazluma derman olmakta birleşir mi ki hiç. Kendisiyle baş başa bırakılan, kendi yalnızlığına terkedilen diyar Halep. Kadim bir medeniyetin yerle yeksan edildiği, baktıkça doyulmayan, yaşandıkça solmayan, sonsuz aşkların diyarı Halep. “Ya Rab sen bizi yalnız bırakma” diye sadece sana duaya sarılan dillere katından zaferler nasip et. İnsanlıktan ümidini kesmiş ama senden asla ümidini kesmeyen ve senden vazgeçmeyen, Bedir’de yalnız koymadığın Habibinin ümmetine merhamet et. Vatanı için, namusu için, ezanı için Çanakkale’de öldükçe dirilen Asımın nesli hürmetine yardım et...
...Ve bir çocuk haykırıyordu Halep sokaklarında. Gözpınarlarından yükselen ağıtlar arşıâlâyı titretiyordu Halep semalarında. Sen gittin anne. Aldılar, kopardılar zalimler seni benden. Elimde kalan bana verdiğin ve cennete sakladığım son lokma ekmeğim. Ve ben şimdi onu yutkunmadan soruyorum sana yeniden: ‘Çocukları küçük kurşunla öldürürler değil mi anne?’