Makale

Seküler Hayatın Afilli Kahvehanesinde Bir Dem: Kâni Karaca

Seküler Hayatın Afilli Kahvehanesinde Bir Dem: Kâni Karaca

Firdevs KAPUSIZOĞLU

Türk İslam anlayışının peygamber sevgisinden beslenmiş en güzel ritüelidir mevlit. Seküler dünyanın algılayamadığı, yoz bulduğu ama eski zamanların en naif en bereketli ayinidir. Gerçekleşecek mevlit töreninin gazete ilanıyla duyurulduğu, insanların şevkle mevlit gününü beklediği, Anadolu’nun dört bir yanından âşık gönüllülerin akın ettiği eski zamanlar… Söyleyenin yaktığı, dinleyenin yandığı zamanlardı o zamanlar. Süleyman Çelebi’nin “Susadım gâyet harâretten kati / Sundular bir câm dolusu şerbeti” beyti okunduğu vakit, gülabdandan gül şerbetleri, kâselerden pudralı lokumlar ikram edilirdi. Aşk, irfan ve tefekkürle mayalanan mevlit, dünkü hayatımızda inananların birliğini, beraberliğini sağlamaya muktedirdi. Doğumda dirliği, ölümde birliği anlatırken zamanla koflaştırdığımız bir gelenek olacağını hangimiz tahmin edebilirdi ki…
Balat’ta Afilli Cezve diye bir yerde çaylarımızı yudumlarken düşünüyoruz bunları. Burası İstanbul’un en cümbüşlü semti… Randevu saatini geciktirdiğimiz için biraz mahcubuz. Bizi nasıl karşılayacağını, ona ne soracağımızı, kaç saat konuşacağımızı dahası sözleştiğimiz yere gelip gelmeyeceğini bile merak ediyoruz. Kimden bahsettiğimizi merak ediyorsunuz tabii. Mevlit deyince aklımıza gelen ilk ismin Kâni Karaca’nın oğlu muhterem hocamız Mehmet Ali Karaca’yı bekliyoruz.
Arka arkaya çaylar geliyor. Yanımızdan eski eşyalarla dolu el arabaları geçiyor. Şöyle bir göz atıp yeniden içimize gömülüyoruz. Sokak gürültülü. En iyisi onu yukarıda beklemek. Boş bardaklarla dolu masayı arkamızda bırakıp yukarı kata çıkıyoruz. Duvarlar gök mavisine boyanmış. Duvarlarda eski resimler… Pencereler ahşap… Sanki oğlu değil de Kâni Karaca’yı görecekmişiz gibi bir ürperti hissediyoruz. Az sonra saçlarını atkuyruğu yapmış, fötr şapkalı, gözlüklü bir beyefendi beliriyor merdivenlerde. Aynı anda başımızı çeviriyoruz.
Bu ‘o’ olmalı!
Ayağa kalkıyoruz. Ellerimizi sıkıyor içtenlikle.
Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi anlamaya çalışıyor. Kendisi için getirdiğimiz kitaplarımızı takdim ediyoruz. Yüzü ışıldıyor. Telefonu çalıyor, özür dileyerek açıyor. Bir müddet konuştuktan sonra tekrar aramıza dönüyor. Bizi tanımadığından olsa gerek, vaktinin az olduğundan dem vuruyor. Çok konuşamayacağım demek istiyor. Adını sonradan öğrendiğimiz Despina, dört çay ve beraberinde onun en sevdiği kekten getiriyor.
Buraya sık sık geliyorum derken cebinden metal bir kutu çıkarıyor. Kutudan bir tane karanfili çayına ‘pıt’ diye bırakıveriyor. Biz ise büyülenmiş gibiyiz, sadece izliyoruz. Babasının ince ince işlediği bir oya gibi, zarifçe konuşmaya, babasını anlatmaya başlıyor…
Altı aylık bebekken gözlerindeki çapaklanmayı temizlemek isteyen annesi halk arasında yaygın olan bir kocakarı ilacı hazırlıyor. İlacın içinde tehlikeli maddeler de var. Birkaç saniyeden sonra gözlerinden silinmesi gerekiyor. Fakat aniden gelen bir misafiri karşılamak zorunda kalan annesi dalgınlıkla ilacı silmeyi unutuyor ve ilacın içindeki tehlikeli madde birkaç dakika içinde Kâni Karaca’nın gözlerindeki damarları eritiyor fakat bu kaza tamamen kaybettirmemiş gözlerini.
Adana’da önce Saatçi Ali Efendi himayesinde hıfza başlıyor daha sonra sesinin güzelliği dikkat çekince makam öğrenmesi için Abdi Efendi’ye veriyorlar. 1950’de İstanbul’a geliyor. Destek oluyorlar. Sadettin Kaynak’la tanışıyor. Sadettin Kaynak ona sahip çıkıyor. Kâni Karaca, sonraları Yeraltı Camii imamı hafız Ali Üsküdarlı ile de tanış oluyor. Fakat bu iki şöhretli isim Kâni Karaca’yı paylaşmak istemiyor olsa gerek ki bir türlü yıldızları barışmıyor. Kâni Karaca ikisini de incitmeden talebelik etmeye devam ediyor.
Sadettin Kaynak talebesini mayalayan ilk hocasını hep hayırla yâd ediyor ve kendisinin göç vakti yakınlaşınca Kâni’yi Sadettin Heper’e emanet ediyor. Altı yüz makam bilen bu iki üstat, kendilerini de aşan bu coşkun denizi titizlikle yetiştiriyorlar. Altmışlarda Malezya’daki yarışmada Kurra hafızlarının içinde birinci gelerek altın madalya alıyor. Sonra Suudi Arabistan Kralı kendisini ülkelerine davet ediyor. Hatta o zamanlar bu durum, Arap ülkeleri nasıl olur da Türkiye’den bir hafız çağırır diye sansasyonel bir olay oluyor... Ama ondan sonra Arabistan’ın hafızları periyodik olarak Beyazıt’taki Hafızlar Cemiyeti’ne geliyorlar Kâni Karaca’yı ziyarete.
Burada karanfilli çay tazeleniyor. Biraz nefesleniyor hocamız. Dışarının gürültüsü ilk o zaman dokunuyor kulağımıza. Bir korna sesi yırtıveriyor sessizliğin zarını. Artık saatine bakmadığını fark ediyoruz. Demek, yapılacak işleri çoktan rafa kaldırdı. Pür dikkat dinlemeye devam ediyoruz:
“Kâni Karaca sadece Birleşik Devletler’de oldukça fazla sayıda insanın Müslüman olmasını sağlamıştır. Bunu nasıl başardı diye soracaksınız. Mevlevi ayini icra etmeye gidiyorlar. İlk 1960’ta başlıyorlar. Ondan sonra vefat edene kadar her yıl gidiyorlar. Yani 44 yıl… Oradaki Müslüman Mevlevi grupların da davetiyle bütün eyaletleri dolaşıyorlar. 2000 yılında babamın sesi üzerine bir üniversitede deney yapılıyor. Amerikan müzikologlar asrın sesi ilan ediyorlar kendisini. Dünyada dijital sese en yakın insan sesi... İkinci sırada kimin olduğunu hatırlayamıyorum ama üçüncü sırada da Michael Jackson vardı.
İnsanlara sadece diriyken değil vefat ettikten sonra da tesiri büyük oldu. Arjantinli bir neyzen var 2007’de İspanya’da Dünya Neyzenler Birliği’nde bir konuşma yaptı. Beni de aramışlardı ama ben gidemedim. Ney üflemesini ben Kâni Karaca’dan öğrendim der. O sıralar babam sağ değildi ama o üst üste rüyasında babamı görmüş.
Kurra hafızlığında birçok birinciliği vardı. Onun gibi de okuyan yoktu zaten. Bir sureyi kaç farklı makamdan okurdu. Kur’an-ı Kerim’i kim şuradan devam et dese oradan devam edebilirdi. Bütün ömrü onunla geçti. Mevlevi ayinlerinde de öyle.
Bu başarılara rağmen babam borç içinde öldü. En son birkaç tane öğrencisi Avustralya’ya götürmek istedi. 2003 yılıydı, hastaydı. Borçlarımız sebebiyle kabul etti. Alacağı parayla birkaç yere olan borcumuzu kapatacaktı. Orada çok garip bir durum olmuş. Aynı gün, opera binasında İspanyol tenor Carrera’nın da konseri varmış. Konsolosluk binasına babamın posteri asılmış. Opera binasına onun posteri asılmış. Düşünebiliyor musunuz; biri papyonlu, smokinli diğeri Mevlevi sikkeli! Millet de merak edip babamınkine gelmiş. Hatta Carrera kendi konserini iptal edip babamı dinlemeye gelmiş! Bu konserden sonra verdikleri parayı söylesem gülersiniz… Ama o, tüm bu sıkıntılara rağmen sitem etmezdi.
Çileli bir hayatı oldu babamın ama o çok neşeliydi. Yani yanında olsanız hiç karamsar olamazdınız… Onda farklı bir şey olduğunu anlardınız. O çok sosyaldi. Ben öyle değildim. Ben bütün bu olumsuzları gördükten sonra pek bağlantı kuramam insanlarla. O yüzden beni kibirli bulurlar. Bu kibir değil. Eskiden çok sinirliydim şimdi çok sakinim.
Düşünün babam vefat etmiş, Birkaç ay sonra babamı Mevlit’e davet ediyorlar devlet kademesinden! Çok tepki göstermiştim…
Her neyse üzücü şeyler anlatıyorum hep size. Güzel şeylerden konuşalım biraz da. Babamın özel zevklerini merak ediyorsunuz madem, elektronik aletlere düşkün olduğunu söyleyeyim size. 1970’li yıllardı. Almanya Başbakanı, Telefunken’in video çalarını hediye etmişti. O zamanlar Uzay Yolu dizisi vardı. Biz takip ederdik. Babam Amerika’ya gidecekti, ben de diziyi videoya çekecektim gelince seyretmesi için. Gitmeden kurmaya çalışıyorum. Nereye takılacağını da bilmiyorum. Kablolara bakıyorum bir tanesinin yerini bulamadım. Babam dokundu, buraya takacaksın dedi ve alet çalışmaya başladı!
2002’de Japonya’ya gittiklerinde Japon Başbakanı, konsolosluktan babamın elektronik şeylere meraklı olduğunu öğrenmiş herhalde. Sony firmasının kendisine hediye ettiği kredi kartı gibi görünen bir radyoyu babama hediye etmiş. Biz onu vefatından bir yıl kadar önce kaybettik sandık. Çok üzülmüştü babam. Vefatından sonra Habertürk babamla ilgili bir program yapmak istedi. Ben de oraya babamın birkaç eşyasının olduğu bir kutuyla gitmiştim. Kutunun içinden kaybettiğimizi sandığımız radyo çıkıverince çok sevindim.
Sonra eskiden, arkası yarın şeklinde piyesler olurdu Trt’de... Siz bilmezsiniz. Onları izlemeyi severdi. Kur’an-ı Kerim, klasik müzik onun dünyasıydı… Fıkra hafızası çok iyiydi. Binlerce fıkra biliyordu. Gece yarısı bile uyandırsanız, konuya uygun çok güzel fıkralar anlatırdı size. Çok neşeliydi babam. Annem de kitap okumayı çok severdi. Bize kitap okuma alışkanlığını o kazandırdı. Annemle babam görücü usulü ile evlenmişler ama birbirleri için çok iyi bir seçim olmuş.
Babam sevgisini izhar etmekten çekinmezdi. Coşkundu. Biz bir gün Alaattin Yavaşça’nın yanına gittik. O zaman Haseki Hastanesi’nin başhekimiydi. Odasına bir çıktık ki odasından bağırma sesleri geliyor. Alaattin Hoca bütün doktorları toplamış, bir sebepten ötürü onlara kızıyor. Ben kapıyı şöyle bir araladım, ooo baba burada harp var dedim. Yaa bırak oğlum, ne savaşı aç kapıyı dedi. Bir girdik, Alaattin Yavaşça kim o gelen diye dönünce babamı görür görmez ooooo dedi sarmaş dolaş oldular. Doktorlar tıpış tıpış kaçtılar, kurtardılar kendilerini. Ben de kapıyı tutuyorum, doktorlara buyurun bu taraftan diye…”
Çocukluğunun muzip bakışlarını hâlâ saklıyordu Mehmet Ali Karaca… Müziği matematikle besleyen ince zekâsı, insanlardan yediği darbelerin yılgınlığına kattığı vakarı, bakışlarını gölgeleyen sıkıntıların gerisindeki muzip neşesi babasının mührü değil de neydi… Bize biraz da kendisini anlatmasını istedik.
Musikinin koynunda doğan bir çocuğun müziğe bigâne kalması düşünülemezdi ama yine de sorduk armoniye olan ilgisini.
“Sekiz yaşında mandolinle başladım. Dokuz yaşında bütün müzik aletlerini çalıyordum. On yaşında Devlet Senfoni Orkestrası’na girdim. Klasik Batı Müziği ile ilgileniyordum sonra o zamanların meşhur bir müzik dergisinde, ‘Türkiye’ye yeni bir dâhi geliyor’ diye hakkımda yazılan haberi görünce bıraktım. Ürküttü beni. Reklamı sevmezdik. Biz insanların insanlara verdiği unvanlardan hoşlanmayız. Daha sonra matematikle ilgilendim. Dokuz yaşında Cem Karaca’ya Barış Manço’ya akort verdim gitarla. Cem Karaca babamı çok severdi, gizli sufiydi kendisi. 2500 akort çıkardım matematik sayesinde. Daha üstünde de çıkarılamaz, perde yetmiyor. Cem Karaca onu İspanya’ya götürüp oradan bir ödül getirmişti.”
Bu hikâye bizi Tanburi Cemil ve oğlu Mesut Cemil’e götürmüştü. Aynı şeyi yaşayıp yaşamadıklarını sorduğumuzda aldığımız cevap bizi gülümsetti.
“Babam hiç şart koşmadı. O zaman Serdar Öztürk’ün yanına götürdü beni... Serdar Öztürk, İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuar müdürüydü. O hala sağ, seksen küsur yaşında. Adını hatırlayamadığım bir dergide de röportajımız çıkmıştı. Orada da Cem Karacayla ilgili bir hatıram var.”
Vakit epey ilerledi. Masaya oturduğumuzda yüzlerimizde belirmesinden çekindiğimiz tedirginliğin yerini tatlı bir rehavet almıştı. Bu sohbet sabaha kadar sürse tadına doyulmazdı ama vakit de epey ilerlemişti. Son olarak evde icra edilen meşkleri nasıl hatırladığını sorduk. Yine muzipçe gülümsedi.
“Alaattin Yavaşça, Niyazi Sayın, Amir Ateş, Cevdet Çağla, İnci Çayırlı, pek çok isim doldururdu evi.
Fatih’te evimizin salonunda gece yarılarına kadar meşk yaparlardı. Sadettin Heper sertti. En ufak bir hatada yeni baştan alırdı. Babamın talimi hemen biterdi, evde dolaşırdı diğerlerini beklerken. Artık gına gelirdi bana. Oyuncak yok bir şey yok. İsa Yusuf Alptekin üst katımızda kiracıydı. Doğu Türkistan’ın sürgün edilmiş başkanı. O bana maketler yaptırırdı. Onları saklamış sonra, hoşuna gitmiş. Dört beş yaşındaydım. Onun da iki oğlu vardı. Biri vefat etti. Diğeriyle Sultanahmet’te Türkistan yemekleri yapan bir lokantada buluşurduk. Anlayacağınız daha anlatacak çok şey var, ramazanda bu sohbeti tekrarlayalım çocuklar.”
Bize bir ramazan akşamını bahşedişini hak etmek için ne yapmıştık bilmiyoruz ama Afilli Cezve’den çıktığımızda birimizin diğerine söylediği sözdü, “Baki kalan bir hoş sada imiş…”