Makale

MÜSLÜMANLARIN EN BÜYÜK SORUNU: MODERN CAHİLİYE

MÜSLÜMANLARIN EN BÜYÜK SORUNU: MODERN CAHİLİYE

Prof. Dr. Muammer ERBAŞ | Balıkesir Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı

"Yoksa Cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Gerçeği kesin olarak bilip kabul eden kimseler için Allah’tan daha güzel hüküm sahibi kim olabilir?" (Maide, 5/50.)

“Cahiliye” özelde İslam öncesinde Arapların, genelde her milletin bütün yanlışlarıyla birlikte kendi dinî düşünce, örf ve âdetlerini topyekûn kutsayarak bunun dışında her türlü gerçeğe ve değere kulak tıkayıp sırt çevirmesini, bunun da ötesinde onlara karşı savaş açmasını ifade eder.

Kur’an-ı Kerim’de “atalar dini” olarak adlandırılan bu husus, başta Hz. Muhammed (s.a.s.) olmak üzere bütün peygamberlerin davet süreçleri boyunca en fazla mücadele ettikleri ve üstesinden gelmekte en çok zorlandıkları husustur: “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ denilince, ‘Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız’ derler; ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru olmayan kimseler idiyseler?” (Bakara, 2/170.)

Bu noktada Hz. Peygamber (s.a.s.), Cahiliye taassubunun en üst düzeyde görüldüğü bir bölge ve millete gönderilmiştir. Onun risalet süreci, bu uğurda İslami değerler adına verdiği insanüstü mücadeleyle geçmiştir. Ve o, hayatını bu konuda biz ümmetine Veda Hutbesi’nde verdiği şu nihai tavsiyelerle tamamlamıştır:

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan sakınmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız ondan en çok sakınanınızdır…”

Bununla birlikte Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte pek çok Cahiliye âdet ve alışkanlığı tekrar nüksetmiş ve günümüze değin etki ve gücünü artırarak devam edegelmiştir. Bugün itibarıyla İslam âlemi, çok ciddi bir kriz dönemi yaşamakta, âdeta bir ölüm kalım savaşı vermektedir. Görünürde siyasi, askerî, ekonomik, vb. dâhili ve harici pek çok sebep ve gerekçe ileri sürülmekteyse de, bizce meselenin özünde yatan temel sorun, İslam âlemine Kur’an ve sünnete ait ilahî prensip ve değerler yerine Cahiliye’ye ait kabile asabiyetinin farklı görünümlerde hâkim olmasıdır.

Elbette köprünün altından çok su akmıştır ve söz konusu Cahiliye anlayışı, farklı dönem ve bölgelerde mutasyona uğrayarak değişik birtakım görünüm ve şekiller almıştır. Bununla birlikte Arap yarımadasında kabile asabiyeti belli aile ve kabileler eliyle hâlâ ilk günkü hâl ve görünümünü muhafaza etmektedir. Bir kimsenin kendi milletini sevmesi, onun millî değerlerini benimseyip yaşatması en doğal hakkı ve İslam’ın da bir gereğidir. Fakat burada söz konusu olan husus, bir Müslümanın bütün İslami değerleri bir yana bırakarak sırf kendi ırkından değil diye diğerine kem gözle bakıp ondan nefret etmesi, üzerine yürüyüp onu öldürmeye ve yok etmeye çalışmasıdır: “Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa, 4/93.)

Kabile asabiyetinin Müslüman ülkelerde yerel çapta ortaya çıkan tezahürü bölgecilik ve hemşehriciliktir. İnsanlar, kendi doğdukları veya anne babalarının geldikleri yerlere ilgi duyup oralarda yaşamaya ve oraları geliştirmeye gayret edecekleri yerde, yaşamayı tercih ettikleri büyük şehirlerde bir tür hemşehri veya bölge dayanışması geliştirmek suretiyle buraların mevcut imkânlarını kendilerine ve yakınlarına daha fazla aktarma gayretine düşmekte, bu konuda helal-haram, hak-hukuk, adalet-liyakat, kul hakkı vb. bütün İslami değerleri bir kenara atabilmektedirler. Bu tür bir asabiyetin doğal sonucu “altta kalanın canı çıksın” anlayışıdır ki, İslam’ın temel gönderiliş gayesi bu ilkel cahiliye anlayışını ortadan kaldırmaktır: “Ey İnananlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır.” (Nisa, 4/135.)

Bir diğer Cahiliye anlayışı, tarihî süreç içinde kemikleşerek âdeta bir kangren hâline gelen Şiilik ve Sünnilik çatışmasıdır. Mesele bir kimsenin Hz. Ali’ye, diğerinin Hz. Ebubekir veya Hz. Ömer’e uyması değildir. Zira her biri ayrı bir yıldız olan bu zatlar bütün Müslümanları tek tek Kur’an ve sünnetin yoluna ulaştırmaya kadirdir. Fakat sorun, biri adına diğerine küfrederek mezhepçiliği din hâline getirip ümmeti bir daha bir araya gelemeyecek şekilde bölüp parçalamaktır: “Allah ve Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 8/46.)

İslam âlemine hâlâ hâkim olan bir diğer Cahiliye anlayışı, beşeri ideolojilerdir. Oculuk, buculuk, şuculuk şeklinde tezahür eden bu asabiyet türleri, binlerce, milyonlarca Müslümanı zaman içinde kendi öz dinine, tarihine ve milletine tamamen yabancı hâle getirmiştir. Kurtuluşu kendi öz değerlerinde değil de, başka yerlerde arayan bu zavallı zümreler, ülkelerini zihniyet ve yaşam tarzı olarak yabancılara peşkeş çekmenin adeta yarışı içine girmiş, Batı’ya mı, yoksa Doğu’ya mı yaranalım kavgası içinde kardeşi kardeşe düşman etmiş, Müslümanı Müslümana kırdırmışlardır: “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat, 49/10.)

Müslüman ülkeler bağlamında günümüzde karşımıza çıkan bir diğer Cahiliye türü, particilik, sendikacılık, dernekçilik vb. sosyal yapılardır. Esasen bunlar, gelişmiş ülkelerde farklı alanlara yönelik hizmet faaliyetlerini yürüten ve kendi alanlarında birbirleriyle yarışan önemli ve gerekli çağdaş kurumlardır. Bununla birlikte bu tür kurumlar, ehil olmayan ellerde kısa sürede tamamen ideolojik bir yapıya dönüşerek ülkeye hizmet aracı olmaktan çıkabilmekte ve âdeta milleti bölüp parçalama ve birbirine düşürme aracına dönüşebilmektedir. Bu durumda vatandaşlar, ürettikleri ve hak ettikleri hizmete göre değil de, ya ideolojisine veya arkasındaki maddi güce göre muamele görmektedir: “Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedir. Şimdi sen onları bir zamana kadar gaflet ve sapıklıkları ile başbaşa bırak!” (Müminun, 23/53, 54.)

Müslüman toplumlar bünyesinde son dönemlerde ön plana çıkan bir diğer asabiyet türü, cemaatçilik ve tarikatçılıktır. Başlangıçta belli bir âlim; onun görüş ve eserleri aracılığıyla tamamen İslam’a hizmet gayesiyle ortaya çıkan bu hareketlerden bazıları, maalesef tarihî süreç içinde ehil olmayan ellere geçmesi sebebiyle yozlaşmış ve âdeta din içinde ayrı bir dine dönüşmüşlerdir. Şöyle ki belli bir aşamadan sonra bunlara müntesip olan kraldan çok kralcı kimseler, kendi liderlerini âdeta bir peygamber, onun eserlerini kutsal kitap, taraftarlarını da sahabe gibi görmüşler, bunun neticesi olarak da cemaat ve tarikatları adına yaptıkları her şeyi mübah saymışlardır. Buna karşın bu kesimler, bilhassa kendileriyle ihtilafa düştükleri diğer Müslümanları bütünüyle batıla düşen fasıklar olarak nitelemişler, dolayısıyla onlara verdikleri her türlü eziyet ve zararı caiz, hatta vacip görür hâle gelmişlerdir: “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın…” (Âl-i İmran, 3/103.)

Bütün bu anlayış ve oluşumları Cahiliye’deki kabile asabiyetine benzer, hatta aynı kılan husus, onların helal-haram, hak-hukuk, adalet-liyakat, kul hakkı vb. İslami değerleri bütünüyle bir tarafa bırakarak kendi görüş ve taraftarlarını tamamen hatasız görüp kutsamaları, buna dayalı olarak da her türlü menfaati kuralsız bir şekilde kendilerine mal ederken diğer kimselere her türlü haksızlık ve eziyeti reva görmeleridir. Bizce bu tür anlayışların İslam’la uzaktan yakından hiçbir ilgisi ve alakası yoktur, velev ki İslam adına yapılsalar bile. Bilakis İslam için en büyük tehdit işte bu modern görünümlü ilkel asabiyet anlayışlarıdır. Müslümanların bir an önce onları içten içe kemirip birbirine düşman eden bu tür hastalıklardan kurtularak İslami değerlere yeniden kavuşması zorunludur. Gelin bunun için hep birlikte cesur bir şekilde el ele ve yürek yüreğe çalışıp gayret edelim: “Allah katında din, şüphesiz İslam’dır.” (Âl-i İmran, 3/19.)