Makale

Çolak Salih

KÜLTÜR-SANAT-EDEBİYAT

Çolak Salih

“Küçük Ağa”nın Çolak Salih’ini anlamlı kılan Milli Mücadele şartlarıdır. Onun sonu gelmez iç hesaplaşmalarının temelinde yatan neden, yine Milli Mücadele gerçeğiyle izah edilebilir.

Ali AYGÜN

ENGELLİLİK tüm toplumlarda mevcut olan ancak farklı şekillerde adlandırılan, algılanan ve tanımlanan bir olgudur. Toplum içerisinde yüksek oranda yer alan engellilerin yirminci yüzyıl edebiyatının baskın türü olan romanlarda aynı düzeyde temsil edilmediklerini söylemek mümkündür. Türk romanı açısından konu ele alındığında, modernleşmenin halkla bağlantısını sağlayan ve etkili araçlarından biri olan romanlarda engelliler çok varlık bulamayan özneler olarak “sahnenin dışında” kalanlar arasında yer alırlar. Yüzyılın başlarında savaşlardan yeni çıkmış, gazi ve hasta olan bireylerin yoğun olduğu bir dönemde yazarlar, gerçek yaşamdaki bu bireyleri ve hayatlarını anlatmayı tercih etmeyip daha çok “normal” karakterlerin yer aldığı kurgusal romanlar yazmayı tercih ederler. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise toplumsal gerçekliği savunan yazarlar tarafından engelli karakterlerin kahraman olarak seçilmeye başlandığı görülür.
Millî Mücadele Dönemi’ni konu olarak ele alan romanlar içinde; roman tekniği, dil, entrik unsurlar, olayların gerçekçi boyutlarda yansıtılması, kişi ve çevre tasvirleri, olay kurgusu vb. özellikleri ile Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa” adlı romanının, roman hayatımızda ayrı bir önemi ve değeri bulunmaktadır.
“Küçük Ağa” romanına egemen olan bakış açısı, romanın başkişisi Çolak Salih’in savaşta kaybedilen kolu üzerine yapılan şu yorumla başarılı bir şekilde verilir:
“…Tren puflaya puflaya kuzeye doğru uzayan ve sonu gelmeyeceğe benzeyen yoluna koyulmuştu. Salih yavaş yavaş eriyen ve bir defa daha göremeyecek olduğu bu yüzlere öyle kımıldamadan bakarken o büyük, o yürekler paralayıcı bozgun için dikilmiş bir heykelden başka bir şeye benzemiyordu.
El sallamak, güle güle diye bağırmak isterdi. Bahtınız açık olsun demek isterdi. Fakat el sallayamazdı, bir eli bütün koluyla birlikte Kütülammare’de, bir kum tepesinde kalmıştı, öbür eli de pis, sefil fakat kocaman torbasını tutuyordu.” (Tarık Buğra, Küçük Ağa, İletişim Yayınları, İstanbul 2015, s. 13.)
“Küçük Ağa”nın Çolak Salih’ini anlamlı kılan Millî Mücadele şartlarıdır. Onun sonu gelmez iç hesaplaşmalarının temelinde yatan neden, yine Millî Mücadele gerçeğiyle izah edilebilir. O, yazar tarafından mecburiyetten çok, gerekli olduğu için çizilmiştir. Yazar, onunla toplumsal sorunları irdeleme fırsatı yakalar.
Ana çizgileriyle olay
Mondros Mütarekesi ile I. Dünya Savaşı biter. Türk milletinin eli kolu bağlanır. Devletin merkezi İstanbul başta olmak üzere, Türk vatanı bölge bölge yabancı devlet askerleri tarafından işgal edilir. Ülkeyi yöneten insanlar, bir çıkış çaresi bulamaz. Millet; tedirgin, karamsar ve ümitsizdir. I. Dünya Savaşı’nda çeşitli cephelerde vuruşmuş gaziler, birer birer ana evine dönerler.
1919 yılının Akşehir’i Ana-dolu’dan bir kesittir. Anadolu’nun diğer köy ve kasabalarında olduğu gibi Akşehir’de de bir beklenti vardır. Her ev; cepheden dönecek evladını, kocasını, babasını, kardeşini, yeğenini, nişanlısını bekler. Akşehir, savaşı kaybetmenin derin sessizliğini yaşar. Bu sessizliği bozan gâvur mahallesindeki Yorgo’nun, Minas’ın meyhanelerinden gelen sevinç naralarıyla karışan müzik sesleridir.
Büyük savaştan sonra Akşehir’e ilk gelenlerden biri de Salih’tir. Salih, Arabistan çöllerinde sağ kolunu kaybeder. Ayrıca, yüzünün sağ tarafı da, savaşta aldığı şarapnellerle yok gibidir. O, üzgündür. Keşke, Akşehir’e bu şekilde gelmeseydim, diye düşünür. Çolak Salih’i ilk karşılayanlar biri çocukluk arkadaşı Niko’dur. Ama Niko, eski Niko değildir. Eskiden, Niko gibi Rum ve Ermeniler, “Osmanlı” olmaktan gurur duyardı. Şimdilerde ise o, “Rum” olmanın gurur ve heyecanı içindedir. Niko’nun Salih’i karşılamasındaki amacı, ondan üstün olduğunu belgelemektir. Çünkü yıllar öncesinde Salih, hep Niko’dan üstün olmuştu. Şimdi, ise Niko, Salih’ten üstünlüğünü gösterecek, böylece ondan intikamını alacaktır.
Niko, Salih’e yeni elbise, yeni ayakkabı alır. Onu, babasının meyhanesine götürür; beraberce içerler, eğlenirler. Bu eğlenceler sonraki günlerde de devam eder. Salih, bu durumdan çok memnun değildir; içinde bilemediği bir sıkıntı vardır. Çözmeye çalışır, ama gücü yetmez. Bu hâlini gören Türk arkadaşları, komşuları ise ondan nefret eder. Hatta annesi bile Salih’e tahammül edemez; o da eski Salih’ini arar. Özellikle bölgenin önde gelenlerinden yetmiş yaşındaki Ali Emmi’nin şu sözlerinde toplumun Salih’e tepkisi somutlaştırılır:
“…Utan len Hafız’ın oğlu utan. Koca Memalik-i Osmaniye senden beter oldu, bin beter oldu. Kıçı kırık İtalyan askeri gelmiş ta Akşehir’e dayanmış da Hafız’ın oğlu kolundan budundan konuşur. Haram olsun o gaza sana diyecem emme dilim varmaz. Utan, utan…” (age. s. 41-42.)
Salih; bir gün sessizce gittiği Rum meyhanesinde Rumların toplantı yaptığını görür, onların konuşmalarını dinler. Papazın başkanlığında toplanan Rumlar, Anadolu’da kurulmasını istedikleri Rum Pontus Devleti’yle ilgili senaryolar çizer. Konuşmaların en ateşli taraftarı da Niko’dur. Salih, beyninden vurulmuş gibidir. Ne yaptığını, ne yapacağını bilemez. Kendinden utanır. Sonunda karar verir. Tek koluyla da olsa o da bir Kuva-yı Millîyeci olacak ve diğer düşmanlarla olduğu gibi Niko gibileriyle de savaşacaktır. Silah talimleri yapar. Usta bir atıcı olur ve Kuva-yı Millîyecilerin arasına katılır.
Salih, çölde bıraktığı kolu ile Türkiye’nin ta kendisidir
Çolak Salih, Türk romanında benzerine rastlayamadığımız fevkalade bir tiptir. Çolak Salih, insan ruhunun bütün uçurumlarını içinde taşıyan, son derece canlı bir kahramandır. “Seçme”nin, karar vermenin acısını duymuş, bütün bir milletin yeni bir devletle yeniden doğuşunun sancısını çekmiştir. Çolak Salih’in tek kollu bir savaşçı olarak ortaya çıkışı, bu yeniden doğuşun kutsiyetini taşımaktadır.
Çolak Salih’in trajedisi, psikolojik sebeplere dayanmaktadır. Salih’in trajedisi çok daha derindir. Onun tereddüdü romanla birlikte başlamaktadır. Trenden inip evine doğru giderken “Gitsem mi, gitmesem mi?” diye düşünür. Çünkü Akşehir’den Arabistan’a giden Salih ile Akşehir’e gelen Salih birbirinden çok farklıdır. “Salih, çölde bıraktığı kolu ile Türkiye’nin ta kendisidir.” Salih’in kolu ile devletin kolu aynı şeydir. Salih’in trajedisi bu çaptadır. Kocaman bir devlet darmadağın olmuşsa Salih’in yarım vücudu gitmiş, bunun hiçbir önemi yoktur.
Eserin başında, Akşehir istasyonuna kırık dökük bir trenle, Arabistan cephesinden kopmuş kolu, yarım kulağı ve parçalanmış yüzüyle dönmektedir Salih. Demirci Salih olarak gittiği gazadan Çolak Salih olarak dönmektedir. Eserin sonunda ise Salih, âdeta kolunu kazanmış biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Salih’in kaybettiği benlik duygusu, bir ihanetin ateşinde yeniden parlamaktadır. Tek kol, yarım kulak, parçalanmış bir yüz de olsa kendi köklerini seçebilecek idrak henüz ölmemiştir. Beden parçalansa da akıl işlemektedir. Çolak Salih, artık canlanan, büyüyen ve zafere koşan Türk milletidir.
Küçük Ağa, bir diriliş romanıdır. Bir devletin küllerinden yeni bir devletin doğuşu sırasında ortaya çıkan karışıklıklar nedeniyle yitirilen bilinç neticesinde oluşan kaotik ortam, bir milletin kolektif ruhunu harekete geçirmiştir. Böylece kurtuluşa, “Kurtuluş Savaşı”nı vererek ulaşan Türk milletinin, oldukça zor günlerde geçirdiği ruhi büyüme sürecini Çolak Salih’in şahsında görmekteyiz.