Makale

Öteki Yakanın Çocukları

SÖZÜN YANKISI

Öteki Yakanın Çocukları

Selma ÖZEŞER

ONLAR öte yakanın çocukları, tecrittekiler… İçine şeytan kaçanlar! Odalara kapatılıp cezalandırılanlar. Eski çağlarda sırf bu sebepten yakılanlar.
Değersiz görülüp horlanış, bu toplumsal öteleyiş ailede başlıyor belki.
Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Böyle diyerek kapatıyoruz bu meselenin üstünü.
Remz etmek / örtmek / saklamak / korumak
Her biri başka bir durumla müsemma sözcükler.
Sayılardan, rakamlardan, istatistiklerden söz etmeden, ayet ve hadislere yaslanmadan, gereklilik kipinden medet ummadan yazmak, meseleye bu açıdan dokunmak ve tam da özünden yakalayıp anlatabilmeyi isterim.
Mümkün müdür?
Belki!
İçime dönüp baktım. Ben bu kangren olmuş meselenin neresindeydim.
Nerede durmam gerekirken nerede duruyordum. Çocukluğunu engelliler arasında geçiren engelli olmaya ramak kalmışken annesinin yoğun çabasıyla şimdi sağlam sayılan ben. Çocuk felci illetinden son anda kurtulmasına rağmen, o hastalığın izlerini sol yarısında taşıyan ben.
Şükür diyerek anımsadığım o zor yıllar. Çocukların alayları ve annemin hiç bitmeyen sabrı ve bana aşıladığı özgüven.
Öyle netameli bir çağda yaşıyoruz ki, her gün çocuklara, hayvanlara, engellilere ve kendinden zayıf gördüğüne eziyet çektiren insanların arasında ses çıkarmadan yaşayıp gidiyoruz. Haber kanallarında, gazetelerde bu gibi haberleri işitsek bile etkilenmiyoruz artık, âdeta duyarsızlaştık.
Her Müslüman faydalı olmak zorunda değil miydi?
Hâlbuki bizde: “Esir yaratmayan bir tanrıya iman vardır.’’
Ve iki cihanın güneşi Peygamberimizi, Yüce Allah: Güzel ahlak üzerine yaratmamış mıydı?
Hâlbuki hepimiz buna iman etmiştik.
Ama unuttuk.
Dinin ne?
‘’Dinim İslam.’’
Küçükken bu soruyu sorduklarında hemen hiç tereddütsüz “dinim İslam” cevabını verirdik.
Özlüyorum o günleri, günahsız zamanlarımı ve tertemiz inancımı. Şimdi sorgulanacak ne çok yanlışımız, eksiğimiz ve ihmalimiz var. Çözüm üretilmişse sorunun kaynağına inmiyoruz. Açıp okumuyoruz. Dinimizi kulaktan dolma öğrendiğimiz yetmiyormuş gibi basit meselelerle uğraşmaktan işin özüne inemiyor, “insanca yaşamak” her yaratılanın hakkı düsturuna da riayet etmiyoruz.
Bize yapılmasını istemediğimizi çok kolayca başkalarına yapıyor, yapılana seyirci kalıyor, kılımızı kıpırdatmıyoruz. Kapımızı örtünce bütün sorunlar dışarda kalıyor. Biz evimizde rahat döşeklerimizde mışıl mışılken; aç komşumuzu, sokakta yaşayanları; engelinden dolayı bir işi, hatta yiyecek ekmeği olmayanları aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz.
Geçen yıl çalıştığım okul bir kız lisesiydi. Okul ve şahsım adına bir ilki yaşadık. Çeşitli seviyelerde dört duyma engelli öğrencimiz oldu. İkisi cihazla duyuyor ve konuşabiliyordu. Onlarla normal bir şekilde eğitim-öğretimi sürdürdük. Onlar engellerini engel olarak görmediler, azimleri sayesinde pek çok öğrencimizden daha başarılı oldular. İki öğrencimiz ise cihazla çok zor duyuyor ancak anlaşılır bir şekilde konuşamıyorlardı. Destek programlarıyla bir nebze iletişim kurabildim onlarla ancak benim ve diğer öğretmen arkadaşların formasyonu işitme engelli öğrenciler için yeterli değildi. Çocukların vakit geç olmadan İşitme Engelliler okuluna gitmesi gerekiyordu. Bunu psikolojik danışmanımız aracılığıyla velilerle paylaşmak istedik ancak bir sonuca ulaşamadık. Çocuklarının, özellikle kız oldukları için, adlarının “sakat’’a çıkmaması için “o okula’’ gönderilmesini istemediklerini belirttiler.
Anladık ki; beyinlerdeki engeli kaldırmadan, bedensel engelin üstesinden gelmek imkânsız.
Spastik oğlu olan bir arkadaşıma: Nasıl üstesinden geliyorsun, her seferinde hoş davranış içinde olmayı, dediğimde.
“Bir engelli çocuğa yardım edebilmek için önce engelli annesi/babası olduğunu kabulleneceksin. Bu da o kadar kolay olmuyor. Psikolojik ağır bir süreçten geçiyoruz.” demişti.
Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil, demiş Konfüçyüs asırlar önce. O demiş demesine de, peki biz âdemoğlu havvakızı çekilmiş miyiz yoldan?
Elbette hayır! O yoldan, çekilebilmemiz için yasal zorunlukların olması lazım. Biz böyleyiz.
Hayatımızın her alanında engelleyen biri olarak varlığımızı sürdürürken empati denilen meziyetin farkında bile olmuyoruz çoğu kez.
Engellilik söz konusu olduğunda ne kadar empati yapmaya çalışsak da ne yazık ki bu kanayan yaraya çözüm üretemiyoruz.
Herhangi bir engeli olan insanlara ya görmezden gelerek duyarsızlığın en doruk noktasından yaklaşıyoruz ki; pek yaklaşmak olmuyor bu, ya da yapmacıklı acıma ile karışık gereksiz bir merhamet gösteriyoruz bir çuval inciri mahvediyoruz. Yardım edelim derken her iki yoldan da engellilerin hayatını zorlaştırıyoruz.
Yeni yasalarla engellilere iş imkânı sağlanmış hatta zorunluluklar getirilmiş olsa bile, engelli insanlara atıl görevler verilerek ayak altından bir köşeye çekilmeleri isteniyor. Maaşları veriliyor lakin üretebilme, faydalı olabilme en önemlisi işe yarabilme hakları ellerinden bilinçsizce alınıyor.
“Eğitim şart” bıktıracak kadar çok kullanılan bir söz öbeği olsa da haklılığını maalesef hiç kaybetmiyor.
Cahil insan belki bir nebze affedilebilirse de üniversite mezunu ihtisaslaşmış insanlar bile işlerini yaparken cehaletin başka bir penceresinden arzıendam ediyor.
“Yoooo bakınız orada durun! Ben bir ömür okul projesi çizdim, vasıtamla binlerce öğrenci aydınlandı.” diyen mimarlarımız mühendislerimiz olacaktır kuşkusuz.
Kuzum sizin yaptığınız okulun engelli girişi ve çıkışı yok. Bu okulları engelliler okumasın diye mi inşa ediyorsunuz. Nerede asansör nerede tekerlekli sandalye iniş çıkışı. Tuvaletler bile onların kullanımına uygun değil. Mahremiyetleri çok kez ihlâl ediliyor diye düşünüyorum. Yeni binalarda göstermelik olarak yapılmış engelli tuvaletlerine bir bakın, temizlik alet ve edevatından iş yapılamaz durumda.
Çok uzağa gitmeye gerek yok apartmanlarımız, sokaklarımız, yaya kaldırımlarımız da onların hayatlarını rahatça sürdürmelerine uygun değil.
Bütün bunlar bu yaranın en bilindik yanı elbette ki. Peki, bilinmeyen yanları neler? Engelleri kalplerden ve beyinlerden yok etmek için ne yapabiliriz? Onları rehabilite etmek, azami derecede işgüçlerinden yararlanmak, bir başına hayatını sürdürebilir şekilde yaşam inşa etmek için, kısacası, hayata kazandırmak için neler yapabiliriz.
Hep yetkililerden bir şeyler beklemek yerine, sade vatandaş olarak üstümüze düşen sorumluluğu yerine getirdiğimizde; hem biz, hem toplumu oluşturan diğer bireyler yeteri kadar mutlu olacak.
Bu meselenin şahsi boyutunda ise ahlaki ve vicdani boyutta çözüme kavuşması için kendi içimizden bir değişikliğe gitmemiz, yenilenmemiz gerekmekte.
Düşünün!
Yaratılışımızdaki gayeyi tefekkür etmek için bir pencere önü elimizde kahve. Gülümseyivermek ve şükretmek yüce yaratana, hem nasıl…
Kerelerce…
Kıvanmak, sonra var olanlara hamtlar, senalarla…
Bilinçli ya da bilinçsiz bütün samimiyetimizle: sağlığımız, varsıllığımız için, çocuklarımız, ana babamız, kardeşlerimiz, işimiz için… En çok sağlıklı olduğumuz için.
Sonrasında günlük hay huy arasında unutuvermek…
Unutuşun ardına saklanan dokunmaya kıyamadığımız mı, yoksa dokunmaktan korktuğumuz
mu gizli?
Çözebilmiş değilim. Çözebilen önden buyursun.
Acıyı görmeyi denemeliyiz acı çekeni değil; acı çekene acımadan acının karşısında çözüm de üretebiliriz
Acıyı görmekten söz etmişken acımak ve merhamet arası gel-gitlerimizle çoğunlukla bu iki duyguyu birbirine karıştırarak yansıtıyoruz karşımızdakine.
İnsanların cehaletinden, bir engelli karşısında içine cin kaçmış gibi davranmalarından yorulduğumu düşünüyorum.
Sağlıklı bireyler olarak onların yaşamını kolaylaştıracağız, onların yerine iş görmeyeceğiz. Şunu kesinlikle bilmemiz gerekiyor; belki bir duyuları eksik ancak takviye olarak başka duyuları sağlıklı insanlarınkinden daha çok gelişmiş bu da onların hayatını kolaylaştırıyor.
Yıllar önce üniversite yıllarımda bir arkadaşımın akrabasını ziyarete görme engelliler okuluna gittik. İlk kez böyle özel bir okula gelmiştim. Şaşkınlıkla etrafı seyrederken engellilerin çok kolay biçimde günlük aktivitelerini yerine getirdiğine şahit oldukça şaşkınlığım bir kat daha artıyordu. Sonunda üst kattaki bekleme salonuna görme engeli olan bir bey tarafından çıkarıldık. Beklediğimiz kızımız koridorda göründü, acele etmeden kendinden emin bir eda ile yanımıza geldi, tanıştırıldım. Sohbet ilerledi konuşurken koluma dokundu ve duraladı. “Kırmızı ipte Türkan Şoray kirpiği çok güzel durmuş dedi.’’ Üzerimdeki kazağın modelini dokunarak tahmin etmesini yadırgamadım ancak rengini bilmesi beni şaşkınlığa düşürmüştü. “Nasıl?’’ diyebildim sadece. Tekrar dokundu: “kırmızı ip sert olur diğer renklere göre dedi. Hem senin sesinde kırmızının her tonu var, yansımış.’’ diyerek latife yapmayı da ihmal etmedi. Özel alfabeyle okuduğu romanlardan ve yazarlardan söz ettik. Baktım aramızda bir şey dışında hiçbir fark yok gibiydi.
Tek fark, onun bizden daha çok yaşamın güzelliğinin farkında olmasıydı.
Çünkü onlara Yüce Yaradan: “Herhangi bir kulumu gözlerinden mahrum bırakmak suretiyle imtihana tabi tuttuğumda, sabrederse, gözlerine karşılık ona cenneti veririm.” (Buhari, Merda, 7.) demiştir.
Cennetle müjdelenen bu özel insanlara özel oldukları hissettirilen dönemleri görmek umudundayım.