Makale

Hakikat ve Ona Teslim Olmanın Hazzı

VAHYİN AYDINLIĞINDA

Hakikat ve Ona Teslim Olmanın Hazzı

Doç. Dr. Halil ALTUNTAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri

“Hakikat Rabbindendir; sakın şüpheye düşenlerden olma.”
(Bakara, 2/147; Âl-i İmran, 3/60.)

BELKİ de insanlığın yaşadığı fikir çilesinin çıkış noktası “Hakikat nedir?” sorusu olmuştur. İçinde yaşadığımız varlıklar ve olaylar dünyasının mahiyetini kavrama isteği insanı bu soru ile karşı karşıya bırakmış gibi görünüyor. Varlıkların ve olayların evrensel ve mutlak bir hakikat zeminine oturup oturmadığı meselesi düşünce dünyasında köklü bir yere sahip olmuştur. “İnsan her şeyin ölçüsüdür, mutlak hakikat diye bir şey yoktur. İnsan sayısı kadar hakikat vardır.” diyen Yunanlı filozof Protagoras’tan beri mutlak hakikati yok sayan bir damar var ola gelmişse de konu ile ilgilenenler düzlemindeki genel kabul evrensel hakikatin varlığı yönündedir.
Temel anlamı ile sabit ve mevcut şey demek olan hakikat İslam felsefesinde varlıkların mahiyetini tayin meselesi olarak değerlendirilmiştir. Buna göre bir şeyin hakikati o şeyin kendine has varlığı demektir. Her şeyin hakikati vardır ve o şey bu hakikatle kendisi olur. Hakikati olmayanın hariçte de zihinde de geçekliğinden söz edilemez.
Hakikatin göreceli olduğunu, mutlak hakikatin bulunmadığını söylemek, hakikati arama külfetinden kurtarıyor gibi görünse de iş hiç de öyle değil. “Göreceli hakikatler” olgusunu yabana atmıyorum. Ancak bu mutlak hakikatin olmadığı anlamına gelmemeli. Tam aksine hakikat diye bir şey olmalı ki onun görecelisi olsun. Göreceli hakikatler farklı bakış açılarının ürettiği “yapay hakikatler”dir ve bir toplam değer ifade etmezler.
Eğer gerçekten mutlak hakikat var olmasaydı toplumlar ve milletler yerine kalabalıklardan, insan yığınlarından söz etmemiz gerekecekti. Şu da bir gerçek ki, göreceli hakikatler asıl hakikati hep perdeleme eğilimindedir. Bu yüzden hakikati aramak insanoğlunun zihin ve gönül dünyasını bir şekilde daima meşgul etmiştir. Çünkü hakikat hayatın ve varlığın anlamıdır.
“Hakikat Rabbindendir; sakın şüpheye düşenlerden olma.” (Bakara, 2/147; Âl-i İmran, 3/60.) ayeti mutlak hakikat olan Allah’ın yüce zatı ve sıfatları etrafında kavramlaşan ilahî hakikate atıf yapıyor. Esasen Kur’an bütünüyle insanı bu hakikatin peşine düşürüp onu bulmasına rehberlik eden bir ilahî mesajlar bütününü temsil ediyor.
Hakikati sunmak da aramak da zor bir süreçtir. Bu bir yöntem ve sebat işidir. O sebeple “Hakikat (rast gele) aramakla bulunmaz, ancak bulanlar hep (usulünce, adam gibi) arayanlardır.” (Bayezid-i Bistami) Selman-ı Farisi’nin İran’dan çıkıp Rasulüllah’ın huzurunda Müslüman oluncaya kadar yaşadığı meşakkatli süreç buna bir örnektir. Hakikat diye sarıldığı Hristiyanlığın susuzluğunu gidermediğini fark edip yoluna devam etmesi kolay bir iş midir?
Hakkı kabullenmenin ortaya çıkardığı görev onu ilan etmek, dillendirmek, herkese ulaşmasını sağlamaktır. Hakk’ı görüp kabullenme ile ona zihin dünyamızın dışında hayat ortamı sağlamak birbirinin ayrılmaz parçalarıdır. O sebeple “En büyük cihat zalim sultan karşısında hak sözü söylemektir.” (Ebu Davud, Melahim, 17.) buyrulmuştur.
Hakikate ulaşmak için onu aramak gerekli ama yeterli değil. Hakikat bazen insanın gözüne girer de bilinemez, görülemez; tefekkür de gerek. Ancak, o da yeterli değil. Tek başına akıl, yolda bırakıp çöllere düşürebiliyor. Bunlar mutlaka olmalı ama bunların yanında hakikate layık ve onun nasiptarı olmak işin püf noktasıdır. “İlahî hakikatler zekâdan kalbe değil, kalpten zekâya doğru giderler. Allah’ı hisseden kalptir.” demiş Bilaise Pascal. Sanki bu noktaya işaret ediyor.
Hakikat sanki puslu ortamlara, kuytu yerlere mahkûmmuş gibi birilerinin onun varlığını hatırlatması, insanların algı alanına mal etmesi gerekmiştir hep. “Hakikat iki kişiye ihtiyaç duyar; biri, onu dillendiren, diğeri onu anlayan...” diyor bir edip. (Halil CİBRAN) “Hakikat çıplak gezmeyi sever.” Gerçekte puslu olan, kuytuda kalan hakikat değil, onu bulmak durumundaki insanın algı dünyasıdır. Eğer hakikat birileri için ulaşılmaz ise ulaşmak durumunda olan “engelli” demektir. Bunun için hakikate çağrı ile görevlendirilen peygamberler ile bu işi görev edinen hikmet ehli kişilerin çabası öncelikle insanı engellerden kurtarmaya yönelik olmuştur. Bu süreç, çiftçinin tohumu serpmeden önce toprağı sürmesi, tava gelmesini beklemesi gibi bir şeydir. Toprak kabullenecek durumda değilse etekteki tohumu serpmek boşa emektir. Hz. Musa ve kardeşi Harun’a yöneltilen “Firavun’a gidin ve ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır yahut korkar (da hakikati kabul eder.)” şeklindeki ilahî yol gösterme hedefteki adamı hakikate hazırlama işinin ilk adımlarıdır.
Hakikatin mutlak seslendireni Allah’tır. O, bunun için vahiy yöntemini kullanır. Peygamber ise öncelikle, hakikati alıp onu anlayan kişidir. Ardından aldığını insanlara iletme görevi gelmektedir ki bu aşamada peygamber hakikatin dili konumundadır. Hakikati anlayacak ve ona teslim olacak insanlara ihtiyacı vardır ve genellikle bu insanları kendisi yetiştirir. İşin burası peygamberlik mesleği dediğimiz çileli bir mücadele hayatının yaşandığı süreçtir.
Hakikate/hakka teslim olmak ne demektir? Algı dünyanızın daha önce karşılaşmadığı, ya da karşılaştığı hâlde içinizdeki güçlü barikatların engellediği o “gerçeğin mutlak özü”nü tanıyıp kabullenmektir. O anda içinizde yaşadığınız büyük değişimi anlatamazsanız da güçlü bir şekilde hissedersiniz. İşte bu durumda biraz “etkisiz” gibisinizdir, çünkü size haksız bir atılganlık ve cesaret kazandıran gurur ve nefsaniyetiniz meşru sınırları içine çekilmiştir. Artık size “en iyi sen bilirsin” diye fısıldayamaz. Belki de başka bir sahnede makam ve kudretin verdiği sahte heybetten vaz geçebilmenin verdiği “yenilmişlik” hâkim olacaktır. Sizi el üstünde tutanların bir anda yok oluvermelerinin şaşkınlığını yaşayabilirsiniz. Ama bunların hepsi geçici bir uyum sürecinin yansımalarıdır. Hemen arkadan büyük bir rahatlama hâkim olur insana; bazen bunu da tanımlamak pek kolay olmaz. Ama “ben yarattım” dediğiniz “küçük dağlar”ı omuzunuzdan atıvermişsinizdir. Kendini güçlü görmek ve göstermek için yüklendiğiniz onca gerginlik ve şişinme hâli gitmiştir. Hakikati kabullenen insan kibrin biriktirdiği negatif enerjiden kurtulmuş olacağı için fiziki yapısı ile de hissedilen bir ruh dinginliğine ulaşılır. Kur’an bize bunu çarpıcı öreklerini sunar.
Hz. Musa’nın gösterdiği mucizeleri alt etmek üzere Firavun’un toplandığı başaracaklarından emin yetenekli sihirbazlar, herkesi şaşkınlığa düşürdükleri sihir malzemelerini yılana dönüşen mucizevi asaya kaptırınca (Şuara, 26/45.) hakikatle yüz yüze geldiler. Çünkü bu işte hile ve göz boyama var mı, yok mu, en iyi bilen onlardı. Her biri o anda bir beyin fırtınası yaşadı. “Bu harika işi bizim gibi insan olan Musa yapamaz. Yapılabilse biz yapardık. Ortada insanüstü bir durum var. Demek ki Musa’nın söyledikleri doğru. Şu hâlde o bir sihirbaz olamaz. Demek ki o, yardımı “Âlemlerin Rabbi Allah” diye nitelediği kudretten alıyor. Firavun’un iddia ettiği gibi Musa deli biri değil ve Firavun’un ilahlık taslaması tam bir saçmalıkmış.” Zihinlerinden şimşek hızıyla geçen bu düşüncelerin her biri onların iç dünyalarındaki karanlık katmanları, kuytu köşeleri bir bir yok etti. İman denilen cevherin birinin izin vermesi ya da yasaklaması ile ilişkili bir durum olmadığını o zaman fark ettiler. Hakikat gün gibi önlerinde idi artık: İlahlığa ve ibadet edilmeye layık tek varlık sonsuz kudret sahibi Allah’tır. Yaşadıkları bu müthiş inkılabı dışa vurmanın tek yolu vardı o ortamda: Derhal secdeye kapandılar, “Âlemlerin Rabbine, Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettik.” diye de yeni konumlarını belirlediler. Ömürleri göz boyamakla geçen bu insanlar davranışlarının neye mal olacağını kestirememiş değillerdi. En ağır işkence tehditleri karşısında bile sarsılmadan “Zararı yok, mutlaka Rabbimize döneceğiz. (Musa’ya) ilk inananlar biz olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz.” (Şuara, 26/50-51.) noktasında tüm yürekleri ile dimdik durdular. Firavun’un katında elde etmeyi düşündükleri yakın konum onlar için bütün anlam ve değerini yitirmişti. “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun.” hazzını yaşıyorlardı.
Başka bir hakka teslim oluş örneğini de Yemen’de hüküm süren Seba melikesi vermiştir. Neml suresinde detaylarıyla anlatılan olaylar zinciri sonunda “Ben Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi Allah’a teslim oldum.” (Neml, 27/44.) diyerek Allah’ın zatında anlamını bulan mutlak hakikati kabul etmiştir bu kadın hükümdar. Onun hakikate teslim olarak yaşadığı ferahlık ayetin naklettiği bu ifadede sanki elle tutulur, gözle görülür gibidir. Bunca kudret ve ihtişamına rağmen her şeyin üstünde sonsuz bir kudretin varlığını Süleyman kabul etmiş de kendisi niye etmesindi. Gerçekte Belkıs, Hz. Süleyman’ın gönderdiği Hakk’a davet mektubunu alınca epey düşünmüş görünmektedir. Danışmanlarının savaşa eğilim göstermelerine rağmen onun “Krallar bir ülkeye girdi mi orayı harap ederler, halkının ileri gelenlerini çaresiz bırakırlar.” (Neml, 27/34.) demesi onun hakikatin işaretlerini almaya başladığını, Hakk’a teslim oluşunun zihninde yaşadığı bu ön hazırlık üzerine kurulduğu anlaşılıyor.
Ruhun sahip olduğu hakkı bulma isteği engellenmezse, bir mektup bile amaca ulaştırır. Aksi hâlde Hz. Musa karşısındaki Firavun tipi ortaya çıkar, “Nuh der, peygamber demez.” insan.