Makale

Güvenli Topluma Giden Yol

GÜNDEM

Güvenli Topluma Giden Yol

Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı

Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Allah’ın son elçisi, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in gelmesi ile insanlığın ufku vahiyle yeniden aydınlandı. Yaşanan zaman saadet asrı, yaşanan mekânlar da Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere oldu. Hicaz bölgesinden doğan bu güneş kıtalar ötesine ve asırlar sonrasına yayıldı.

İslam tarihinde hatalar, sapmalar olmadı değil. Ama genel olarak müminler birbiriyle kaynaştı ve güven içerisinde yaşadılar. Çeşitli unsurlardan oluşmasına rağmen asırlarca sosyal yapı uyum ve istikrar içerisinde varlığını sürdürdü.

Tarih bu tespitin örnekleri ile doludur. Zaten başkası da düşünülemez. Çünkü sulh ve eman toplumu olmak İslam’ın temel şiarıdır. Mümin demek, güven içerisinde olan ve kendisine güven duyulan anlamındadır. Allah Rasulü de Müslümanları böyle tarif etmiyor mu?

Allah Teala, esenliğin ve güvenin gerçek kaynağıdır. Her yönüyle güvenilecek ve dayanılacak yegâne varlık O’dur. Çünkü O, asla sözünden caymaz. Allah’a bağlılığın olmadığı yerde gerçek manada ahlak, ahlakın olmadığı yerde de güvenden söz edilemez. Güvenli bir toplumun garantisi Allah Teala’ya ve O’nun buyruklarına bağlanmaktan geçer. Kısaca, Allah’a güven, insana ve topluma güven vermektir.

Müslümanlar tarih boyunca büyük ölçüde bu hassasiyetlerini devam ettirdiler. Ne olduysa son asırlarda oldu. Bu süreçte Müslüman topluluklar tarihin hiçbir döneminde görülmediği şekilde sarsıldılar. Sosyal ve siyasi hayattaki çalkantılar kültürel hayatı âdeta vurdu. İlk defa Müslüman topluluklar arasından kendi dinî ve kültürel değerlerine bu denli yabancılaşan kitleler yetişti. Manevi ve ahlaki hayatta ciddi sapmalar ve yozlaşmalar meydana geldi.

Bütün bu gelişmeler, Müslüman toplumun sosyal ve kültürel dokusunda önemli tahribatlar meydana getirdi. İnsanları birbirine bağlayan bağlar çözüldü. Sulh ve sükûn içerisinde yaşamalarını sağlayan dinî rabıtalarda kopmalar meydana geldi. Aileleri, komşuları, akrabaları, milletleri, İslam ümmetini kaynaştıran değerler zayıfladı.

Aslında Müslüman bir toplumda insanları birbirine bağlayan temel bir bağ vardır. Bu bağ koptuğu takdirde bütün bağlar yaşama şansını kaybetmektedir. Âdeta tespihin imamesinin kopması ile bütün tanelerin sağa sola saçılması gibi bir şey. Bu da kulluk ve tevhit bağdır; bu sağlam olmayınca vahdet ve birlik, insanlar arasında sulh ve selamet gerçekleşmemektedir.

Rabbimizle olan alakayı sağlam kuramayınca, başta insan olmak üzere diğer varlıklarla olan ilişkimiz de sağlıklı olmamaktadır. Varlık hiyerarşisinde kopmalar meydana gelmektedir. İnsan, asıl sevgi kaynağından kopunca, nefsinin girdabına kapılmaktadır. Ebedî sevdaları unutup sahte davaların karanlıklarına gömülmektedir. İnsanın kapıldığı bu gönül fukaralığından kurtuluşunun yo-lu Allah’a açılmasından başkası değildir. Çünkü Allah’a kapanan, diğer varlıklara da kapanır. Bu da yeryüzünde kargaşa ve kaosa yol açmaktadır. Nitekim Bakara 27. ayette Allah’ın sağlam ve sıkı tutulmasını emrettiği inanç, akrabalık, dostluk, kardeşlik bağlarını koparmanın fitne ve fesada sebep olduğu ifade edilir.

Kur’an varlık hiyerarşisindeki bağı ‘sıla’ kökünden gelen bir fiille ifade eder. ‘Sıla’ bir şeyi başka bir şeye eklemek, bağlamak anlamlarına gelmektedir. ‘Vesele fulanen’, bir kimseye iyilik yapmak, gözetip kollamak, akrabaya iyi davranmak manalarına gelmektedir.

Ra’d suresinde varlık hiyerarşisinde bu alakayı korumaya çalışanların özelliklerinden bahsedilir. Şöyle ki bu kimseler, Allah’a kulluk taahhüdüne sadakat gösterir ve bunu asla bozmazlar. Öte yandan, Allah’ın emri uyarınca inanç, akrabalık ve komşuluk bağlarını sıkı tutarlar. Rablerine saygıda kusur etmezler, O’nun huzurunda çetin bir hesap vermekten de korkarlar. (bk. Ra’d, 13/20-21.)

Muhammed Esed, en geniş anlamda ayette geçen ‘Allah’ın sıkı tutulmasını buyurduğu bağlar’ sözüyle, insanın tüm yaratılmış âlemin bağlı olduğu amaç birliğinin farkında olup buna karşı duyarlı kalması yönündeki manevi yükümlülüğü ifade ettiğini söyler.

Müfessir Yazır, bu ayetin tefsirinde Yüce Yaratıcı ile kurulan bu bağın, nasıl bir sonuç doğurduğunun dikkat çekici bir izahını yapar. Şöyle ki, ayet sadece müminlerin değil, bütün insanların hatta kedi, tavuk, keçi, koyun gibi evcil hayvanlara, böceklere ve karıncalara kadar bütün canlıların, bitkilerin ve cansızların hukukunu korumaya götürdüğü ve bu anlamda bir sorumluluk kazandırdığını söyler. Sözlerinin devamında bütün yaratılmışların haklarına saygı göstermenin ve riayet etmenin ayetin muhtevasında bulunduğunu, yaratılmışların hakkına riayet etmenin aslında Yaratan’ın hakkına riayet etmek olduğunu ifade eder.

Bugün insanlığın geneline baktığımızda, onun âdeta yaratan ve yaşatana sırtını döndüğünü görüyoruz. İlahî kaynakla irtibatı kopunca ahlaki değerlerini ve sabitelerini de kaybetmiştir. Çünkü insanın azgın duygularını frenleyecek, onu terbiye edecek başka bir merci yoktur. Bu olmayınca zulüm, fesat ve güvensizlik her tarafta yaygınlaşmıştır. Emniyet ve güven yoksunluğu, toplumların en temel sorunlarından biri olmuştur.

İnsanoğlu ahlaki değerlerini kaybedince, uluslararası ölçekte adaleti yerine getirmekten sorumlu olan kurumlar da güvenlerini kaybetmişlerdir. Yine dünyaya nizam vermeye kalkışan, insan hakları, demokrasi ve barışı dillerinden düşürmeyen süper güçlerin de samimiyetten uzak oldukları açıkça görülmüştür.

Bütün bu gelişmeler karşısında güven unsuru olması gereken Müslüman topluluklar da, umut verici bir tablo ortaya koymamaktadırlar. Günümüz İslam toplumlarında güvensizlik gittikçe yaygınlaşmaktadır. İnsanın güvenilirliğini kaybettiği bir ortamda bu insanların meydana getirdiği kurumlara karşı olan güven de azalmaktadır.

Güvensizlik, bulaşıcı hastalık misali gittikçe yaygınlaşmaktadır. İnsanlar birbirine kuşkuyla bakmaktadırlar. Bu da, acımasızlığa ve şiddete götürmektedir. Çünkü karşı taraf, kendisi için tehlike ve tehdit olarak görülmektedir. Elbette ki bu durumu, müminlerin birbirine karşı şefkatli ve merhametli olmaları ilahi beyanıyla bağdaştırmak mümkün değildir (bk. Fetih, 48/29.)

Müslüman bir toplumda günlük hayatın neredeyse her alanında kameralar yerleştirilmesi, güvensizliğin geldiği noktayı gözler önüne sermiyor mu? Bu, dinin yaşanan hayattan gittikçe uzaklaştığına işaret etmiyor mu? Tabii ki bu durum, Müslümanlığı benimseyen bir toplum açısından oldukça düşündürücü bir tablo ortaya koymaktadır.

Kültürümüzde yer eden ‘özü sözü bir olmak’ anlayışı gittikçe zayıflamaktadır. Çünkü insanların söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmamaktadır. Dürüstçe davranılmamakta ve şahsi çıkarlar uğruna insanlar sağa sola savrulabilmektedir.

Dinî kimlikle ortaya çıkan bazı şahıs ve gruplar tam bir güvensizlik unsuru olmuşlardır. Kimileri ticaret üzerinden insanları aldatmış, paralarını çarçur etmişlerdir. Kimileri de yıllarca hoşgörüden, dürüstlükten dem vurmuş ama sonuçta büyük bir hayal kırıklığı yaşatmışlardır.

Bugün dinî cemaatlere ve devletin kurumlarına karşı olan güven sarsılmıştır. Toplumumuzda şu anda bir güvensizlik sendromu yaşanmaktadır. İnsanlar, en yakınlarındaki kimselere kuşkuyla bakar hâle gelmişlerdir. Kime inanacaklarını, kime güveneceklerini bilememektedirler. Bugün milyonlarca insan, ‘aldatılmış, duyguları sömürülmüş’ psikolojisini yaşamaktadır.

Yaşanan hadiseler ‘Müslüman güvenilir insandır’ anlayışına vurulabilecek en büyük darbe olmuştur. Toplumun umutlarıyla oynanmıştır. Oysa güven, bir toplumun geleceğe umutla bakmasının ana sermayesidir. Ne yazık ki 15 Temmuz hadisesi toplumun bu manevi sermayesini tüketme teşebbüsüdür. Yine bu, İslam hakkında yeterli bilgisi olmayanların sadece Müslümanlardan değil, İslam’dan da uzaklaşmalarına sebep olmaktadır.

Aslında yaşanan bütün bu musibetler, önceki vahiy mensuplarının da başından geçmiştir. Bakara suresi bu açıdan oldukça dikkate değer tespitler içermektedir. Bu sure, Medine’de nazil olmasına rağmen Kur’an’ın baş tarafında yer almaktadır. Bu yönüyle Kur’an açıldığında ilk dikkati çeken surelerdendir. Surenin dikkati çeken özelliklerinden bir diğeri de, ehlikitaba ve özellikle İsrailoğulları tarihine genişçe yer vermesidir.

Allah bilir, ama bu nitelikleri ile Bakara suresinin Kur’an’ın baş tarafında yer almasının şöyle bir hikmeti olabilir: Müminler önceki vahyin temsilcilerinin yaşadıklarından ibret alsınlar, onların fotoğrafına bakıp kendilerini değerlendirsinler. Böylece önceki vahiy mensuplarının düştüğü hatalara ve sapmalara düşmesinler.

Bakara suresine bakıldığında alınacak derslerden biri, ehlikitabın kendi aralarında yaşadıkları fitne, ayrımcılık, dışlama, şiddet ve kan dökücülüktür. (bk. Bakara, 2/84-85, 111, 113; Mü’minun, 23/53; Neml, 27/76.) Nazil olduğu dönemde Kur’an, bu toplulukların kargaşa ve kaosa battıklarını bizlere haber verir. Etkileyici beyanlarla tabloyu önümüze koyar ve dersler çıkarmamızı bizden ister.

Müslümanlar olarak bugün şu itirafı açık yüreklilikle yapmamız gerekiyor: İçerisinden geçtiğimiz süreçte, ne yazık ki, ehlikitabın yaşadığı sapmaların birçoğu bizlere de bulaşmış vaziyettedir. Üzücü ama gerçek; benzer bir kaderi yaşıyoruz. Çünkü damgalama, tarafgirlik, ayrımcılık, dışlama, güvensizlik, ötekileştirme, şiddet uygulama, masum insanları öldürme Orta Doğu toplumlarını etkisi altına almıştır.

Müslüman insanlar, yine kendileri gibi Müslüman olanları öldürebilmekte, onlar üzerine kurşun ve bomba yağdırabilmektedir. Her hâlde bu, Müslümanların yaşayabilecekleri en dramatik durumdur. Bu gidişat nereye varacaktır, bunu bilemiyoruz. Ama şu bir gerçek ki, gittikçe kendimize olan güvenimizi yitirmekte, ümitlerimizi hayallerimizi kaybetmekteyiz. Müslüman toplumlar kapıldıkları güvensizlik sarmalından kurtulamamaktadırlar.

Yaşanan bu tablonun sosyal, siyasi, psikolojik yönlerden birçok tahlili yapılabilir. Değişik nedenlerden söz edilebilir. Ancak Kur’an konuyu Hristiyanların ilahî kelamla ilişkisi açısından ele almakta ve şu mühim tespiti yapmaktadır: “Biz Hristiyanız diyenlerden vaktiyle kesin itaat sözü almıştık: Ne yazık ki onlar kendilerine bildirilen ilahî buyrukları zaman içerisinde umursamaz oldular. Bu yüzden biz de onların arasına kıyamet gününe kadar son bulmayacak bir kin ve düşmanlık tohumu saçtık.” (Maide, 5/14.)

Demek ki, Müslüman topluluklarda güvensizliğin, tefrikanın ve düşmanlığın bir sebebi de, insanların ilahî buyruklara karşı olan umursamaz tavırlarıdır. Kulluğun gereği emir ve yasaklara karşı olan lakayt tutumlarıdır. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmaları, hesabı, mizanı, cenneti ve cehennemi ciddiye almamalarıdır. İlahî buyrukları bildikleri hâlde âdeta bilmiyormuş gibi yaşamalarıdır. Kısaca Kur’an’a inanan insanların barışın, güvenin kardeşliğin ilham kaynağı olan bu kitabın emrettiği hayattan kopmalarıdır.

İnsanın en fazla düştüğü hatalardan biri, istifade ettiği maddi manevi nimetlerin kadr ü kıymetini bilememesidir. Rabbinin görünür görünmez, sağanak sağanak bahşettiği lütuflarına karşı nankörlük etmesidir. İşte bu durum, insanların açlık, korku ve güvensizlikle mukabele görmesine sebep olmaktadır. Ayette geçen şu misal, tarih boyunca Allah’ın çeşitli toplumlara uyguladığı bu kanununu bizlere anlatmaktadır:

“Bakın Allah size şöyle bir misal veriyor: Vakti zamanında bir diyarda güvenlik ve huzur içinde yaşayan bir halk vardı. Bu halk alabildiğine bolluk ve refah içindeydi. Derken, Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Allah da onlara işledikleri suçlar sebebiyle çok şiddetli bir kıtlık ve korku felaketini tattırdı.” (Nahl, 16/112.)

Güven ve huzur içinde yaşamak Allah Teala’nın insanlara en büyük lütuflarından biridir (bk. Kureyş, 106/4.) Ama şükretmeyi unutan topluluklar bu nimetten mahrum olurlar. Korku ve tedirginlik bulaşıcı bir hastalık gibi insanları etkisi altına alır. Günden güne toplumun kendine olan güvenini yok eder, umut ve hayallerini söndürür. Ama bu toplumlar, başlarına gelen belaların sebebini anlamakta zorluk çekerler. Kâh şunu kâh bunu suçlar dururlar. Hâlbuki esas müsebbip kendileridir, fakat bunu göremezler.

Sonuç; bugün Müslümanların bencillikten paylaşmaya, dışlamadan hoşgörü ve iletişime, baskıdan ikna etmeye, damgalamaktan empatiye, grup çıkarından ümmetin ortak hedeflerine, bölücülükten katılımcılığa, mücadeleden dayanışmaya, şiddetten şefkat ve merhamete, dayatmadan farklı hayat tarzlarına saygıya, taassuptan geniş ufukluluğa, hizip fanatizminden ümmeti kucaklamaya ihtiyaçları vardır.

Müslümanların artık kendilerine çeki düzen vermeleri ve şu çağrıya kulak kabartmalarının vakti geldi de geçmektedir: “(Ey Müslümanlar!) Kâfirler birbirlerine sahip çıkarlar, eğer siz de onlar gibi birbirinize sahip çıkmazsanız, yaşadığınız muhitte kargaşa ve çok ciddi bir bozulma baş gösterir.” (Enfal, 8/73.)