Makale

Beyefendi bir şahsiyet: Prof. Dr. Sabahattin Zaim (1926-2007)

Beyefendi bir şahsiyet:
Prof. Dr. Sabahattin Zaim
(1926 - 2007)
Hediyetullah Aydeniz

Hayatını ilme adamış mümtaz bir şahsiyet olan Sabahattin Zaim Hoca’yı, başında “genç” sıfatının olduğu bir akademisyenler toplantısında vefatından yaklaşık altı ay önce son kez dinleme imkânım oldu. Seksen yaşına rağmen yüksünmeden toplantıya iştirak edip genç akademisyenlere ilmi ve ilim adamlığını anlatmıştı. 30 Haziran 2007 tarihli toplantıda Hoca’nın konuşmasından ajandama aldığım notlar, “kemalat, kem alâtla olmaz.” temel düsturuyla başlıyor. “Âlim-i küll” kavramıyla ilimde bütüncül bir bakış açısının yakalanması gerektiğine vurgu yapmış; mevcut ilim geleneğindeki alanların birbiriyle kopukluğu tespitiyle, beden ve ruh örneğindeki gibi, kâinat ve beşeri ilimler arasında illiyet rabıtasının varlığına işaret etmiş.

Birbirleriyle kopuk disiplinler arasındaki bağın kurulması gerekliliğinin yanında bilginin hayatla ilişkisinin önemini gençlerin dikkatine getiren Hoca, aile ve işletme örneği üzerinden meramını izah etmiş. “İctimai müessese olarak aile, iktisadi bir müessese olarak da işletme önemlidir. Aile, saadeti; işletme ise refahı getirir. İctimaiyat/sosyoloji ve fıkıh/hukuk, aile ve işletmede saadet ve refaha götüren ilimlerdir.”

Son iki yüz yıllık tarihsel sürecin ürünü “kültür hendekle-ri”nin oluştuğunu anlatan Zaim Hoca, genç akademisyenlere ilim ve âlim hakkında yaratıcı ile irtibatı koparmadan kemalatı yani bilgi ve ahlak güzelliği bakımından olgunluğun yakalanması gerektiğini hatırlatmış:

“İlmin haysiyetini korumak gerekir. Nimete ait bilgilerin amacı, kulluk görevini hakkıyla yerine getirebilmektir. Piyasaya dalıp paranın peşine düşmemek gerekir. Profesörlüğe kadarki süreç, bir ilim adamının hazırlık safhasıdır. İlim payesi de ilim rütbelerinin bittiği yerde başlar. Bir hocanın en temel özelliği, çalıştığı ilmî sahada otorite olmak, güzel eserler vermek ve hayrü’l-halef (güzel halefler) yetiştirmektir. Bunlar yoksa bir ilim adamı olarak hiçsiniz. Müderrislik, yaratıcı ile irtibatı kesmeyerek ahlaki olanı gözeterek ilimle uğraşmaktır.”

Mazi bilgisi olmadan, istikbale yürüyüş olmaz
İlme ve ilimle uğraşanlara dair bu temel ilkeleri sıralayan Zaim Hoca, “Mazi bilgisi olmadan istikbale yürüyüş olmaz” diyerek İslâm dünyasının son iki yüzyıllık serüvenini üç dönemlendirmeyle anlatmış: 19. asır, İslam dünyasının gerileyiş-çöküş asrıdır. 20. asrın ilk yarısı bir yok oluş iken asrın ikinci yarısı ise yeniden varoluştur. Gerileyiş, yok oluş ve yeniden varoluşta oluşan “kültür hendekleri”ne de dikkati çekerken, arabanın insanları sokağa döktüğünü, televizyonun insanları eve kapattığını ve televizyon ile internetin zihinleri dönüştürdüğünü anlatmıştı, 2007 yılında son dinlediğim konuşmasında.

Merhum Sabahattin Zaim Hoca’yı, ilk olarak Bilim ve Sanat Vakfının konferans salonunda iftar sonrası yaptığı doyurucu sohbetiyle hatırlarım. “Mazi bilgisi olmadan istikbale yürüyüş olmaz” ilkesi fehvasınca yakın geçmişimize dair önemli anekdotlar aktararak kültürel hafızanın canlı tutulması ve süreklilik açısından kuşaklar arası bilgi ve tecrübe paylaşımını sık sık dile getirirdi. Bunun için de tarih, özellikle de yakın tarih bilinmeliydi. Buna örnek olarak da iftar sohbetinde anlattığı ve İşaret Yayınlarından çıkan “Bir Ömrün Hikâyesi” adlı hatıratında da değindiği ilk toplu iftarın verilmesiydi: “1960’lı yıllar… Türkiye’de ramazanda toplu iftar verilmesi âdeti ilk defa Fethiye’deki İmam Hatip Lisesi’nin bodrum katındaki yemekhanede başlamıştır. O zamanki ağniya-i şakirin (şükreden zenginler) az sayıdaydı. Öyle ramazan boyunca otuz geceyi finanse edecek tüccar bulmakta zorlanılırdı.” (s. 309). 2000’li yıllar Türkiye’sindeki iftar çadırları geleneği ile mukayese edildiğinde yarım yüzyılda, nitelik tartışması olmakla birlikte nereden nereye gelindiğine ilişkin önemli anekdottur bu.

Hoca’nın hafızamda kalan ve İslam ile modern batı ilim gelenekleri arasında mukayeseye de imkân veren latife tadında bir başka anekdotu ise davranış bilimleri (behavioral sciences) alanında doçent olmuş bir talebesiyle arasında geçen konuşmadır. Bir üniversitede davranış bilimleri alanında doçent olan talebesi, hocayla görüşmeye gelir. Doçentliği kazanıp göreve başladığını hocaya haber verir. Hoca da: “Sen şimdi yeni bir şey öğrettiğini mi düşünüyorsun? Davranış dediğimiz hâl’dir, bilim ise ilimdir. Bu da hâl ilmi yani İlmi-hâl’dir. Bu zaten yüzyıllardır her evde her camide öğretiliyor.”

İlim yolunda vakfedilmiş bir hayat

Makedonyalı değil, Osmanlı devletinin şarki Rumeli eyaletinde doğan Hoca’nın hayat hikâyesi; ailesi, talebeliği, kaymakamlığı, akademisyenliği, sosyal faaliyetleri ve hayatında iz bırakmış şahsiyetlerle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş dâhil 20. yüzyılın tarihidir. Özellikle yüzyılın ikinci yarısında İslam’ın “yeniden varoluş” çalışma ve çabalarında, ilmî, sosyal, kültürel ve hatta siyasi alanlarda “İlmin haysiyetini” koruyarak gayret göstermiş ve birçoğuna öncü olmuştur. Yukarıda değindiğimiz vefatından altı ay önceki toplantı örneğindeki gibi hayatının son anlarına kadar “vakıf insan” örneği olmuştur.

Sabahattin Zaim Hoca’nın, bir hatıratın ötesine geçen “Bir Ömrün Hikâyesi” kitabı, “ilmin haysiyetini” koruduğuna dair önemli bilgi ve belgeleri de ihtiva etmesi açısından mutlaka okunması gereken değerli bir eserdir. Kitapta Sabahattin Zaim Hoca’nın bey, efendi ve beyefendi kelimelerinin anlamını verir:

“Beylik, Osmanlı döneminde aileden tevarüs eden bir haslet idi. Efendilik ise ilmiyeden, yani şahsın kendi müktesebatından elde ettiği bir unvandı. Eğer bir şahısta her iki haslet birden varsa, ona da beyefendi denirdi.” (s. 89.)

Aile geçmişinin yanında kaymakamlık yapan bir Mülkiyeli olarak “bey”; akademisyenliği, hocalığı ve ilmî müktesebatıyla “hocaların hocası” bir ilmiye mensubu olarak da “efendilik” vasıflarını bir arada taşıyan gerçek bir “beyefendi” hâliyle hafızamızda yer etmiştir, Sabahattin Zaim Hoca…

Allah rahmet eylesin!