Makale

Barış Dayanışma ve Hz.Peygamber

Barış Dayanışma ve Hz. Peygamber

Doç. Dr. Hüseyin Algül
Uludağ Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi

Sevgili Peygamberimiz (SAS), iç barışa fevkalâde önem vermiş, ihtilâf anında bastırmaya çalışmış, dargınları barıştırmış, kavgaları önlemiştir. Peygamberimiz (SAS)’in bildirdiğine göre, Allah (C.C.) en çok sulh olmaya yanaşmayan inatçı hasım kişiye buğzeder”.(1) Şu da enteresandır ki, Rasûl-i Ekrem (SAS): "İnsanların aralarını bulmak için aslı olmadığı halde bir hayrı söyleyen"in yalancı sayılmayacağını belirtmiştir.
Bu konuyu Peygamberimiz (SAS)’in, iç barışı sağlamak ve insanların arasını ıslah ile alâkalı çalışmalarından bazı misalleri naklederek daha iyi anlayabiliriz.
Nüreysî Gazâsı’nda aynı adla anılan kuyu başında,
Ensâr’dan bir zat ile Muhâcirlerden biri arasında bir münâkaşa çıkmıştı. Her iki taraf ta yardımcılar çağırınca iş alevlenmişti. Ortalıkta neredeyse bir kavga çıkacaktı. Münâfıklar da bu münâkaşayı körüklüyorlar, esâsen öteden beri arzu ettikleri bir kavgayı başlatmak istiyorlardı. Peygamberimiz (SAS) hadiseyi haber alır almaz, hemen oraya gitmiş ve iki tarafı barıştırmıştı. (3)
Kübalılardan Amr b. Avf oğulları arasında kavga çıkmıştı. Hatta birbirlerine taş atmış-lardı. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (SAS) ashâbdan Übeyy b. Kâ’b (RA) ve Süheyl b.Beyzâ (RA) gibi bazı zatları da yanına alarak hadise yerine gitti. Anlaşmazlığı önlemeye ve kavgayı yatıştırmaya çalıştı. Hatta bu sırada namaz vakti girmişti ve Hz. Bilâl ezan okumuştu. Biraz beklendiği halde Rasûl-i Ekrem (SAS) hâlâ gelmeyince, Hz. Bilâl Ebû Bekir (RA)’a hitaben: "Rasûlüllah (SAS) insanların arasını ıslâh ile meşgul, istersen namazı sen kıldırıver...“ dedi. O da namaza durdu. Sonra Peygamberimiz (SAS) namaza gelip birinci safa durdu. Hz. Ebû Bekir geri çekildi ve mihraba Rasûl-i Ekrem (SAS) geçerek namazı kıldırdı.(4)
Görüldüğü gibi Rasûlüllah (SAS), namazın bir süre gecikmesini göze almış, fakat müs- lümanlar arasındaki kavgayı sona erdirme çalışmasını terk etmemiştir. Bu işi halletmiş ve sonra namaza gelmiştir. Bu, Rasûl-i Ekrem (SAS) Hazretlerinin iç barışa ne kadar önem verdiğini göstermektedir.
Bir gün Hz. Peygamber (SAS), kendi evinin önünde bir alacak dâvâsından hasımların yüksek sesle tartıştıklarını duydu. Borçlu alacaklıya, alacağının bir kısmını bağışlamasını is-tiyor, alacaklı ise, "Vallâhi bağışlamam!" diye yemin edip duruyordu.
Hz. Peygamber (SAS) derhal hâdiseye müdahale etti ve neticede alacaklı, alacağının yarısını bağışladı, diğeri de geri kalan yarısını verdi. Böylece kavgaya dönüşme ihtimali olan bir tartışma Rasûl-i Ekrem (SAS)’in araya girmesiyle derhal önlenmiş oldu. (5)
Hudeybiye Andlaşmasındaki bir maddeye göre, Rasûlüllâh (SAS) ertesi yıl Mekke’ye ashabıyla gelebilecek ve üç gün içinde Umre ziyaretini yapabilecekti. Öyle de yaptı. Umreden dönüşünde önüne çıkan ve amcacığım diyen Hz. Hamza’nın kızını Medine’ye götürdü. Me-dine’ye varınca bu kızcağızı eve götürüp, onun bakımını üstlenmek hususunda Hz. Ali, Hz. Cafer ve Hz. Zeyd b. Harise arasında tartışma çıktı. Hz. Ali, "O benim amcamın kızıdır" diyordu. Hz. Cafer de böyle diyor ve "ayrıca teyzesi benim nikâhım altındadır" diye ekliyordu. Zeyd b.Hârise (RA) ise: "O benim kardeşimin kızıdır, bana herkesten daha yakındır" diyordu. Hz. Peygamber (SAS) sağlığında Hz. Hamza ile Zeyd’i kardeş ilân etmişti.
Hz. Peygamber (SAS) teyzesi nikâhı altında bulunduğu için kız çocuğunun bakımını Cafer (RA)’a verdi. Ve bu üç zattan herbiri hakkında iltifatta bulundu.(6) Tartışma da tatlıya bağlanmış oldu.
Bir defasında her nasılsa Ebû Zerr-i Gıfârî Hazretleri, Bi- lâl-i Habeşî Hazretlerini: "Kara kadının oğlu!" diye ayıplamış- tı. Bu söz, Peygamberimiz (SAS)’e ulaşınca, Ebû Zerr’e: "-Ey Ebû Zerr! Sen onu anasından dolayı ayıplıyorsun öyle mi? Demek ki sen, içinde hâlâ câhiliye ahlâkı kalmış bir kişi imişsin!" diye azarladı. Ebû Zerr (RA) söylediği o sözden o kadar pişman odu ki, yanağını yere koyarak: "Bilâl, ayağıyla yanağıma basmadıkça, yanağımı yerden kaldırmayacağım" diyerek özür diledi. Hz. Bilâl, bunu yapmadan da özrünü kabul edeceğini söylemişse de, Ebû Zerr Hazretlerinin ısrarı karşısında yanağına basmak zorunda kaldı.(7)
Sonuç:
Görüldüğü gibi, Rasûl-i Ekrem (SAS) iç barışın sağlanması ve dayanışmanın ayakta tu-tulması için büyük çaba sarfet- miş; câhiliye anlayışı içinde en basit sebeplerden dolayı iç harp çıkarmayı âdet edinen bir topluluktan, Islâm’la yekvücut olmuş, birliğe ermiş, dirliğe ka-vuşmuş, dayanışma ve yardımlaşma şuuru canlı bir ashâb zümresi oluşturmuştur. Ashâ- ba, istikbaldeki nesillere mür- şidlik yapabilme imkânı verecek derin bilgi, sağlam imân, gerçeği tebliğde samimiyet, Hakk’ı yüceltme çabasında sabır, tasada ve kıvançta ise paylaşma ve birbirine destek olma anlayışınıkazandırmıştır.
Gerek Muhâcirûn-Ensâr kardeşliğinin tesisi, gerekse genel olarak İslâm toplumu içinde birliğin, barışın ve dayanışmanın korunması için gösterilen hassasiyet, bizim Asr-ı Saâdet neslinden alacağımız ibret dersinin en başında gelmektedir. Nitekim bu tesanüt Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in hilâfeti döneminde dışa büyük fetihler tarzında yansımış, Sâsâni (İran) İmparatorluğu tamamiyle zapt edilmiş, Bizans ise kuzeyde, kuzeybatıda ve Batıda (Akdeniz) sahillerinde zorlanmıştır. Ne var ki, Hz. Osman’ın âsîler tarafından şehid edilişiyle gelişen iç fitneler bu tarihden (35/ 656) itibaren fetihlerin durmasına sebep olmuştur. Çünkü Müslümanların kendi aralarında çıkan Cemel Vakası, Sıffin Muharebesi gibi şiddetli ihtilâflar birlikten doğan kuvvetin kaybolmasına yol açmıştır. Şu bir kaidedir ki, gerek zafer ve fetihlerin, gerekse yenilgi ve gerilemelerin sebepleri tekrarlanınca, sonuçları da tekrarlanır.
Bu münasebetle günümüz İslâm dünyası kuvvetlenmek, ilerlemek istiyorsa tarihteki inki-şâf dönemlerinin şartlarını iyi tetkik edip, icâbeden ibret dersini almak durumundadır. Hele günümüzde Müslümanlar, birliği ve kardeşliği pekiştirecek en küçük unsurlara bile büyük önem vermek mecburiyetindedirler. Bugün her zamankinden daha çok birlik ve kardeşlik un-surlarını en önemlisinden itibaren sıralayarak, entegre bir bütünlük içinde ortaya koymak durumundayız. Öyle anlaşılıyor ki bilgi çağı, karşımıza birlik, kardeşlik, dayanışma ve yar-dımlaşma çağı olarak çıkmaktadır. Bu sırrı kavrayan milletler bilgi çağında en önde yarışmaya namzet görünüyorlar. Bu açıdan dinimiz, ahlâkımız ve bütünüyle manevî değerlerimiz bizim için büyük avantaj teşkil etmektedir. Çünkü bu kabil değerlerimiz, milletimizi birlik ve dayanışma doğrultusunda ateşleyerek motor gücünü oluşturmaktadır.

(1) Tâc Tercümesi, III. 138 (Buhârî-Müslim)
(2) Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VIII, III.
(3) Bk. Ibn Hişam, es-Sîre, III, 303 vd.; Ibn Sa’d, Tabakât, II, 65; lbnü’1-Esîr, el-Kâmil, II, 192 vd.
(4) Tecrid, VIII, 114-115
(5) Tecrid, VIII, 129.
(6) Tecrid, VIII, 119.
(7) Tecrid, I, 42 vd.

Nasihat

Problem biri değil,
Takdir edilen biri ol.

Sıradan biri değil,
Ölünce de diri ol.

Bir kişinin yâri değil,
Her gönülün yeri ol.

İhtirasın kiri değil, Hoşgörünün pîri ol.
Cihadda geri değil, Herkesden ileri ol.

İnsanlığın ârı değil, Kardeşliğin eri ol.
Kötülüğün ser’i değil, Dostluğun eseri ol.

Tembelliğin şer’i değil,
Ak alının teri ol.

Cehennemin nârı değil,
Cennetin nûrû ol.
Haşan YILDIRIM