Makale

SABAHI YAŞAMAK

Muammer YILMAZ

SABAHI YAŞAMAK

Yüce Yaratıcı dünyayı ve insanları yaratırken mevsimleri, gece ve gündüzü de yaratarak insanoğlunun hizmetine sunmuştur. Bu bahşişlerin ayrı bir özelliği ve güzelliği yanında, almamız için de nice ibret ve dersler vardır.
Gecesini yatağında ve seccadesinin basında huzur içinde geçirip, sıhhatli bir şekilde sabaha kavuşan bir insan ne kadar mutludur. Allah’a bir kere değil, milyon kere şükretmelidir.
Hele hele ilkbahar ve yaz aylarının sabahındaki güzelliği, küçük dostlarımızın (kuşlar) "Haydi kalkın, ellerinizi Yüce Yaradanınıza açarak bizim gibi rızkınızı aramak için yollara düşüp, dünyaya dağılınız" sesini duymak ne güzel.
Ufukların o güzelliği yanında, cadde ve sokakların sessizliği, ağaçların nazlı ve narin bir gelin gibi durusu ve zaman zaman da Yüce Allah’ı teşbih edişini doya doya seyretmek. Evimiz bir dağ, orman, göl ve deniz kıyısında ise o kızıl şafağı, kuşların sesini, güneşin doğusunu ve batısını seyrederek öteler ötesine uzanmak; bir daha düşünüp, durulanmak, damarlarımıza kadar alev alev yanmak ne güzel.
Ne yazık ki bütün bu güzellikler makineleşen insanlarla artık mazide kaldı. Onları ne görebiliyor, görsek de üzerinde düşünemiyoruz, ü sabahı, sabahları kaybettik. Sabahı yasamadan, güneşimizi yitirdik. Köyler, köylüler bile değişti. Onları ki güneşi yatakta değil, ayakta karşılarlardı. Anne-baba ve bacılarımız yufka yapmak için ya tandırın basında, ya da kıratı, boz öküzü ve tarlakuşu traktörü ile tarlasının yolunda idi. Simdi hiçbiri kalmadı.
Sadece sabahlarımız değil, gecelerimizi de kaybettik. Gecelerimiz bir değil, birkaç koldan işgal altında. Komşuluğun yerinde yeller esiyor. Sohbetlerin, masalların yerini başka şeyler aldı.
Bir zamanlar geceler mektepti bize. Hele köylerdeki köy odaları benim de içinde bulunduğum bir okuldu: Dostluğun, dayanışmanın, misafirperverliğin, edebin, halk hikaye ve masallarının okunduğu okul. Simdi onların yerinde yine yeller esiyor. Ne piryüzlüler kaldı, ne pir (gani) gönüllüler.
Gündüzleri bırakıp geceleri yaşadığımız, yeşili öldürüp, gönül ve kalpleri betonlaştırdığımız için kuşlar da, sabahlar da bize küskün. Sadece bizleri terketmeyen serçeler kaldı. Bunlar bile penceremize konup ötmüyorlar artık. Onların yerini esir balık ve muhabbet kuşları aldı. Seccadelerin büyük bir kısmının boynu bükük; şafağın aydınlığında açılmayı, bizimle dertleşmeyi bekliyorlar.
Bilgi çağını yasayan, aya bile ayak basıp, yedi kat yerin altına inip dünyanın altını üstüne getiren insanoğlu ne yazık ki yalnızlık perdesini bir türlü yırtıp, kendisi ve çevresi ile barışamıyor. Ne sabahın güzelliğini, ne de aksamın hüznü ve mahmurluğu kendisini bir türlü mutlu edemiyor..