Makale

Din görevlisinin gönül hitabı

Din görevlisinin gönül hitabı
Yıldız Mumyakmaz
Mehmet Sağlam Kur’an Kursu Öğreticisi / Afyonkarahisar

İnsan… Görünüşe göre, birkaç kemik ve birkaç damla kan… Ama özünde, Cenab-ı Hakk’ın kıymet verip şekillendirdiği en gözde can. Kâinat yaratılmış ve merkezine insan yerleştirilmiş. İnsan merkezli bir hayat ve etrafında ona hizmet eden koskoca kâinat.
Melekler kuşatmış en seçkin varlığın etrafını. Önce masumane bir edayla, “Yeryüzünde bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek, daima seni tespih ve takdis ediyoruz.” (Bakara, 2/30.) demişler. Ama sonra Âdem’deki ilmi ve zekâyı görünce, hayran olup Allah’ın yüceliğine sığınmışlar. Muhteşem sanat eserinin karşısında secdeye kapanmışlar eserin sahibine. “Seni tenzih ederiz. Senin öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur.” (Bakara, 2/32.) diye acziyetlerini itiraf etmişler. İşte insan… İşte yeryüzünün halifesi ve efendisi olan tek varlık. İşte Cenab-ı Hakk’ın iltifatlarına mazhar olan kâinat ağacının meyvesi. “O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratandır.” (Bakara, 2/29.) Evet... Uçsuz bucaksız bu âlemdeki her şey, “eşref-i mahlûkât” olan varlığa bir ikramdır.
İnsan, insan olduğu için üstün. İnsan, özünden dolayı kıymetli. Çünkü o, “ahseni takvim” olarak yaratılmıştır. Çünkü o, kâinat kitabında, “Ya eyyühennas-Ey insanlar” hitabını işitmiştir. “İnsanlar her zaman kahraman olamazlar, ama her zaman insan olabilirler.” diyor Benjamin Franklin. Bu sözün ardında çok manalar var. Yaratılış mayasının sırrını ele veren bir iz var. Zira Yüce Rabbimiz insanı, son nefesini verinceye kadar “insan” olarak kalabilsinler diye var etti. “Bel hüm edal” sıfatını üstlenip de “esfel-i safiline” düşmesinler diye her türlü imkânı hazırladı.
İnsanların en gözdesi, varlıkların sevgilisi olan o “Gül Peygamber” de, insanca yaklaşıyor tüm insanlığa. İnsanı seviyor, onlara değer veriyor her ortamda. Sevgi ordusu kuruluyor etrafında. Müminlerin imanını artırıyor onun davranışları. Ebu Cehilleri bile umutlandırıyor onun merhameti. O mübarek eller, yardım etmek için bir gün çalı çırpı topluyor, başka bir gün ise, bir yetim başı okşuyor. O nur gözler, her gün, her insana sevgi ışıltıları saçıyor. O gönül insanı, sinesini açtıkça açıyor bütün varlığa. Üzerine basa basa “Tüm insanlar, tarağın dişleri gibi birbirine eşittir.” buyuruyor. Bir anlık gafletle, renginden dolayı bir başkasını hakir gören sahabesini ikaz ediyor. “Ey insanlar. Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arab’ın, Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur.” nidaları önce Arafat’ta yankılanıyor. Sonra da asırlara çarpa çarpa ulaşıyor günümüze.
İşte, her zamanın ve her mekânın evrensel dini olan hak dinin, insana bakışı böyle. Peki ya insan? İnsan, insanoğlu için ne ifade ediyor ya da ne ifade etmeli? Gereken saygı, sevgi ve itibarı gösterebiliyor mu hemcinsine? Kâinatın hizmet için yarıştığı bu değerli varlığa, kendi cinsi hizmet edebiliyor mu? İnsanlığa yapılan hizmet, toplum içinde yaşayan her insanın katlanması gereken bir bedel değil mi? Bütün bu soruların en kısa cevabı “Evet” olmalı. Zira yeryüzünün halifesine yakışan budur. Hakkın şahidi, varlıkların rehberi olmak bunu gerektirir. İnsan ölümü geciktiremez ama yaşam kalitesini artırabilir. Ne kadar çalışırsa o kadar yaşar. Ne kadar hizmet ederse o kadar karşılığını alır. Zira insana yapılan yatırım, asla zayi olmaz.
Yatırım yapılan meslek dalları pek çok ve hepsi de çok önemli. Ama bir görev var ki o bambaşka. Sanki diğer meslekleri de içine alıyor. Harap olmaya, yıkılmaya yüz tutmuş gönüllere mimar. Daralan ruhlara, manen hasta olanlara doktor. Balmumu gibi yoğurup şekillendiren, öğrettikçe kendisi de öğrenen bir öğretmen. Gönülden gönüle köprüler kuran bir mühendis. Bir din görevlisi... Bu dine hizmetin gönüllüsü. Evet… Bir elbise biçilmiş bedenimize ve giydirilmiş. Bir miras bırakılmış ve sırtımıza yüklenmiş. Karanlık denizlerde deniz feneri ol denmiş, biz de başım üstüne deyip kabullenmişiz. “Ne olursan ol, yine de gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.” diyen Mevlana gibi açmışız kucağımızı. Yunus gibi, “Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim.” diye söylenmişiz.
Ayakta durduğumuz yer de bellidir. “Yapmaya giden yol, olmaktan geçer.” diyor bir düşünür. Bir şeyler yapabilmek için, önce olmak gerekir. Goethe diyor ki: “Bir insana, onun olduğu gibi davranırsanız, olduğu gibi kalır. Ama bir insanın olabileceği, olması gerektiği gibi davranırsanız, olabileceği ve olması gerektiği gibi olur.” İşte bizler de, “Bir insanın olabileceği, olması gerektiği gibi davranmayı” hedeflemişiz. Zira “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir.” sözü fermanımızdır. “Müslüman kardeşinin gönlü içine sevinç koyman, mağfireti ilahiyi gerektirir.” müjdesi dermanımızdır. “Kulları içerisinde Allah’tan en çok korkan âlimlerdir.” kelamı dayanağımızdır.
Mevlana, “Bir mum, diğer mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez.” diyor. Öyleyse tutuşturalım diğer insanların mumlarını. Bizler mücadeleye devam ettikçe asla yenilgi görmeyiz. Yılmayalım zorluklar karşısında, tüm insanlık adına. Tohum toprak altında, gün gelir de ağaç olur, meyve veririm hayalleriyle bekler. Haydi, sulayalım, yeşersin fidanlar, meyveye dursun dallar. Bin kilometrelik yola, bir adımla başlanır hep. Gelin atalım o tek adımı, cennet yolu olsun çıkmaz sokaklar.
İşte bu, ne bir şiir ne de el kitabıdır. Bir din görevlisinin gönül hitabıdır..