Makale

Çare, Dini İnançların Esasına Hakkıyla Vakıf Olmaktır

RÖPORTAJ:

Mustafa Yeşilyurt

Prof. Dr. A.YAŞAR OCAK:
"Çare, dinî inançların esasına hakkıyla vâkıf olmaktır."

Varlığı İslâm öncesi dönemlere dayandığı tarihî belgelerle sabit olduğu halde, İslâm’ın bir parçasıymış gibi gösterilen hurafelerin sebebini ve çarelerini tarihçi Prof. Dr. A. YAŞAR OCAK dergimize değerlendirdi.

• Sayın hocam, Diyanet Dergisi ’nin Temmuz/1992 sayısını "Yaşayan Hurafeler" konusuna ayırdık. Bu münasebetle size birkaç soru sormak ve bu konuda fikirlerinizi almak istiyoruz. Önce, hurafe ne demektir, açıklar mısınız? Müslüman toplumlar söz konusu olduğunda hurafeden ne anlaşılması lâzımdır?
• Bilindiği gibi sözlük anlamıyla hurafe, boş, aslı esası olmayan inanç anlamına gelir ve bu anlamıyla geniş bir çerçevede kullanılır. Müslüman toplumlarda ise, dinî anlamda, İslâm’ın inanç esaslarıyla ilgisi bulunmayıp, onlara aykırı olduğu halde çoğu zaman onlardanmış gibi kabul gören ve inanılan bir takım inanç ve âdetleri ifade eder. Genellikle de İslâm öncesi dönemleri çağrıştırır. Aslında bu durum yalnız müslüman toplumlar için değil, diğer toplumlar için de söz konusudur.
Meseleye, yalnız müslüman toplumlar açısından bakıldığı zaman şu söylenebilir ki, hurafeler daha İslâm’ın ilk devrinde, yani Hz. Peygamber (s.a.s.) zamanında bazı müslü-manlar arasında mevcut olmaya başladı. Bunu bize gösteren tarihî haberler olduğu gibi, bizzat bazı hadislerde de onun hurafelere dikkat çektiğini ve müslümanları uyardığını görüyoruz.
Bu durum aslında sosyolojik olarak çok tabiidir. Çünkü insanların yeni bir dine girerken eski inanç ve geleneklerinden birden bire kurtulması mümkün değildir. Eski inanç ve âdetlerin, o insanların günlük hayat tarzlarıyla sıkı sıkıya alakalı bir takım alışkanlıkları ifade ettiklerini göz önüne almamız lazımdır. Bu sebeple, duruma göre bazan olduğu gibi, bazan yeni dinin kalıplarına uyarak yaşamaya devam etmektedirler. Bu itibarla, başlangıcından bugüne kadar muhtelif islâm toplumlarında hurafeler hep var olagelmişlerdir. Dine aykırı olmayan, hattâ bazı fıkıh mezheplerince belli şartlarda fıkhî delil olarak kabul edilen meşru örf ve âdetleri bunlarla karıştırmamak gerekir.
• O halde müslüman toplumlarda hurafeler genel olarak onların eski inanç ve âdetleriyle alakalı olduğuna göre, ülkemizde de müslüman halk arasında yaşayan hurafeler İslâm öncesi eski inanç ve âdetlerin kalıntılarını yansıtıyor, diyebiliriz. Bu konuyu biraz daha açar mısınız?
Bildiğiniz gibi Türkler tarih boyunca çok yer değiştiren ve bu yüzden de pek çok kültür, dolayısıyla din çevreleriyle karşılaşan, bunlarla temasa geçen bir millet olmuştur. İslâm Dini’ne girmeden önce ise, Şamanizm, Zerdüştilik, Budizm ve Maniheizm, hatta bazen Hristiyanlık ve Musevîlik gibi dinleri kabul edip bunların kültür çevrelerine dahil olmuşlar, uzun asırlar boyu bunlarla iç içe yaşamışlardır. Bu değişimler, aynı zaman ve mekânda, bütün Türk topluluklarını kapsayacak bir biçimde vuku bulmamış, farklı zaman ve zeminlerde meydana gelmiştir. Dolayısıyla her din ve kültür değişikliği sırasında, eskinin izleri ve kalıntıları bir sonraki içinde, onun kalıplarına uyarak belli ölçüde yaşamaya devam etmiştir. İşte çok uzun bir geçmişin kalıntısı olan bu etkiler, İslâm’ı kabul eden çeşitli Türk toplulukları arasında da onların sosyo-ekonomik ve kültürel seviyele-riyle doğru orantılı olarak sürüp gitmiş, İslâmî kalıplar içinde yeniden yaşama imkânı bulmuşlardır. Bu sosyolojik vakıanın en reddedilemez delilleri, İslâmî dönemde muhtelif Türk zümreleri arasında şifahi kültürün bir ürünü olarak ortaya çıkan destan, efsane, menkıbe vb. türlere ait metinlerdir. Hal böyle olunca, İslâm’a giren Türk zümrelerinin sosyoekonomik ve sosyo-kültürel seviyeleri ne ölçüde gelişmişse, o ölçüde İslâm’ın aslî inançlarına vakıf olabilmişler, hurafe denilen eski inanç kalıntılarını azaltabilmişlerdir.
Türkiye’de müslümanlar arasında yaşamakta olan hurafelerin önemli bir kısmı, müslüman olmadan önceki âdet ve inançlarından kaynaklandığı kadar, Anadolu’nun Hristiyan-lık öncesi ve Hristiyaniık dönemi çeşitli yerel kültür ve inançlarının da etkisiyle oluşmuştur. Az önce de söylediğim gibi bu çok tabii ve bütün dünya genelinde geçerli bir sosyolojik sürecin sonucudur. Bu sürecin başka türlü işlemesi mümkün değildir. Nitekim din sosyologlarının halk dini (religion popu-laire) diye tâbir ettikleri olay budur. Başka bir ifadeyle, herhangi bir dinin aslî mahiyet ve yapısının, eski inanç ve geleneklerinin kalıplarına uyarlanmış biçimi, halk dini denilen şeydir ki, bu anlamda, bütün İslâm Dünyası için de geçerli olmak üzere, her millet ve bölgeye göre az veya çok farklı halk İslamlıkları vardır; bunları şekillendirenler de genellikle o bölgelerin eski kültür ve inanç kalıpları, yani sizin ifadenizle, hurafelerdir.
Türkiye de Müslümanlık çerçevesinde bu hurafeleri başlıca şu üç ana grup içinde toplayabiliriz:
1) Evliya kültü (ki eski dilde evliyaperestlik olarak ifade olunmakla beraber, şahsen biraz ağır ve aşırı bulduğum için Batı kökenli kült(cuite) kelimesini tercih ediyorum) olarak adlandırabileceğimiz, Türk halk İslâmlığının esasını teşkil eden grup. Bu grup içindeki hurafeler, tasavvuf kanalıyla halk inançlarını kuvvetli bir şekilde etkileyen velî (yahut evliya) telâkkisinin, eski atalar kültü etrafındaki inançlar ve Anadolu’nun yerel inanç ve âdetleri ile karışması sonucu oluşmuşlardır. Türk halk İslâmlığı, biraz önce de söylediğim gibi bu kültün etrafında teşekkül etmiştir; bu yüzden de çok güçlüdür. Meselâ halk arasında türbe ziyaretleri ile ilgili bid’at tipi her türlü uygulamayı, bu grubu teşkil eden hurafeler arasında sayabiliriz.
2) Eski tabiat kültleri ile ilgili bir takım inanç ve âdetlerden oluşan hurafeler. Yani dağ, tepe, ağaç, su, taş, kaya gibi çeşitli tabiat varlıklarını konu edinen hurafelerdir. Bunlar, kısmen birinci grubu da ilgilendirmekle beraber, daha ziyade, Nevruz ve Hıdrellez vb. geleneksel halk bayramları çerçevesinde görülürler. Bunlar arasında Türkiye genelinde hâkim olanlar bulunduğu gibi, yerel özellikler gösterenler de vardır.
3) Daha çok çeşitli maksatlara yönelik "Büyü İşlemleri" çerçevesinde toplayabileceğimiz hurafeler, ki bunlar eski Şama-nist uygulamalardan Anadolu’nun putperest dönemlerinin kalıntılarına kadar geniş bir yelpaze oluştururlar.
Sizce insanlar hurafelere neden değer verip onları yaşantılarında uyguluyorlar?
Bu iyi bir soru. Bir kere hurafelerin modern ve gelişmiş toplumlar denilen, eğitim ve kültür seviyesi yüksek Batı toplumlarında bile mevcut olduğu göz önüne alınırsa, bu meselenin her şeyden önce insanların psikolojik yanlarıyla da bir ilgisi olduğu ortaya çıkar. Yaşadığımız çevrede her gün şahit olduğumuz olaylar bunu gösteriyor. İnsanlar ba-zan inanmasalar bile, bir hurafelere inanıyor görünmeleri, onları psikolojik olarak rahatlatıyor. İkinci olarak, eğer müslümanlar açısından düşünecek olursak, olayın bir de eğitim ve kültür seviyesiyle, dinî inançların esasına hakkıyla vâkıf olup, olmamakla alakası vardır. Genellikle sağlam bir İslâm kültürü ve eğitimi almış olanlarda hurafelere inanmak kolay rastlanan bir durum değildir. Burada önemli bir mesele gündeme geliyor. Türkiye’de genellikle aydınlar arasında şahsen müşahede ettiğim bir duruma bu vesileyle işaret etmek istiyorum: Türkiye’de İslâm hakında sağlam bilgilenmeye imkân tanımayan bir eğitim sürecinden geçmiş, İslâm adına çevresindeki hurafeleri ve yoz gelenekleri tanımış, ayrıca sağlam ve yetkili kaynaklardan da bilgi edineme-miş aydınlar arasında İslâm denildiği zaman kafalarda meydana gelen imaj; gerçek İslâm (yahut daha bilimsel bir ifadeyle Yüksek İslâm) değil, halk İslâmlığıdır. Onların kafasında bu ikisi arasındaki fark hesaba katılmadan birbiriyle özdeşleşmiş ve vardıkları yargılar hep bu yoz imajın etkisiyle oluşmuş yargılardır. Bu Türkiye çapında bana göre çok önemli ve halli gereken bir mesele olup, kanaatimce hayatî bir önem taşımaktadır. Aydınlarımızın bu konuda yüzeysel ve peşin hükümlü yaklaşımlardan kurtulup, İslâm’ı maksatlı tanıtımların kurbanı eden kişilerin kitaplarından değil, yetkili kalemlerden çıkmış bilimsel araştırmalardan tanımaya çalışmaları gerekir.
Hurafeler konusunda halkı aydınlatmak bakımından din adamlarına da önemli bir görev düşmektedir. Onların yalnız sağlam bir din eğitimi almış olmaları artık zamanımızda yeterli olmamaktadır. İçinde yaşadıkları çağı ve dünyayı (hem islâm dünyasını, hem onun dışındaki dünyayı kastediyorum) iyi tanıyan, meselelerini takip edebilen, geniş bir genel kültüre sahip ve ayrıca modern eğitim metodlarını çok iyi tanıyan kişiler olmaları gerekir. Bugüne kadar Türkiye’de din adamlarımız (bu çevreleri çok yakından ve iyi tanıyan biri olarak söylüyorum) vaaz ve hutbelerinde, bir kısmı yaptıkları yazılı yayınlarda, sadece hurafelere karşı çıkmışlar, uzun listeler vererek bunların İslâm’la ilgisi bulunmadığını söylemekle yetinmişlerdir. Bu yolun pek bir fayda sağladığını sanmıyorum. Çünkü kanaatimce önemli bir metod hatası işlenmektedir. Bu hata, hurafe denilen halk inançlarının mahiyetlerini, köklerini tanımamak, onların toplum içindeki fonksiyon ve rollerini hesaba katmamaktır. Bu, ciddi ve bilimsel bir meseledir. Modern sosyolojik ve antropolojik araştırmalar şunu ortaya koymuştur ki, hurafe denilen şeyler (efsaneler, mitoloji, menkıbeler, başka inançlar vs.) toplumların, insanların durup dururken iş olsun diye ortaya attıkları tesadüfi bir takım inanç ve âdetler değildir. Genellikle ürünü oldukları toplumun dünya görüşünü, sosyal yapı ve teşkilatlanmasını, ahlâk ve değer yargılarını izah ve temsil ederler. İşte din adamlarının önce onlara bu açıdan yaklaşmaları ve dikkatle inceleyip analiz etmeleri gerekir. Bunu yapmadan onları ortadan kaldırıp, islâm’ın yüksek esaslarını gereği gibi kavratabilmeleri kesinlikle mümkün değildir. Her asırda gelen ve dinî anlayışı ihya etmek konusunda önemli hizmetler gerçekleştiren ıslahatçı, müceddit bilgin-lerin çalışmalarının dikkatle araştırılması gerekir.
• Bu hurafelerin toplumumuz üzerindeki -olumlu ya da olumsuz etkileri nelerdir?
• Az evvel de işaret etmeye çalıştığım gibi, hurafeler bir toplumun dünya görüşünü, mantığını anlamamıza yarayan toplumsal bir gerçekliktir. Bu itibarla, kendi mantığı içinde hiç şüphe yok ki, sosyolojik olarak olumlu bir rolleri bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünkü onlar bir anlamda toplumsal şuuraltını yansıtırlar. Ama şunu da bilmeliyiz ki, bu karakterleri sebebiyle de aşırı tutucudurlar ve her türlü toplumsal değişmenin karşısına dikilirler. En tutucu insanların ve toplumların, hurafelere en çok bağlı olanlar olması boşuna değildir. Nitekim Batı dünyasında bugün eğer İslâm Âlemi için benzer yargılar varsa, bunun sebebi bizatihi İslâm değil, ama onların İslâm adına gördükleri veya görmek istedikleri hurafelerdir. İslâm, mahiyeti itibariyle hurafelerle uyuşmayan bir nitelik arzeder. O bu niteliğini daha ortaya çıktığı ilk günden itibaren belirtmiş, o devir Arap toplumu içinde de en büyük tepkileri bu yüzden almıştır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus bir çok vesilelerle özellikle vurgulanmıştır. Ama Pey-gamberimizin vefatını müteakip aradan geçen zaman içinde, gerek eski Arap inanç ve geleneklerinin yeniden şöyle veya böyle su yüzüne çıkması, gerekse fetihlerle ulaşılan yeni kültür ortamlarıyla temasa geçilmesi, israiliyyât denilen rivayetler vs. ister istemez İslâm’ı çoğu yerlerde bu yapıya uymak zorunda bırakmıştır. Böylece, giderek zaman içinde belli kesimler arasında hurafelerle karışarak az önce "halk dini" diye isimlendirdiğimiz biçimleri aldığı ve bu kesimler arasında aşırı tutucu bir niteliğe büründüğü zaman ve zeminler olmuştur. Bu durum ise tarih içinde, bir zamanlar gelişmeye, ileri hamlelere açık müslüman toplumları, içine kapanık, çekingen hamleci özelliklerini kaybetmiş, âdeta statik hale getirmiştir. İşte şimdi müslümanlara düşen görev; sağlam ve eleştirici bir tarih şuuruyla geçmişlerini ve kültür mirasla-rını ciddi tedkiklere tâbi tutarak araştırmalara girişmek, yabancı kültürleri taklidden ve hurafelerden arınıp yeniden yaratıcı ve hamleci vasıflarına kavuşmaktır. Bunun ise bir tek yolu vardır: Sağlam metodlara dayalı araştırıcı tarih şuuruna sahip, ciddi araştırmalar yapabilecek yeni nesiller yetiştirmek...