Makale

Kur'an'ın öğretimi kavramını doğru anlıyor muyuz?

Kur’an’ın öğretimi kavramını doğru anlıyor muyuz?

Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
ihkarsli@diyanet.gov.tr

“Onlar arasında Kitab’ın (Tevrat’ın) gerçek bilgisine sahip olmayan, kitap ile ilgisiz insanlar vardır. Bütün bildikleri kulaktan dolma bilgi ve kuruntulardır. Onlar ancak zan ve vehim içindedirler.” (Bakara, 2/78.)
İnsanlığa yapılan son çağrı Kur’an, ilk müminler tarafından apayrı bir ilgiyle karşılanmıştır. Onlar, bu ilahî çağrıyı tam bir fırsat bilmiş; bütün gönülleriyle ona bağlanmışlardır. Gelen vahiyler, Hz. Peygamber’in çevresindeki hak sevdalılarının yolunu aydınlatmış, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini görmelerini sağlamıştır.
Kur’an, sonraki dönemlerde de insanlığın yolunu aydınlatmaya devam etmiştir. Dileyenler, bu ilahî çağrının rehberliğinden istifade etmiş ve onun yönlendiriciliğinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, ilk müminlere göre sonrakilerin vahiy karşısındaki tutumlarında farklılaşmalar olmuştur. Şöyle ki ilk dönemlerde esas itibariyle ilahî kelamın uygulaması ibadet iken, sonraları onun tilavetine ağırlık verilmeye ve ibadet olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Yine asr-ı saadette vahiy hayatın kurucu unsuru iken, sonraları daha ziyade ilmi araştırmaların bir nesnesi hâline gelmeye başlamıştır.
Kur’an’ın nazil olduğu dönemlerde Hicaz bölgesinin en okumuş ve aydın kesimi Yahudilerdi. Ne var ki onların bir kısmı ümmi ve Tevrat konusunda tam bir cehalet içerisinde idi. Din hakkında mesnetsiz bilgilere, evham ve hurafelere inanıyorlardı. Nitekim başta verdiğimiz ayet, bu gerçeği bizlere anlatmaktadır. Buna göre onların din hakkındaki bilgisi sadece hayal meyal anlayışlardan, atalarından işittikleri taklidi temenni ve arzulardan ibaretti. Bunlardan bir kısmı doğru olup gerçekleşse de büyük bir kısmı hiçbir delile dayanmayan kuruntu ve mesnetsiz bilgilerdi. Onlar, doğru ile yanlışı, hak ile batılı ayırt edebilecek bir durumda değillerdi. Çünkü hurafeye dayalı bir din anlayışları vardı. Bu duruma gelmelerinin en önemli sorumlusu da Tevrat’ı kendilerine anlatmayan ve öğretmeyen din adamlarıydı.
Günümüz Müslümanlarının da benzer bir durumla karı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü onların kahir ekseriyeti Kur’an’ı okumamaktadırlar. Okuyanların önemli bir kısmı da onu anlama gayreti içerisinde bulunmamaktadırlar. Neticede onlar, Kur’an’ın hayat bahşeden, ümit vaat eden dinamik muhtevasından kopuk, doğruluğu tartışılır, kulluk şuuru vermeyen, birtakım bilgilerle yetinmektedirler. Kur’an’ı defalarca hatmettiği hâlde onun muhtevasından bihaber olduğu için, inanç, düşünce ve yaşayışındaki hataları düzeltmeyen insanların sayısı pek de az değildir.
Gelenekten tevarüs eden Kur’an’ın tilaveti anlayışında esas olan, tecvit ve tashihi huruf kurallarına göre onun okunmasıdır. Onun inceliklerini anlamak, üzerinde derinlemesine düşünmek, esas itibariyle avamın değil, âlimlerin işidir. Bu anlayış, toplumumuzda hâlâ devam etmektedir. Kur’an’ın okunması, öğrenilmesi dendiğinde, ilk anda tilavet kurallarına göre onun öğrenilmesi akla gelmektedir. Özellikle yaş ortalaması altmışın üzerinde ve yüksek tahsil görmemiş olan kesimler bu anlamda Kur’an tilavetine oldukça önem vermektedirler. Çünkü gelenekte buna çok ciddi bir vurgu vardır. Dolayısıyla Kur’an’ın salt tilavetini öğrenmekle, ona karşı olan sorumluluklarını yerine getirdiklerine ve bunu başardıkları takdirde de çok büyük bir vebalden kurtulduklarına inanmaktadırlar. Onun tilavetini öğrenemeyenler de daima vicdanlarında bir rahatsızlık, kulluklarında bir eksiklik hissetmektedirler.
Bugün hâlâ anlaşılmadan Kur’an’ın tilavetine devam edilmesinin en önemli nedeni, gelenekten devraldığımız bu anlayıştır. İkinci bir sebep de özellikle tahsilsiz kesimlerin öğrenme, anlama ve düşünme konularında yeterli gayret içerisinde olmamalarıdır. Kur’an’ın kendisiyle kurulacak ilişkide onu anlamanın, hatta derinlemesine üzerinde düşünmenin birincil ilke olduğu ne yazık ki unutulmaktadır. Bu durum doğal olarak işin kolayına kaçılmasına ve sadece Arapça metninin tilavet edilmesi ile iktifa edilmesine yol açmaktadır. Ülkemizde Kur’an öğretimiyle meşgul olan kurumlar, büyük ölçüde eğitim öğretim faaliyetlerini bu şekilde anlamakta ve uygulamaktadırlar.
Bütün bu anlatılanlar, anlamadan Kur’an’ı tilavet etmenin boş, anlamsız bir iş olduğunu akla getirmemelidir. Belirtmek gerekir ki bu da Allah Teala’ya bir yöneliştir ve zikirdir; dolayısıyla O’nun rızasının kazanılmasına sebep olan fiillerden biridir. Ancak bilinmesi gerekir ki bu, Kur’an’ın kendisiyle kurulacak ilişkide hedeflediği bir yöntem değildir. Çünkü Kur’an’ın hedefi insanın anlama yeteneklerini harekete geçirmektir. Dolayısıyla geleneksel tilavet alışkanlığı, belki okuma yazma bilmeyenlerin, onun mesajını öğrenme imkân ve vasıtalarına sahip olmayanların başvuracakları bir yöntemdir. Bu açıdan İslam’a dili, kültürü farklı değişik milletlerin intisap ettikleri ilk dönemlerde veya Kur’an’ın muhtevasını öğrenme imkân ve vasıtalarının oldukça kısıtlı olduğu sonraki dönemlerde geleneksel tilavet tarzı normaldi. Ancak bugün durum oldukça farklı bir boyut kazanmıştır. Hem okuma yazma bilenlerin oranı oldukça artmış; hem de piyasada onlarca tefsir yüzlerce meal bulunmaktadır. Dolayısıyla hâlâ Kur’an’ı anlama konusunda yeterince gayret gösterilmemesi anlaşılır bir durum değildir.
Şunu söylemek mümkündür: Müslümanlara emredilen tilavet tarzı, Kur’an’ın dilini bilenler için orijinal harfleri ile onu okumaktır. Onun dilini bilmeyenler için de mana ve mefhumunu anlamaktır. Bu da, ancak meal ve tefsirleri okumak ve anlamakla mümkün olur. Aksi takdirde anlamadan Kur’an tilavetine devam etmek, İslami bir kimlik ve vahye duyarlı bir toplumu inşa etmede oldukça önemli bir eksiklik oluşturacaktır. Bugün hâlâ bu konuda söz sahibi olanların, onlarca ayetin emrettiği anlayarak okuma usulünü görmezlikten gelerek, anlayarak okuma ile anlamadan okumanın aynı şeyler olduğunu söylemeleri şaşılacak bir durumdur. Dolayısıyla Kur’an’ı öğretme konumunda bulunan kişi ve kuruluşların, Kur’an’ın tilavetine verdikleri önemi, en az onun anlaşılmasına da vermeleri gerekmektedir. Hatta anlaşılmasına daha fazla önem ve öncelik verilmelidir. Aksi bir durum vebal olur. Çünkü Kur’an anlaşılmadığı müddetçe insan aklının vahyin nuruyla aydınlanması mümkün değildir.
Sonuç olarak şu söylenebilir: Başta verilen ayette de belirtildiği gibi ilahî kelamı bilmemek, onu anlamamak, vahiy toplumlarının sonraki dönemlerde maruz kaldıkları temel bir sapmadır. Bu ne yazık ki bugünkü Müslümanlar için de geçerli olan bir durumdur. Bu açıdan Kur’an tilavetinde bir zihniyet değişikliğine gitmek gerekmektedir. Bu da anlayarak onun okunmasıdır. Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in amacı da zaten bu değil miydi?