Makale

Türk Ortodoks Patriği Selçuk ERENEROL: "Bizler Ortaasya'dan gelen Selçuklularız, Bir kısmı İslâmiyet!, bir kısmı Hristiyanlığı kabul etmiş kişilerdeniz..."

RÖPORTAJ - 2 -

Türk Ortodoks Patriği Selçuk ERENEROL: "Bizler Ortaasya’dan gelen Selçuklularız, Bir kısmı İslâmiyet!, bir kısmı Hristiyanlığı kabul etmiş kişilerdeniz..."

Bir televizyon kanalında izlemiştim ’Tiirk Ortodoks Patriği" Selçuk ERENEROL’u. "Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi" ve Patriği Bartholomeus hakkında çok ilginç açıklamalarda bulunmuş ve o yüzden de ilgi alanıma girmişti.
Kendisiyle görüşmem fazla zaman almadı.
Sabah erkenden gidip Patrikhane’nin kapısında beklerken, ince uzun boylu birisi geldi, yandaki büfeden bir Türkçe gazete aldı. Gelip Patrikhane’nin kapısını açarken yanına yaklaşıp kendimi tanıtarak meramımı anlattım. İçeri girdik ve 15-20 dakika sonra da Patrik Selçuk EREN EROL1 un makamında uzunca bir söyleşide bulunduk:
■ Efendim, dilerseniz önce sizi tanıyarak başlayalım bu röportajımıza. Kendiniz ve açık kimliğiniz hakkında bilgi verebilir misiniz?
□ Efendim ben, Türk-Ortodoks Patriği bir Papa Yeftim’in oğluyum. Türk-Ortodoks Patriği li. ağabeyim Dr. Turgut ERENEROL’dur. Türk-Ortodoks Patriği İli. olarak da, bendeniz Selçuk ERENEROL!
Babam 1900 doğumlu olup, 1920-21 yıllarında, 21-22 yaşlarında intisap etmiş bir kimsedir. Türk kökenlidir ve Anadolu’da, Yozgat’ın Akdağmadeni’nde doğmuştur. Kendisi çocukluğundan beri kilise içinde büyümüştür ve kiliseye çok düşkündür. Onun kiliseye bu kadar düşkün oluşu, muhiti ve cemaati tarafından da sevilen bir kişi olması hasebiyle, cemaatinin istek ve arzusuyla ru- haniyeti kabullenmiş, 22 yaşında ruhaniyete girmiştir.
■ Anadolu’da bu hareket ne zaman ve kimler tarafından teşekkül ettirilmiş?
□ Bu hareket 1917’de, Kayseri’de Türk-Ortodoks Patrikhanesi’nin teşekkül edilişiyle başlamıştır. Bizler, Ortaasya’dan gelen Selçuklularız. Bir kısmı Islamiyeti, bir kısmı Hristiyanlığı kabul etmiş kişilerdeniz.Ve Anadolu’da yerleşmişiz. Bizden sonra devam edenler, Hazar Denizi üzerinden, Kafkaslar’dan; bugün Bulgaristan’da, Yugoslavya’da, Moldavya’da ve Romanya’da bulunan Türk Gagavuzlardır.
O zaman, Anadolu’da yaşayan 1.5 milyon kadar bir Hristiyan topluluğu vardı. Trabzon’daki 1914 ayaklanmasına kadar, Hris- tiyanlar Müslümanlarla bir tencerede, bir kaşıkla çorba içerlerdi. Fakat ne yazık ki, Fener Rum Patrikhanesi’nin iki metropolitini Anadolu’ya göndermesiyle, bu birliktelik bozulmuştur. Hatta özel bir kurye aracılığı ile Samsun metropoliti Karavangele’ye: "İşte görüyorsunuz! Yunan Orduları İzmir’e çıkmıştır. Ankara’ya doğru gelmektedir. -PolatlI’ya kadar gelmişlerdi o günler- Ankara’nın düşmesi an meselesidir. Mustafa Kemal’e asla asker vermeyin. Maddi ve manevi hiç bir yardımda bulunmayın. Anadolu’daki münevver tabakayı çağırın, elde edin ve kendilerinin Pontus’a yardımcı olmaları için icabeden yardımı gösterin" mesajının geldiği de duyulunca, bütün Anadolu’da yaşayan Hristiyan âlemi, başta babam olmak üzere, infial ettiler. "Ne demek" dedi babam. "Bizim Rum’lukla hiç bir zaman bir ilişiğimiz olmamıştır ki, biz Rum olalım ve Rumluk için çalışalım. Biz kendimizi bildik bileli atalarımız Anadolu’da yerleşmiş öz be öz Türkleriz"
Buna muhalefet eden başta babam, Anadolu’da mevcut "72 Daire-i Ruhaniye“yi, yani 72 tane metropolitliği - o zaman İstanbul’da yalnız 6 tane metropolitlik vardı. Bu gün de 6 tane metropolitlik var. Demek ekseriyet Anadolu’da idi. Çünkü nüfus bakımından 1.5 milyonu aşkın Hristiyan toplumu Anadolu’da idi- Kayseri’ye davet etti ve bütün metropolitlere durumun vehametini izah etti. Bunun üzerine, bir kişi dışarda kalmamak kaydıyla, ’72 Daire-i Ruhaniye", Fener Rum Patrikhanesiyle alakalarını kestiler ve Kayseri’de Türk Ortodoks Patrikhanesin» kurdular. Kurulan bu Türk-Ortodoks Patrikhanesi ki bunun evveliyatını da size şöyle izah edeyim: Anadolu’daki Hristiyanların hiç bir zaman İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesiyle bir ilişiği olmamıştır. Orada yaşayan Hristiyan insanlar, ne Fener Rum, Patrikhanesi’nin varlığından haberdar, ne de Fener Rum Patriği’nin "Ekü- men" oluşundan. Yalnız ve yalnız Fener Rum Patrikhanesiyle ilişiği olanlar, "72 Daire-i Ruhaniye"nin başındaki metropolitlerdir.
Doğrusunu söylemek icabederse, dolayısıyla babam da Fener Rum Patrikhanesi’nin bir elemanı olarak -o zaman en ufak rütbe olan papaz rütbesiyle- vazife görüyordu. Fakat Fener Rum Patrikhanesinle teşciki mesaisi yoktu. O yönüyle tâ ki, Trabzon’daki Rum Pontus hareketleri patlak verince ve Anadolu’da yaşayan Hristiyanlara; "Sizin Türklükle hiç bir alakanız yok. Sadece Anadolu’da doğmanız sebebiyle T.C. tabiiatındasınız, fakat Rum’sunuz", denmesi üzerine durum aydınlanmış, işlerin nereden kaynaklandığı anlaşılmış oldu.
■ Türk –Ortodoks Patrikhanesi’nin ortaya çıkışı; Anadolu’nun işgali sırasında, Rum Patrikhanesi’nin Rumları ve Anadolu’da yaşayan Hristiyanları Türkiye’ye karşı ayaklandırma kışkırtması sebebiyle olmuş. Babanız da tabii bir Türk olarak buna karşı çıkmış ve Rum Ortodoks Patrikhanesi’yle ilişkisini keserek Türk-Ortodoks Patrikhanesi’ni kurmuş.
Böyle diyebilir miyiz?
□ Evet, aynen öyle olmuştur. Burada mühim olan şudur: Bu hareket, fener Rum Patrikhanesi’nin Yunanistan’a bağlı oluşundan dolayı, Yunan emellerine hizmet etmesi ve Rumluğunu da bize zorla kabul ettirmeye teşebbüsünden doğmuştur. Babam, ömrü boyunca, 72 senelik mücadelesi boyunca buna her zaman muhalifti.
Bizim onlarla tek ayrılığımız milliyettir. Ortodoksluğun temeli olan "Üçlü"de, yani: "Baba, Oğul ve Aziz Ruh"ta birleşiyoruz. Onlar, "Biz Rum’uz, Türklükle alakamız yoktur. Türkiye’de doğduk, nüfus kaydımız Türkiye’de olduğu için Türk vatandaşıyız" derler. Evet, İstanbul’dakiler için belki bu doğru olabilir, fakat Anadolu’dakiler için asla böyle bir şey yoktur. Çünkü hiç bir zaman Rumlukla ilişkileri olmamıştır.
■ Bu konuşmalardan ben şunu da anladım: Anadolu’nun kurtuluşu sırasında gerçekten babanızın büyük rolü olmuş. Eğer aksi olsaydı, Fener Rum Patrikhanesi bütün Hristiyanları toparlayacak, belki de bu savaşlar Allah korusun daha başka türlü neticelenecekti.
□ Evet, tamamen haklısınız. O günler babam, Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni kurdu. Bunu duyan Fener Rum Patrikhanesi, İstanbul Hükümeti’nden, babamın derhal mevcutlu olarak İstanbul’a getirilmesini istedi. Fakat Yozgat Kaymakamı işin üzerine gitmediği gibi babamı bir süre de saklamış. Zaten o zamana kadar da Atatürk işi bitirmiş, savaşlar zaferle neticelenmişti. Fakat ne yazık ki, bir süre sonra da Lozan ortaya çıktı, işte o Lozan bizi aldı götürdü Efendim.
Lozan’da Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın başkanlığındaki heyete vermiş olduğu direktif aynen şu idi: "Ne yapın yapın, bu fesat yuvası olan Fener Patrikhanesi’nin İstanbul’dan hudut harici edilmesini sağlayın". Fakat o zamanki şartlar herhalde buna elvermemiş olacak ve bu meyanda kimbilir ne tehditlerle de karşılaşmış olacaklar ki, bu mümkün olmamış. Bunun da nedenini ben bugün Kıbrısla kıyaslıyorum. Bugün Kıbrıs’ı kim tanıdı? Hiç kimse tanımadı. Tek hükümet olarak Türkiye tanıdı. Hani İslam alemi? Hani Araplar? Yok tabii. Biliyorsunuz o zaman koskoca bir, Osmanlı İmparatorluğu yok oluyor, filizi yeni cumhuriyet çıkacak.
Ve bu arada vurgulayarak söylüyorum ki, Atatürk bir zafer kazanmış ve yeni bir devletin, yani Cumhuriyet’in kurulması da şart bizim açımızdan. Onlar da bilhassa Ingiliz ve Yunan Hariciye Bakanlarının ısrarı ile bazı şartlar ileri sürmüşler ve demişler ki: "Fener Rum Patrikhanesi ve Patriği bundan sonra yalnız ve yalnız İstanbul’da yaşayan Hristiyanların başı olarak kalacak ve siyasetle iştigal etmeyecek. Bu deklerasyonun altına biz de imza vereceğiz."
Bu söz ve imzalanan deklerasyon üzerine ve o günkü şartlarda kabul edilmiş. Çünkü babam Lozan’dan sonra gerek Atatürk, gerekse İnönü ile görüştüklerinde, kendisine böyle açıklanmış.
Lozan’da Venizelûs güzel bir politika uyguladı ve muvaffak da oldu. Nedir bu muvaffakiyeti? Anadolu Hristiyanlarını mübadeleye tabii tutması. Çünkü Anadolu’da Yunanlılar ümitlerinin kalmadığını görerek, hiç olmazsa nüfus bakımından zenginleşmeyi tasarladılar- çünkü o zaman 5-6 milyondu Yunanistan- Anadolu’nun zengin Hristiyanlarını ki hepsi çiftçi, sanaatkârdı. Zengin ve varlıklı idiler.
Lozan’dan sonra babamın İnönü ile temasında babam: "Neden yaptın Paşam?" dediğinde, İnönü’nün cevabı şu olmuştu: "Anadolu’nun muhtelif vilayetlerine yayılmış olan
Hristiyanlığı zaptu-rapt altına almak zor olur. Bir vilayette, İstanbul’da tutalım, elimizin altında olsun".
Halbuki çıbanın başı burada kaldı. Güzelim, hakiki Türk Ortodoksları, Türkçe konuşan insanları biz tutup onların eline verdik. Onlar ise bize vapur dolusu çingeneleri gönderdiler Müslüman diyerek.
Bu acı karşısında babam, "Askerim gidiyor*’ diyerek, gitmek için o da hazırlığını yaptı. Bir lider olarak bunu yapmak zorundaydı. Bunu duyan Atatürk’ün babamı çağırtarak: "Duydum ki gidiyor- muşsun. Gitme, aile efradınla birlikte mübadeleden istisna edilerek İstanbul’da iskan edileceksin" demesi üzerine, herhalde babamın da gönlü vardı ki gitmedi, kaldı.
Babam, 1924’de İstanbul’a geldi. O zaman Galata’da Panayie, Aynikola, Ayyani ve Hüstos adı altında dört kilise vardı. "Istaneoriası" dediğimiz en büyük idare heyetinin merkezi Galata idi. Burada bunların başında, bir "Dam- yenis" vardı. Ürgüplü, aklı başında fevkalade milliyetçi bir adamdı.
Bu zat, heyetiyle birlikte gelip, Bebek’te yerleşen babama biat ederek: "Baba, senin yolun yoldur. Biz sana biat ediyoruz. Gel başımıza geç" dedi. Onların daveti üzerine babam, Anadolu’da kurmuş olduğu Türk Ortodoks Patrikhanesini, 1924’te İstanbul’da mevcut bulunan Anadolu Hristiyanlarını da davet ederek, yapmış olduğu büyük bir kongre ile ve Anadolu’daki Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni de İstanbul’a nakil ederek burada hayat buldu.
■ İstanbul’da veya Türkiye çapında başka kiliseleriniz var mı?
□ Hayır, olamaz ki zaten. Lozan Antlaşması gereğince İstanbul’dan başka hiç bir yerde Ortodoks kilisesi, hatta Ortodoks topluluğu ve hatta Ortodoks kişi dahi yoktur. Katolik var, Protestan var; Ermeni var, Süryani var, fakat papalık olamaz. Ama bizim Lozan ’la alakamız olmadığı için, Türk Ortodoksları olarak tabii ki cemaat olsa, hatta Anadolu’da da olsa, olabilir. Çünkü bizim Lozan’la bir alakamız yoktur. Yalnız Rum ve Ermeni’ye aittir Lozan’daki şartlar.
■ Türkiye dışında temas halinde olduğunuz kiliseler veya topluluklar var mı?
□ Efendim! babamın sağlığında başladı, ağabeyimin ölümüne kadar devam etti. Amerika’dan, Kanada’dan, Avustralya’dan, İngiltere’den, İsrail’den; hatta benim zamanımda Mısır’dan, Belçika’dan, Fransa’dan olmak üzere muhtelif devletlerdeki 36-37 müstakil kiliselerin heyetleri geldiler, bizimle temas ettiler: "Bugüne kadar Türk-Ortodoks Pat- rikhanesi’nin varlığından haberdar değildik, öğrendik. Bundan sonra size biat etmek istiyoruz." diyerek teklif verdiler. Tabii bu siyasi, politik bir mesele olduğu için, Türkiye’de yaşayıp, devletimizi de her şeyimiz kabul ettiğimiz için, bunları hükümete bildirdik. Fakat maalesef Hâriciyeden bugüne kadar "ever ya da "hayır" diye herhangi bir şey çıkmadı. Bunlar hep üzücü şeylerdir.
Peki Türkiye’deki durumunuz nasıl? Gerek devlet ve gerekse halk tarafından rahatsız edici bir müdahale ile karşılaşıyor musunuz?
□ Asla! Biz Türk Ortodoksları olarak, asla, hiç bir zaman gerek Türkiye’de yaşayan müslümanlardan ve gerekse hükümetimizden hiç bir müdahale görmedik. Laik bir devlet içinde yaşadığımıza, Anayasa’da da durum açık olduğuna göre, düşünemiyorum da. Cevap dahi bulamıyorum bu sualinize. Ne milletimden, ne de hükümetlerimizden böyle bir şey söz konusu olmadı. Umumi olarak da söyleyecek olursak, gene laik bir devlet olarak Anayasa’nın vermiş olduğu hak, hürriyet, vicdan özgürlüğüne karşı gelmiş geçmiş hükümetlerin bugün Hristiyan alemine olsun, Musevi vatandaşlara olsun asla bir baskısı olmamıştır, olamaz da...
Fakat zaman zaman Yunanistan, Türkiye’ye karşı beslediği çirkin düşünceleri sebebiyle, Birleşmiş Milletler de olsun, Avrupa Konseyi’nde olsun böyle iftiraları masaya getiriyor. Bunları da üzüntüyle ve nefretle karşılıyorum.
Ben de bunun için sormuştum.
Nedir Yunanlıların yaygara kopardıkları şeyler mesela? 6-7 Eylül olayları ve 20 kura mevzuu.
20 kura nedir, biraz açabilir misiniz?
□ 20 kura, bir şahıs askerlik yapmış, tekrar askere alınmış bir zamanlar. "Bu, yalnız Rum, Ermeni ve Yahudiler için alınan bir karardır" denilerek yaygara koparıldı. Fakat bu yalnız Yor- go’ya, Agop’a, Mişon’a uygulanmış değildi ki; Ahmet’e, Mehmet’e de vardı. Demekki o zamanlar silahlı kuvvetler bir ihtiyaca binaen almış bu kararı. Yoksa durup dururken kimse bedeva bir dilim ekmek vermek istemez kimseye.
Kura almak kolay değil. Bunun giyimi var, kuşamı var; yatması, yemesi, içmesi var. Demek ki ihtiyaçtan doğan bir şeydir. Yalnız Yorgo’yu, Agop’u almak için yapılmış bir husumet değildir. Bunu kabul etmem.
6-7 Eylül hadiseleri ise Ekspres Gazetesi’nin o günkü bir manşetinden dolayı patlak verdi deniliyor.
6 -7 Eylül hadiseleri neydi ve nasıl çıktı?
□ Bu hadiseler biliyorsunuz İstanbul’da- Allah bir daha o günleri göstermesin- bir anlık heyecanın bir neticesidir. Bu tabii; bir kısım çapulcuların da karışmasıyla yağmacılığa dönüşmüştü. Bu nedir? Bu, o günlerde patlak veren Kıbrıs olaylarından mütevellit, son derece tedirgin olan insanlarımızın bir galeyanıdır.
Ekspres Gazetesi’nin: "Selanik’te, Atatürk’ün evine bomba atıldı" manşetiyle meydana gelen bir durumdu, denildi o zamanlar. Fakat ben bunu böyle yorumlamıyorum. Bunun müsebbibi, Avrupa Konseyi’nde, Birleşmiş Milletler’de bizi karalamak ve önümüzü kesmek isteyen Yunanistan ile Fener Rum Patrikhanesi’nin ta kendisidir. 1948’de kanunen ve Anayasa’ya göre imkansız olan bir durumun gerçekleştirilmesiyle, yani kısaca ifadesiyle, o zamanki İnönü hükümeti zamanında Amerika’dan ithal ettiğimiz Patrik Ateneros’un gelmesiyle başlamıştır.
Amerika o gün, dünyada tek rakibi olan Rusya’ya Katolikliğin, Protestanlığın, Ortodoksluğun elinde olduğunu göstermek istiyordu. Bunun için ne yapacaktı? 17 sene Amerika’da kalmış olan Ateneros’u Türkiye’ye ihraç etti. Amerika’da iken bir gün içinde Türk tabiiyetine geçirdiler bu adamı. Çünkü anayasa’da sarihtir: Türkiye’de bir ruhbanın icrayı ayin yapabilmesi için muhakkak Türk tabiiyetinde olması gerekir. Ertesi günü Pan Amerikan uçağı ile Türkiye’ye geldi.
Hiç unutmam, bir çarşamba günü havaalanında uçaktan inerken -Kadıköy Metropoliti Torna karşılamıştı Ateneros’u- dedi ki: "Ben bu güne kadar Amerika’da idim. 17 sene Amerika’da yaşadım. Amerikan tabiiyetindeydim. Amerikalı olmaktan iftihar ederim fakat şu an Türk topraklarındayım. Türkiye Cumhuriyeti
Hükümeti’ne tabiiyim. Bu günden itibaren Türk’üm ve Türk kanunlarına riayet edeceğime söz veriyorum.”
Arabayla Taksim’e gidildi, çelenk koydu ve o günden itibaren icraatına başladı. Fakat 1948’den 6-7 Eylül hadiselerine kadarki icraatıyla hiçbir zaman Türklüğü’nü ispatlayamadı. Ve o günkü gazeteler, patriği öve öve göklere çıkardılar. Ne ümit edildi bilemiyorum. Amerikan dolarlarını mı aktaracaktı buraya? Bir dini liderden ziyade, sanki dünyanın bir kurtarıcısı imiş gibi dört elle sarıldılar Ateneros’a.
Şu Galata’ya gelişini hatırlarım. O zaman Nahiye Müdürlükleri vardı. Nahiye Müdürü -Allah rahmet etsin- Talat adında gayet milliyetçi bir zattı. İşte o Talat Bey bile, Galata’nın süpürge yüzü görmemiş sokaklarını süpüttürdü, halılar döşedi Ateneros gelecek diye.
Bu adam gelirken dört madde ile geldi:
1- Türk-Ortodoks Patrikhanesi Papa Yeftim’i ortadan kaldırmak,
2-Fener Rum Patrikhanesi’ni Vatikan seviyesine getirmek,
3- Heybeli Ruhban Okulu’nu İlahiyat Fakültesi yapmak,
4- Ayasofya ile surlar arasındaki toprakları satın alıp patrikhane’yi oraya kadar genişletmek.
Bu emellerle Türkiye’ye gelen ve 1948’den ölümüne kadar bu amaç uğrunda çalışan bu adam, Türk-Ortodoks Patrikhanesi’ni ortadan kaldırmak için vurmadık kapı bırakmadı. Sonunda anladı ki, burası sağlam bir kaleymiş.
Üç senede Ayasofya’nın etrafında 3, ya da 4 gayri menkul satın aldığını o zamanki gazeteler duyurdu. Daha fazlasına gücü yetmedi. Bunun da peşini bıraktı. Fakat 1844 senesinde Lise seviyesinde ilk ortayla tedrisata başlayan Heybeli Ruhban Okulu’nu daha sonra Lise, 1951 ’de de Üniversite seviyesine getirdi. Yaptığı tek şey buydu. Bıraktığı yerden devamını bugün Bartholomeus yapıyor.
Ayasofya’nın etrafında değil de, Fener Patrikhanesi’nin üzerindeki tepede, "kırmızı mektep" tabir ettikleri bir lise var. O arayı almayı kararlaştırmış olacaklar ki, ilk dokuz gayri menkul aldıklarında, gerek matbuata ve gerekse hükümete ben ilettim durumu.
O günden sonra da zannedersem 17’ye çıktı gayri menkullerinin sayısı.
Satanlar kim? Ahmet, Mehmet! Adam diyor ki, "Benim için ha Ahmet almış, ha Yorgo almış.Benim evim 50 milyon ediyor, bana 200 milyon teklif ediyorlar, niye vermeyeyim?" Bir yönden vatandaş haklı. Fakat sonradan herhalde bir müdahalede bulunuldu ki, gayri menkul sayıları ya 17’de, ya da 19’da durdu. .
Kendileri bu gayrimenkullere sahip olmalarını: "Şahıs bize hibe ediyor" gibi sözlerle savunuyorlardı.
O zaman ben dedim ki: "Benim bildiğim, İstanbul’da 2000’in altına düşmüştür bu patrikhanece bağlı Hristiyan sayısı. Zengin tabaka 100 kişi ya var, ya yok. Benim tanıdığım zengin tabaka da bu gibi pisliklere bulaşmaz. Geri kalan da bu paraları veremez.
Kimisi ihtiyar, kimisi hasta. Balıklı hastanesinde yatıyorlar. Dışardakiler ise hep işçi. Nasıl bulunur bu paralar? Bir tetkik edilsin. Bu Marika, bu Niko, bu Yorgo kimmiş?" Nitekim bir hafta içinde işin foyası çıktı meydana. Senin-benim, onun-bunun yanında çalışan ve o zamanın parasıyla iki milyon, üç milyon alan kimseler, iaşesini mi temin edecek, yoksa ikiyüz milyon, üçyüz milyon veripte, gayri menkul mü bağışlayacak patrikhaneye? Bu nasıl oluyor? Olmaz tabii! Belli ki parayı Patrikhane veriyor, Yorgo’nun, Niko’nun adına alıyor ve bağış yaptırtıyor kendisine.
Tabii 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince Patrikhane’nin bir kere hükmü şahsiyeti yok. Olmadığına göre, Patrikhane’nin adına tescil edilemiyor. Patrikhane’nin kilisesi var, kilisesine tescil edilmesi gerekiyor. Bu da 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince men ediliyor. Bu gün hiçbir kilise bu şekilde gayri menkul alımında bulunamaz. İşte böylece işi kitabına uydurmuş oluyorlar, güya.
6-7 Eylül hadiselerine dönelim tekrar: Kıbrıs’tan dolayı, hergün radyoda iki sefer, üç sefer konuşmaların olması üzerine, matbuat bütün yönünü patrikhane’ye çevirmiş oldu. Matbuat patrikle görüşmek istiyor, görüşemiyor. Hepsini reddediyor Patrik Atene- ros, konuşmuyor. Neyi konuşacak? konuşamaz ki! Bütün iaşesi Yunanistan’dan geliyor. Bağlantısı Yunanistan’la. Adam: "Ben Rumum" diyor. Yunanistan’ın emellerine hizmet ediyor.
O zaman Hergün Gazetesi çıkıyordu. Sahibi Faruk TUNCA bey, Kıbrıs mevzuunda konuşması için kendisine 30 gün süre verdi. 0 günler babamın da her gün beyanatı çıkardı gazetelerde. Ve 67 vilayetten konuşma yapması için babama davetiyeler gelirdi. Babam, yaşı itibari ile bütün bu vilayetlere gidip konuşma yapamazdı. Ama deklarasyon yayınlıyordu her vilayete. Kıbrıs hakkında istenen bilgileri veriyordu. Tabii bunlar her gün radyoda da okunuyordu. Ateneros’un da konuşmasını istiyorlardı.
Hergün Gazetesi’pin sahibi Tunca Bey’in kendisine 30 gün müddet vermesi üzerine, hiç unutmuyorum gazetede 29 gün kaldı, 28 gün kaldı, 27 gün kaldı diye gün sayılıyordu. Eee bu bir nevi hem konuşması için teşvik, hem de millet üzerinde büyük bir reaksiyon yapıyor.
Bu gün saymanın zannederim ya 16. günü, ya da 17. günüydü. Hergün Gazetesi çok ağır baskılara maruz kalmış olacak ki, gün saymayı birden kesti.
Burada babam Ateneros’a kendisinin yakını olan özel birini gönderdi ve dedi ki: "Patrik, konuş! Niye saklanıyorsun? Niye beyanat vermiyorsun? Hiç olmazsa "Ben bir din adamıyım. Benim siyasetle alakam yoktur. Bu mevzuu tamamiyle bir siyasi mevzuudur. Bu işe karışmam. Ancak bir Türk vatandaşı olarak gönlüm ister ki, Kıbrıs Türk’ün olsun" diyemez misin. Bari bunu söyle, bu iş bitecek". Bunu dahi söylemedi. Ve 10-12 gün sonra maalesef Ekspres Ga- zetesi’nin o manşetini bahane ettiler. 6 Eylül hadisesini Ekspres Gazetesi yaratmış, yok hükümet desteklemiş falan. Bunların hepsi hikaye. O hadiselerin tek sebebi, Patrik Ateneros ve Patrikhane’dir.
■ Sayın ERENEROL!
Konuşmalarınız gerçekten çok güzel ve verdiğiniz bilgiler tarihe ışık tutacak nitelikte. Fakat biraz da ibadet günlerinizi mevzubahis edelim isterseniz!
□ Efendim, biz her zaman azınlıktaydık. Maalesef babam da, abim de, ben de bunu şuı şekilde yorumluyoruz. 75 senedir bu mefkurenin başındayız. Fakat gelmiş geçmiş hükümetlerden Atatürk, İnönü, Celal Bayar müstesna, vurgulayarak söylüyorum ki, hiç bir hükümetten Türk Ortodoks Patrikhanesi’ne destek göremedik. Bizim maddi yönden hiçbir desteğe ihtiyacımız olmadı, talep de etmedik. Ama manevi destek bizim için en büyük zenginliktir. Biz bunu göremedik.
Babam, Anadolu’dan tek başına ailesi ile birlikte İstanbul’a geldi. Burada yaşayan ve: "Biz hakiki Rum’uz" diye bağıran bu insanlara Türkiye’yi sevmeyi, doğru yolun bu olduğunu göstermek için mücadele etti ki, 40 yıllık kâni, olur mu yani kabîlinden onlara bunu anlatmak imkansızdı. Fakat bunu başardı.
Biz Türk Ortodoksları daima azınlıkta idik, onlar çoğunluktaydı. Bizim bu gün cemaatimiz yok diyebiliriz. Yani 150-200 kişi varsa, bu birşey ifade etmiyor. Kilisemizde ibadetimiz Türkçedir.
Ağabeyim Dr.Turgut ERENEROL’un ölümünden sonra ikinci bir darbeyi de biz, 64 kararnamesiyle yedik. 64 ’te gene İnönü hükümeti idi. Hükümet Kıbrıs’a karşı Yunanistan’ı dize getiririm düşüncesi ile, Yunan uyrukluların hudut harici edilmesi mevzuunda bir karar aldı. O zamanlar, Yunanlılar burada aşağı-yukarı 15-20 bin kişi idiler. Bu insanlar, sırf erkekleri askere gitmesin diye Yunan uyruklarını muhafaza ediyorlardı. Bunu, gelmiş geçmiş hükümetler de biliyorlardı. Ama alınan bu karar ters tepti. Ne oldu? Yunanistan’a geri dönen bu insanlar Yunanistan’ı kalkındırdı, İstanbul’u çökertti. Neden? Çünkü bunların çoğu zengin insanlardı ve Yunanistan’ın yolunu dahi bilmiyorlardı. Buna emin olun.
Yunan uyruklu olan bu aileler, Türk tebalı Hristiyanlardan kız aldı, erkek aldı. Kız verdi, erkek verdi. Ne oldu sonunda ? Yunan uyruklu damat veya gelin hudut harici ediliyoruz diyerek, Türk te- balı aileler de kızımız veya oğlumuz gidiyor diyerek, İstanbul’dan çözüldüler. Böylelikle Fener Rum Patrikhanesi’nin 64 ’te 86 bin kişi olan cemaati, ikibinin altına düştü. Biz zaten azınlıktaydık. Bizim de tabii ruhbanlarımız, ailelerimiz vardı fakat bunlar da gittiler.
■ Nerelere gittiler?
□ Zengin olanlar Fransa’ya, Ka- nada’ya, Amerika’ya gittiler. Fakir fukaralar Yunanistan’a gitti. İşte böylece cemaatimiz dağıldı.
■ Yeni gelenler olmuyor mu?
□ Nereden gelecek? Yalnız şöyle bir şey var! Rusya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkmış Türk Hristiyanlar var Rusya’da. Bunların başında da 1.5 milyon gibi en büyük nüfusa sahip olan Çu- vaşlar geliyor. Gagavuzlar var. Moldavya’daki Tatar’ların bir kısmı var. Ben geçen seneye kadar 5-6 Hristiyan topluluğunun var olduğunu biliyordum. Halbuki, İzmir’deki 2. Türk Kurultayı’na iştirak ettiğimde, 14 Hristiyan topluluğunun var olduğuna şahit oldum. Bunlarla halen teşriki mesai içerisindeyiz. 5-6 devletle görüşüyoruz. Başta Gagavuzlar. Onların Cumhurbaşkanı Bayistapan TOPAL buraya üç kere geldiler, görüştük. Hatta bana 50-100 hane gönderebileceğini ifade etti. "50-100 hane güzel bir şey. Bu, bin kişi demektir. Ben bunu karşılayacak güçte değilim. Bu politik bir meseledir. Hükümetle görüşmem lazım" dedim. Ankara’ya gittim. Hariciye’ye durumu izah ettim. Fevkalade karşıladılar ve: "Hariciye Bakanımız Avrupa’dan döner dönmez durumu kendilerine izah edeceğiz ve size de bilgi vereceğiz. ’ dediler. Halen bilgi verecekler, bekliyoruz.
■ Giderlerinizi nereden karşılıyorsunuz? Gayri menkulleriniz var mı?
□ Bizim kilisemizin gayrimenkulleri var. Dükkanları, hanları, evleri var. Onlardan aldığımız gelirlerle geçiniyoruz. Başka ne hükümetten bir kuruş yardımımız var, ne de maalesef cemaatimizden.
■ Efendim, verdiğiniz bu gerçekten çok değerli bilgiler için size çok teşekkür ediyorum.
□ Ben teşekkür ederim Efendim! Kapımız açık, her zaman beklerim.