Makale

DİN- DEVLET DİN – SİYASET İLİŞKİSİ

DİN- DEVLET
DİN – SİYASET İLİŞKİSİ


Harun ÖZDEMİRCİ – Yaşar ÇOLAK

Din-devlet ve din-siyaset ilişkileri, ülkemizde tarih boyunca her zaman önemini koruyan bir konudur. Ülke gündemine baktığımızda, bu konunun bundan böyle de önemini korumaya devam edeceği anlaşılmaktadır.
İnsanlığın yeryüzünde görüldüğü andan itibaren din olayı, insan topluluklarını çeşitli şekillerde etkilemiş ve insanlığın temel düşünce biçimlerini oluşturmuştur. İnsanlık tarihi, aynı zamanda din ve dînî olaylar tarihi olarak da değerlendirilebilir. Tarihin her döneminde toplumsal olayları çeşitli şekillerde etkisi altına alan dinler, bir yandan toplumsal yapı ve sistemleri etkilerken, diğer yandan toplumsal ve siyasî olaylardan ve gelişmelerden de etkilenmişlerdir. Her ne kadar pozitivizmin tesiri altında sanayileşme ve modernleşme sürecinin dînî değerlerin insan ve toplum hayatındaki önemini kaybetmesine neden olacağı şeklinde varsayımlar öne sürülmüş ise de, bu öngörünün sadece Müslüman ülkelerde değil, Batılı sanayi toplumlarındcı da gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Dînî en sıkı bir şekilde toplumsal hayatının dışına itmeye çalışan ülkelerde bile, din etkin bir kurum olarak dikkat çekmektedir.

“(Ey Muhammed!) Sözü dinleyip sonra da en güzelini tatbik eden kullarımı müjdele! İşte Allah’ın hidayete eriştirdiği kimseler onlardır. Akü sahipleri de işte onlardır.” (Zümer, 18)

Güçlü bir kurum olarak din, sahip olduğu normlar, değerler ve inançlar sayesinde, insan ve toplum eylemlerini önemli ölçüde etkilemektedir. İnsan davranışlarının ve etkileşimin dışında düşünülmemesi gereken siyasî ve İdarî sistemler ve bu sistemin bütün aktörleri, önemli işlevlere sahip olan din kuruntundan farklı derecelerde olmakla birlikte etkilenmektedirler.111
Sosyolojik bir vakıa olarak her sosyal kurumda olduğu gibi, devlet ve toplum arasında da karşılıklı bir etkileşim vardır. Devlet toplumsal bir tezahür olup, herhangi bir toplumun fiziki ve moral yapısının belli zaman dilimindeki görüntüsüdür. Ancak devlet zamanın şartlarını yansıtan yapısal özellikleriyle bir defa ortaya çıktığında, toplumda bizzat yönlendiricilik görevini de deruhte etmektedir. Doğal olarak devletin yönlendiriciliğinin boyutları, yöneticilerin tutumlarına göre değişiklik arz etmektedir.
Din ile devlet-siya- set arasındaki girift ilişkinin sınırları bununla da kayıtlı değildir. Devlet, iktidar, egemenlik ve bunlara bağlı olarak siyaset söz konusu olduğunda; çoğu zaman bunların meşru- laştırılmasmı sağlamak için dinden yararlanıldığı görülmektedir. Dinin de bu çerçevede öne çıkması, hem siyasal sistemle doğrudan veya dolaylı ilişkileri, hem de siyasetin aktörü olan insanın inanç, tutum ve davranışlarındaki yerinden kaynaklanmaktadır.
Görüleceği üzere din-devlet, din-siyaset ilişkileri konusu hem çok karmaşık, ve çok geniş kapsamlı ve hem de çok iddialı bir konudur. Bu konunun bir yazı çerçevesinde ve bir çırpıda ele alınması mümkün gözükmemektedir. Biz bu yazımız çerçevesinde, konuyla ilgili ana noktalara kısa kısa temas edecek, din-devlet ilişkisinin özel bir örneğini teşkil eden Türkiye’nin durumunu irdelemeye çalışacağız. Yazımızı, tarihî durum ve günümüz uygulamaları şeklinde iki eksene oturtmayı planlıyoruz.
Birbirini derinden etkileme özelliğine sahip din ile devletin ilişkileri, tarihî seyir içinde tartışma konusu olan bazı sorunları beraberinde getirmiştir. Bu sorunların günümüzde de sosyal hayatı derinden etkilediği görülmektedir. Ülke gündemindeki tartışmalara genel olarak baktığımızda, din-devlet ilişkileri ekseninde geçmişte yaşanan teorik veya pratik çerçevedeki sorunların hâlâ devam ettiğine tanık olmaktayız. Her kesimden insanımızın, bu konuda bir aydınlanma ihtiyacı içinde olduğu anlaşılmaktadır.
Din-devlet ilişkileri meselesi ile ilgili en belirgin problemlerden birisi, kavram kargaşasıdır. Denilebilir ki, ülkemizde din, devlet, laiklik, demokrasi, egemenlik vb. konularda ileri seviyede kavram kargaşası yaşanmaktadır. Aynı kavramlara, birbirine zıt farklı anlamlar yüklenilmektedir. Yapılan tartışmalar, kolaylıkla mantıksal düzlemden ideolojik ortama kaydırılmakta ve çoğu zaman tartışma yerine kavga edilmektedir. Tabiri caiz ise, körler, sağırlar diyalogu yaşanmaktadır. Sonuçta düşünce yerine kin ve nefret üretilmektedir. Mutlu ve müreffeh bir ortamın inşası için sarf edilmesi gereken kollektif enerji, sonuçsuz çabalarla tüketilmektedir. Herhangi bir problemi sükunetle ele almadan ve zihnimizi o meseleyi doğru anlayacak ekipmanlarla donatmadan, yani verili bir dünya inşa etmeden, sağlıklı sonuçlar üretmek mümkün değildir. Millet olarak doğru düşünmeyi öğrenmemiz gerekir. Aksi takdirde birbirimizi anlamamız, birbirimizin birikiminden faydalanmamız mümkün olamaz.
Doğru düşünebilmek için, insan aklının çelişkileri kolayca fark edebilme özelliğinin körelmemiş olması lazımdır. İnsan aklını körelten pek çok nedenden bahsedilmektedir. Önyargıların, çıkarların ve sosyal baskıların insanı miyoplaştırarak körleştirdiği ileri sürülmektedir. İnsan temiz fıtratına yabancılaşmadığı takdirde, sahip olduğu akıl melekesi sayesinde doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü her zaman ayırt edebilecektir. Çünkü Cenab-ı Hak insan aklını çelişkileri fark edecek güçte yaratmıştır. Yeter ki aklımızı kullanmasını bilelim. Kur’an’ın, aklını kullanamayan insanlara ağır tenkitler yönelttiğini unutmayalım.

Din

Din-devlet ilişkileri konusu ele alınırken, doğal olarak işe din olgusundan başlamak gerekmektedir. Zihinlerde açıklığa kavuşması gereken ilk soru, dinin mahiyeti ve bireysel ve toplumsal fonksiyonlarının ne olduğudur. Bu sorulara cevap bulmadan din-siyaset ilişkilerinin istikametleri hakkında sağlıklı kanaat sahibi olmak mümkün değildir.
Hemen belirtelim; din bilginlerinin dinin mahiyeti ve fonksiyonlarının ne olduğu hakkmdaki kanaatleri aynı değildir. Dine, bakış açılarına göre farklı anlamların verildiği görülmektedir. İslâm bilginlerine ait din tarifleri, Kur’an-ı Kerim ve İslâm inançları göz önünde bulundurularak yapılmıştır. İslâm kaynaklarında zikredilen klasik din tariflerini dikkate alan çağımızın alimlerinden M. Hamdi Yazır, dini şu şekilde tanımlamaktadır: “Din; akıl sahiplerini kendi güzel tercihleriyle mutlak hayra ve nimete sevk eden, Allah tarafından koyulan İlâhî prensipler bütünüdür.” <2) Buna göre din; akıl sahibi gerçek kişileri muhatap almakta ve onların bilerek, isteyerek, özgür iradeleriyle yaptıkları eylemlerine değer atfetmektedir. Demek ki bilmeyerek ve zorla yapılan bir işin, dînî bir değeri olmamaktadır. Dinin amacı, insanları iyiye, güzele ve hayra sevk ederek, hem bu dünyada hem de ahirette mutlu kılmaktır. Din, kişileri başka insanlara karşı kin ve nefrete, intikama ve kan dökmeye sevk etmez. Hak din, sevgi, saygı ve nezaketi telkin eder. Bazı dindarlardaki bayağı duygu ve eğilimler, aslında dine rağmen geliştirilmiş olan sapmalardan ibarettir.
Modem Müslüman âlimlerce, dinin; klasik tariflerden çok farklı ve daha kapsamlı tarifleri yapılmıştır. Bunları şöylece özetleyebiliriz: Din; insanı varoluş sorunu üzerine düşünmeye çağırmakta, insanları yaratılıştaki sebep ve amaçtan haberdar etmektedir. İnsana kendisi ve evren hakkında bir bakış açısı sunmaktadır. Bu yönüyle din, insanın manevî hayatının bütün yönlerini kucaklayan fonksiyonu ile, bizim insan olarak nihaî ilgi ve endişelerimize, hayatın anlamı ile ilgili temel sorularımıza hi- tab etmektedir. İnsan, dinde kendi mahiyeti ve evrendeki yeri hakkında bir bilgi şeması bulmaktadır.
Genel bir çerçeve içerisinde din, her şeyi yaratan ve kontrol eden aşkın bir varlığa, Allah’a inanarak, Ona ibadet etmekten ve insanların kendilerine yönelecekleri ve davranışlarını onlara göre düzenleyecekleri ideallerden, ahlâk prensiplerinden meydana gelir. Demek ki dinin özünü iman, ibadet, bilgi ve ahlâkî davranış teşkil etmektedir. İslâm dini en nihayette insanı kutsal saydığı Allah ile ilişkiye sevk etmekte, bu ilişkinin çerçevesini oluşturan inançlar, öğretiler, değer yargıları, davranış kuralları, tapınma (ibadet) biçimlerini göstermektedir. Bu ilkeler bir bütünlük içinde sıkı sıkıya birbirine bağlı bulunmaktadır.

Dinin Toplumsal-Kültürel İşlevleri
Yukarıda zikrettiklerimizden de kolaylıkla çıkarılabileceği gibi, İslâm dini sadece kul ile Allah arasındaki sübjektif ilişkileri gösteren bir sistem değil, aynı zamanda sosyal yönü de bulunan bir dindir. Diğer dinlerde de az çok bu özellik bulunmaktadır. Kur’an’a baktığımızda, onun mesajlarının büyük bir bölümünün doğrudan bireye hitabetmekle birlikte, önemli bir kısmı da insanlararası ilişkileri, fert toplum ilişkilerini düzenlemeye yönelik olduğunu görmekteyiz.
Dinin, toplum hayatında gördüğü işlevlerin en önemlisi bütünleştirmedir. Her toplumda dünya hakkında değişik ve genellikle birbirleriyle çatışma halinde olan insan ilgileri, özlemleri ve bakış açıları bulunur. Tıpkı günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi. Bu haliyle toplum kararsız bir organizasyondur denilebilir. Böyle bir yapıdan bütüncül bir yapı ortaya çıkarmak ve nihaî olarak toplumu ayakta tutmak, büyük oranda insana kendi benliğini aşmayı telkin eden din sayesinde mümkün olabilmektedir. Din, her şeyin üstünde insan hayatını düzenleyici bir prensiptir. O, bireyin hayatını, bireyi kapsayan fakat aynı zamanda aşan mutlak anlamlar ve değerlere göre düzenler. Eğer birçok kişi, böyle bir düzenleyici ilkeyi paylaşırsa, o takdirde muhtelif bencillikleri bir tarafa atmak mümkün olabilir.
Dinin diğer bir önemli sosyal işlevi de, inananlara belli bir zihniyet yapısı ve bir değerler sistemi kazandırmasıdır. İnsanlar kendilerine ve dünyaya bu değerler gözlüğünden bakarlar. Tutumlarım da, buna göre belirlerler. Mesela dünya karşısında olumlu ve aktif tutum içinde yer alan din mensupları, dünyaya daha fazla önem verip, kazanç sağlamayı, ticareti ve mülke sahip olmayı yararlı görürken, dünyayı fani ve değersiz kabul eden din mensupları da dünya ve nimetleri karşısında pasif bir tutum içinde yer almışlardır.
Dinin bir diğer fonksiyonu da toplumsal kontrol, yani insanları toplum kuralları çizgisinde tutmaya yardım etmektir. Din, kişinin bilincini işleyerek toplumsal kuralların vicdanlarda köklü bir şekilde yer edinmesini sağlar. Bu olmadığı zaman, yani kurallar kişinin vicdanında köklü bir şekilde yer edinmedikçe, dıştan gelen kontrolün fazla etkili olacağım ileri sürmek oldukça zordur. Örneğin; ülkemizde trafik kuralları her yıl yemlenmekte ve cezalar ağırlaştırılmakta olduğu halde, trafik kazalarında buna paralel bir azalma görülmemektedir. Öyle anlaşılıyor ki, sürücüyü sadece dıştan kontrol yeterli gelmemektedir.
Dinin bir işlevi de sosyal yapılandırmadır. Tanrı ile insanlar arasında ilişkiyi sağlayan Peygamberlerin varlığını biliyoruz. Peygamberlerin etrafında toplananların kısa zamanda örgütlendikleri, aynı inanç, değer ve semboller etrafında bir araya geldikleri ve hiyerarşik bir yapı oluşturdukları gözlenmektedir. Aynı aşkın varlığa inanan, aynı mesajları kabul eden, dünya ve dünya ötesini aynı sembollerle değerlendiren insanların organize olmaları, kolay olmaktadır. Bu özelliği ile din, toplumdaki doğal gruplar olan aile, köy, kasaba, şehir gibi organizasyonlar içindeki dayanışmayı güçlendirmektedir.
Dinin önemli işlevlerinden biri de kültür aktarma işlevidir. Kültürün toplumda kuşaktan kuşağa aktarılmasında dînî ayinlerin, kurum- ların ve din müesseselerinin elinde bulunan eğitim kumullarının önemi büyüktür.
Dinin mahiyeti ve işlevini burada biraz da uzunca zikretmemizin sebebi, dinin basit bir olgu olmadığım, siyaset ile ilişkisinde görülen gi- riftliğin de dinin çok boyutlu işlevlerinden kaynaklandığını ortaya koymaktır.
İslâm dininin kaynakları (Kur’an ve Sünnet) sadece inanç, ibadet ve ahlâk ilkelerini mi ihtiva etmektedir?
Bu soruyu şu şekilde daha basitçe sormak mümkün: İslâm dininde kamusal alanı düzenleyen muamelata yönelik hükümler yok mudur? Eğer varsa bu türden olan hükümleri nasıl anlamamız gerekmektedir? İslâm’ın ana kaynaklarındaki inanç ve ahlâk içerikli ve genel nitelikli hükümler, evrensel kabul gören değerlerle yüklü olduğu için, pek tartışma konusu olmamakla birlikte, hukukî hükümlerin anlamı ve değeri, öteden beri değişik boyutlarda hararetli tartışmaların merkezinde yer almıştır.
Klasik İslâm literatürünün hangisini açarsanız açın, bu konuda şu bilgileri görürsünüz. İslâm dini, inanç esasları, ibadetler, ahlâk prensipleri, helal ve haramlar ile muamelata ait hükümleri ihtiva eder. Muamelat alanı ise evlenme-boşanma (nikah-talak), alım, satım (bey’, şirâ), borçlar (duyûn), şahitlik, vasiyet ve miras, suç ve cezaya ilişkin hükümleri içine almaktadır. Kur’an-ı Ke- rim’de bu çerçevede bir çok ayet-i kerime bulunmaktadır. İslâmî literatürde bu tür ayetlere ahkâm ayetleri adı verilmektedir. Münhasıran bu ayetlerin açıklamasına hasredilmiş tefsir kitapları mevcuttur. Bu türden hukukî hükümler, Hz. Peygam- ber’in sünnetinde de bulunmaktadır.
İslâm bilginleri, muamelata dair hükümlerin toplumsal değişme karşısında sabit kabul edilip edilemeyeceği hususunda eskiden beri tartışmaktadırlar. Bu konuda, henüz yaygın kabul edilen bir çözüme ulaşılmış değildir.
Biz burada hüküm ifade eden ayet ve hadislerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususunda farklı yaklaşımları yansıtmakla iktifa edecek, hangi görüşün daha isabetli olduğu hususunda kararı okuyucuya bırakacağız.
Tamamına nispetle, oldukça az sayıda olan Kur’an ve sünnetteki hukukî nitelikli hükümlerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair yaklaşımları ana çizgileri itibarıyla üç grupta toplamak mümkündür:
Birinci yaklaşım, nassın bulunduğu yerde içtihadî hükümlere itibar edilemeyeceği, dolayısıyla eğer muamelata dair hükümler sarih naslara, yani ayet ve sahih hadislere dayanıyorsa, bunların ibadet hükümleri gibi zaman ve çevre faktörüne bağlı olarak değişemeyeceği, hangi zaman ve zeminde olursa olsun uygulanmasının gerektiği görüşünü ileri sürmektedir. Bu yaklaşıma sahip olanlar, nassa dayalı muamelata dair hükümleri bir dogma haline getirmekte ve toplumsal gelişme ve değişmeyi göz ardı etmektedirler. İlke ve amaçtan ziyade, biçimi ön plana çıkarmaktadırlar. Bu yaklaşıma sahip olanların dayandığı temel argüman, bir kanun koyucu olan Yüce Allah’ın hükümlerini değiştirmeye, kimsenin hak ve salahiyetinin olmadığıdır.
İkinci yaklaşım sahipleri de, muamelata dair hükümlerin değişmez nitelikte olmadığını, bunların insanların sosyal hayatla ilgili düzenlemelerinde ihtiyaca göre yararlanabilecekleri model hükümler olduğunu, bunlardan yararlanılmasının duruma ve şartlara göre olacağını savunmuşlardır.
Üçüncü yaklaşıma göre de: Kur’an’ın veya sahih hadislerin ortaya koyduğu hükümler, dinin özüne ve mahiyetine dahil olmayıp, dinin temel ilke ve amaçları doğrultusunda belli bir zaman ve toplumda uygulanmak üzere önerilmiş model çözümlerden ibarettir. Hz. Peygamber bu yöndeki uygulamaları ile mevcut hükümlerin o dönemin toplumsal şartları içerisindeki uygulama biçimini göstermiştir. Bu yaklaşıma göre, gerçekleştirmek istedikleri amaçlar (mekasidu’s-şeriat) korunmak şartıyla bu hükümler zaman ve zemine, toplumsal yapı ve ilişkilerin değişmesine paralel olarak değişebilir. Bu yaklaşımın dayandığı temel varsayım, toplumsal değişmenin kaçınılmaz olduğu ve bu değişmeye rağmen mevcut hükümleri biçimsel olarak korumanın mümkün olmayacağıdır.
Bu kişilere göre; Kur’an ayetlerini veya hadisleri, altında yatan amaç, gaye, ilke veya prensiplere bakmaksızın uygulamak, Kur’an’a uymak veya Hz. Peygambere ittiba etmek değildir. Kur’an ve sahih hadisler, teferruatı değil, felsefeyi, modeli, ölçüyü ve maksatları belirlemektedirler. Başka bir deyişle, Kur’an ayetleri veya sünnet, bir konuda herhangi bir hüküm vaz’ etmiş ise, bunu muayyen amaçları gerçekleştirmek ve bazı ilkeleri yerleştirmek için yapmıştır. Bizim de
yapmamız gereken, Kur’an’ın veya sahih sünnetin ihtiva ettiği hükümlere yön veren bu muayyen amaç ve ilkeleri araştırıp ortaya çıkarmaktır. Bu görüşte olanlar genellikle Hz. Ömer’in bu konudaki yaklaşımını ve tatbikatını kendilerine örnek almaktadırlar. Hz. Peygambere, mücadelesinin başından beri yakın olmuş ve onun zihniyetini çok iyi kavramış olan Hz. Ömer’in; zekattan Kur’an’ın hisse verilebileceğini belirttiği müelle- fe-i kulûba,01 hisse verme uygulamasını kaldırması, Kur’an’da müsaade edilen<4) ehl-i kitaptan olan hanımlarla evlenmeye müsaade etmemesi, hırsızlık yapan erkek ve kadının elinin kesilmesini emreden ayete rağmen/5’ döneminde açlık yüzünden hırsızlık yapmak zorunda kalan fakir bir kimse yerine, onu aç bırakmış olan köle sahibini cezalandırması, yine savaş yolu ile kazanılmış ganimetlerin taksimi, (beşte biri devlete ait olmak üzere) Kur’an’da açıkça belirtilmiş olmasına rağmen, savaş sonucu kazanılmış Sevad-ı Irak arazilerinin taksimi sırasında, bu toprakların kıyamete kadar Müslümanların ortak malı olduğu görüşünü benimseyip, savaşanlara/’maaş bağlaması, muamelat konusunda Müslümanların da aynı şekilde hareket etmesi gerektiği şeklindeki kanaatin oluşmasına neden olmuştur. Bu kişilere göre Hz. Ömer ve diğer sahabiler, muamelat konusundaki Kur’an ayetlerini inmiş oldukları tarihî ortamdan ve Kur’an’ın bütününden kopararak harfiyen uygulamaya koymak yerine, ortaya çıkan yeni sorunları çözmek için ayetlerin doğrudan veya dolaylı olarak vaz’ ettiği ebedî prensiplere itibar etmişlerdir. Bize de düşen görev, Kur’an veya Sün- net’in her hükmünün gerisinde, onun varlık sebebinin, bir hükmü ilham etmiş olan prensibin ve tatbik edildiği tarihi şartların araştırılıp ortaya çıkarılmasıdır. Hz. Ömer’in, açlık yüzünden hırsızlık yapmak zorunda kalan fakir bir kimseyi değil de, onu aç bırakmış olan köle sahibini cezalandırması, O’nun Kur’an’dan uzaklaştığını veya Allah’ın hükmünü- hâşâ- değiştirmeye kalkıştığını değil, tam tersine onun ruhuna sadık kalarak hayat bulmasının zeminini hazırladığını göstermektedir. Savaşta elde edilen ganimetlerle ilgili olarak naslarda gösterilenden farklı bir uygulamaya gitmesi, toplumda bozulan sosyal adalet dengesini yeniden tesis etmek gibi, yine Kur’an’sal bir amaca yönelikti.
Devlet
Siyasî gücün kurumlaşması demek olan devlet, insanlık tarihinin ilk dönemlerinden bu yana her toplum için hayatın vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Devlet hemen hemen bütün topluluklarda benzer fonksiyonlar icra eden bir örgütlenme yapısı olarak görülmektedir. Sadece siyasî gücün mahiyeti, fonksiyonları, yapılanma biçimleri ve ahlâkî sınırları itibariyle kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya paralel olarak farklılık göstermiştir. Söz konusu gücün, devlet adı verilen organizasyonda kimin tarafından kullanacağı, nasıl ve ne şekilde dağılım yapılacağı, devlet felsefesinin ve özellikle siyaset sosyolojisinin önemli konuları arasında yer almaktadır.
Çağdaş anlamıyla devlet, belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun, egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal örgütlenme şeklinde tarif edilmektedir. Bu tariften de anlaşılacağı üzere, devletin metafizik veya siyasî anlamda bir kutsallığından bahsetmek mümkün değildir. Devlet, bireylerin doğal İnsanî ilgi ve ihtiyaçlarını karşılamak için oluşmuştur. Yaşama, güvenlik, adalet, özgürlük, bu ilgi ve ihtiyaçların en temel ve doğal olanlarıdır.
Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnette hususî bir devlet örgütlenmesi şekli önerilmemektedir. Yani Kur’an dünyanın çeşitli coğrafyalarında, değişik zamanlarda yaşayan değişik toplulukların tümü için geçerli bir şekil ortaya koymamaktadır. Bu, Kur’an’ın genel üslubuna uygun olan bir husustur. Kur’an’ın en belirgin vasıflarından birisi, fert ve toplum bazında, insan hayatının bütün alanlarını norm, ilke, prensip ve değer yargılarıyla kuşatmasıdır. Bu itibarla Kur’an ve Sünnet, devletin yöneticileri ile yönetilenleri de kapsayacak tarzda beşerî ilişkilerin genel dînî ve ahlâkî çerçevesine temas etmekle birlikte, devletin idare biçimini, bunun teferruatını tayin etme işini beşeri inisiyatife bırakmıştır. Şu halde İslâm tarihinde görülen hilafet, saltanat ve cumhuriyet şeklindeki idare tarzlarını, tamamıyla beşeri aklın ürünleri olarak görmek yerinde olacaktır. Dolayısıyla hepsine de insanlığa sağladığı katkılar paralelinde değer verilmesi gerekmektedir.
Her ne kadar İslâm’da hususî bir devlet modeli önerilmemekte ise de; yukarıda işaret ettiğimiz gibi, hayatın tümü için ortaya koyduğu prensiplerden, devletle ilgili olarak bazı esasları çıkarmak mümkündür.
Mesela Kur’an, insanın yaşama hakkı, adalet ve eşitlik, mülkiyet, miras ve çalışma hakkı konusunda evrensel nitelikte hükümler vaz’ etmiş191 ve insan toplulukları ile onları yönetenlerden bu hakların gerçekleştirilmesini istemiştir. (101 Buradan hareketle İslâm’ın öngördüğü devletin, insanlara güven ve huzur veren, emniyet sağlayan, toplumun huzur ve refahını bozucu, birlik ve beraberliğine engel olabilecek her türlü hadiseleri önleyebilecek tedbirleri alan, kısacası sosyal yönü ağır basan bir organizasyon olduğu sonucuna varabiliriz.
Bunun yanısıra Kur’an’da devleti yıkmaya yönelik, her türlü anarşiye, fitne ve fesada karşı gerekli önlemin alınmasını emreden ayetler de bulunmaktadır: Mesela; “Sakın işi gücü dünyada fesat çıkarıp nizamı bozmak olan, düzeltme için ise hiçbir gayretleri bulunmayan o haddi aşanların isteklerine uymayın” denilmektedir. (l1’ Demek oluyor ki İslâm’ın istediği devlet güçlü bir devlettir. Müslümanlara düşmanların gözünü korkutacak derecede hazırlıklı olmayı emreden ayet, 1121 bu görevi Müslüman fertlerden ziyade Müslümanların devletine tevdî etmektedir. Çünkü bu görev, bireysel gayretlerle halledilebilecek bir iş değildir.
Buradan da devletin aynı zamanda caydırıcı özelliğe sahip olması gerektiği sonucuna varılabilir.
İfade ettiğimiz gibi, bu ve benzeri ayetlerin ortaya koyduğu prensiplerden, sadece İslâm’a uygun devlet yapısı hakkında fikir sahibi olabilmekteyiz.
İslâm’da ilk devlet örgütlenmesinin, Hz. Peygamber döneminde Medine’de ortaya çıktığını görmekteyiz. İslâm’ın Mekke dönemi, Hz. Peygamberin karizması etrafında toplanan bir grup insanın her türlü olumsuz şarta rağmen, dinî ve mistik bir atmosfer içinde sosyolojik bir cemaat halinde örgütlendikleri bir dönem olarak gözlenmektedir. "3’ Medine’de kurulan devlet, kendilerini Allah’a inananlar topluluğu olarak tanımlayan Müslümanların önderi Hz. Peygamber tarafından yönetiliyordu. Medine İslâm devleti, Yahudi ve Hıristiyanları da içine alacak şekilde her türlü üyeliğe açık anlayışı ve siyasî güç örgütlenmesinin bütün fonksiyonlarına sahip bir yapılanmayı ortaya koymuştur.
Bir site örgütlenmesi şeklindeki bu devleti Hz. Peygamberin vefatından sonra, halifeler yönetmiştir. İlk halifeler bütün İslâm topluluğunun bi- atıyla yönetime geçmişlerdir. Bu dönemde Hz. Peygamber dönemi örgütlenme ve yönetim çizgisinin sürdüğü dönemdir. Bu dönem, devletin temel siyasî ve ahlâkî hedeflerine sadık kalındığı sürece, müesseseleşme konusunda esnek ve yenileşmeye açık bir anlayışın gelişmesine vesile olmuştur. Ayrıca Hulefa-i Raşidin dönemi, devlet anlayışı itibariyle de, daha sonraki dönemlere ait uygulamaların İslâmîliği konusunda hep kaynak ve ölçü kabul edilmiştir.
Hz. Ali’den sonra İslâm toplumunun yönetimi Emevilere geçmiştir. Yönetim merkezi Medine’den Şam’a taşınmış ve devlet Bizans ve Sasa- ni etkisine açık hale gelmiştir. Bunun neticesi olarak halifelik babadan oğula geçen monarşiye dönüşmüştür.
Oligarşik prensliklerin ortayla çıktığı Abbasiler döneminde halifenin siyasî ve İdarî gücü zamanla azalmış ve 10. Yüzyıl ortalarından itibaren egemenliklerinin alanı Bağdat’la sınırlı hale gelmiştir. Abbasilerde siyasî otorite dinî otoritenin üstüne çıkmış, adeta dini kendine bağlamış bulunuyordu. Bu dönem dinî ve siyasî iktidar alanlarının ayrılması bakımından da önemli bir gelişme örneği göstermektedir.
İslâm dünyasında Abbasilerin iyice güçsüzleştiği ve İslâm dünyasındaki parçalanmanın uç noktalara vardığı 10. yüzyıldan itibaren, güçlü bir yönetime olan ihtiyacın da etkisiyle, toplumda İslâm devletinin niteliğiyle ilgili görüşler ortaya atılmaya başlanmıştır. İslâm filozofu Farabi, devleti faziletli, fasık, cahil ve delalette olan devlet olmak üzere dört sınıfa ayırmış ve Müslümanlar için faal akılla bilgi elde eden bilge kişilerin yönettiği ideal devleti önermiştir.’141 11 ’inci yüzyılda Nizamü’l-Mülk, yönetimin bir Kur’an buyruğu olduğu, hükümdarın da Tanrı’nın görevlendirdiği seçkin bir kişi olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Gazali ise, güçlü bir hükümdarın gerekliliğini savunmuştur. Ona göre hukuk, Allah’ın emrettiği adaleti tahakkuk ettirmek için bir araçtı. İslâm dünyasının ihtiyaç duyduğu, adaleti uygulayacak güçlü bir devlet ve adil bir hükümdardır. 14 üncü yüzyılda ise İbn Haldun gibi bazı filozoflar organizmacı bir devlet görüşünü ortaya atmışlardır.
Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu devletleri, artık kabile normlarına göre yapılanmış bir federasyondan ziyade, gerçek birer devlet olarak Batı ortaçağına temel oluşturan Roma Germen sentezine denk düşen bir Türk İslâm sentezini oluşturmuşlardır. Türk hakanları, bu dönemde devlet idaresinde fiilen kuvvetler ayrılığı prensibini getirmişlerdir. Türk yöneticiler, otoritenin mutlak bağımsızlığı konularında çok duyarlılık göstermişler, kamu yönetiminde daima kendi devlet ve hukuk anlayışları doğrultusunda örgütlenme hakkına sahip oldukları kanaatini taşımışlardır.
Selçuklularda şer’i hükümlerin yanısıra örfi hukuk kendine geniş bir yer bulmuştur. Sultanî emirler adı verilen hükümler, bu dönemde şeriat ile yan yana bir sivil hukuk alanını oluşturmuştur. Bu yeni eğilim siyaset teorisi üzerine kitap yazmış, devrin büyük bilginlerinin de eserlerine yansımıştır. Örneğin el-Maverdi, şeriatın uygulamasını teminat altına alan bir araç olarak ve Müslüman toplumun iyiliği ve bekası için dinden kaynaklanmayan bir kuvvetin gerekliliğini savunmuştur."51 Ayrıca o, birbirinden ayrı şeyler olarak dinin korunması (harasetü’d- din) ve dünya siyaseti (siyasetü ’d-dünya) dan söz etmiştir. el-Maverdi, İslâm’ın ve halkın hayrı prensibini, bağımsız siyasî otoriteyi ve onun kural koyma gücünü geçerli kılan ilke olarak kabul etmiştir. Gazali de aynı görüşü paylaşmıştır.
Günümüzün ünlü Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık, Osmanlı devletinin, Sultanın otoritesinin bağımsız niteliğini ve bağımsız kanun yapma yetkisini savunduğunu, devlet işlerinin ve kamu hukukunun şer’i hukuk karşısında bağımsızlık kazanma hususunda, daha önceki İslâm devletlerinden daha çok ileriye gittiğini kaydetmektedir. Ona göre, Osmanlı devleti de daha ziyade örfi hukuk temelleri üzerine kurulmuştur. Özellikle Fatih’ten sonra, sultanlar devleti örf kaynaklı fermanlar, kanunnameler yoluyla sosyo-eko- nomik şartların icaplarına göre yönetmişlerdir. OsmanlIlarda toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek için içtihat, kıyas, istihsan, ıstıslah gibi İslâm hukukunun prensiplerinden yararlanarak, örfi hukuk uygulamasında öylesine ileri gidilmiştir ki, şer’i hukuk ile yan yana sivil bir hukuk alanı oluşmuştur."71 Şer’i hukukun açıkça hüküm koyduğu alanlarda bile kanunnameler çıkarılabilmiştir.
Müslüman Türk devletlerinin ve bilhassa OsmanlI’nın toplumsal alanı düzenlemek gayesiyle kendisi için özgün bir kamu hukuk alanı oluşturması, İslâm’ın çizdiği ana yoldan bir sapma göstergesi olarak değerlendirilmemelidir. Türk devletlerin gözettiği husus, yine İslâm’ın içinde yer alan, istihsan, istislah, mesalihi mürsele ve “zamanın değişmesiyle hükümlerin de değişmesi inkâr olunamaz” şeklindeki ilkelerdir.
İslâm tarihi içinde devlet anlayışında en radikal değişmenin, Cumhuriyetle hilâfetin ortadan kaldırılışı ve ulus-devlet örgütlenmesine geçişle yaşandığı açıktır. Bu yeni dönemde devlet, modem milletlerarası sistemin bir unsuru olarak anlaşılmaya başlanmıştır.
Buraya kadar verdiğimiz bilgiler ve yaptığımız izahat, tarih boyunca İslâm toplumlannda farklı devlet anlayışları ve şekilleri geliştirilmiş olduğunu göstermektedir. Bu farklılığın nedeni, İslâm’ın genel ilkelerinin dışında belirli sabit bir modeli önermemiş olmasıdır.
Türklerin İslâm dünyasının egemenliğini ele geçirmeleriyle başlayan dînî otorite ile siyasî otorite arasındaki ayrışma, Cumhuriyetle mütekâmil seviyeye ulaşmıştır.
İslâm Prensipleri Teokratik Bir Devlet Yapısını Öngörür mü?
İslâm’ın ön gördüğü devlet modeli veya Müslümanların tarihte kurdukları devletler, bazı Batılı yazarların ileri sürdüğü şekliyle teokratik nitelik mi taşıyordu? Bu husus çok tartışmalara sebep olmuş ve farklı görüşler ortaya atılmıştır.
Bu sorunun cevabına geçmeden önce teokrasi mefhumunu kısaca açıklamakta yarar bulunmaktadır. Teokrasi “Theos” ve Charatos” kelimelerinden türetilmiş bir kavram olup, iktidarın Tanrı’ya ait olduğu ya da Tanrı’dan geldiği, iktidarın Tan- rı’mn emirlerine uygun olarak kullanıldığı ve Tanrı’ya karşı sorumlu olduğu anlayışına dayanan devlet anlamına gelmektedir. Bu modelde hakimiyeti Tanrı adına devletin başında bulunan si- yasî-dînî reisler yani ruhanîler temsil eder. Siyasî sosyal hayatın her sahasında dînî esaslar hakimdir. Bütün hukuk kaideleri dine istinat eder.1181
Teokrasi, tarihi gelişmesine bakıldığında, Hıristiyanlığa has siyasî bir telakki olarak Batı’da görülür. Çünkü teokratik devlet yapısını doğuran öğretiler Hıristiyan geleneğinde mevcuttur. Hıristiyanlıkta dînî faaliyetleri idare eden ruhanîler, papalardan, piskopos ve kilise bürokrasisinin çeşitli mevkilerinde görevli bulunan kutsal kişilerden ibarettir. Katolik Hıristiyanlıkta Papa, Hz. İsa’nın adeta hata işlemez vekilidir. Hz. İsa namına emir ve nehiy eder. Dilediğini dine dahil eder, dilediğini dinden aforoz eder. İslâm’da Hz. Peygamberin vekili yoktur. Ayrıca günah affetme, cennet bahşetme ve cehenneme gönderme gibi yetkiye sahip bir ruhanî otorite yoktur. Bugün Avrupa’da zikrettiğimiz özellikleri taşıyan en belirgin teokratik devlet Vatikan ruhanî devletidir. Daha önceki dönemlerde de Bizans’ın durumu öyleydi. Bizans imparatoru aynı zamanda Ortodoks kilisesinin de başı olarak, bütün dînî görevlere yapılan atamalarda söz sahibi olduktan başka, dinin doktrininin oluşmasına bile karışmaktaydı.
İslâmiyet’te, din hizmeti yürüten kişilerin herhangi bir kutsallıkları yoktur. Üstünlük takvada, yani Allah’a karşı sorumluluk bilincinde aranmış olup, Hıristiyan din adamlarını oluşturan ruhban sınıfında olduğu gibi, hatadan münezzehlik kabul edilmemiştir. Çünkü İslâm’a göre hatadan münezzeh olmak, sadece Allah’a ait bir vasıftır. İslâm peygamberi Hz. Muhammed, bir taraftan Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliği vazifesini yerine getirirken diğer taraftan devlet başkanı olarak o günkü değişik dînî gruplardan oluşan toplumu idare etmiştir. Bu siyasî teşekkül kuşkusuz Kur’an’ın genel ilkeleri doğrultusunda şekillenmiştir. Hz. Peygamberin vefatından sonra, peygamberlik görevi son bulmuştur. Ümmetin manevî rehberliği görevi bütün olarak ümmet tarafından üstlenilmiştir. Bundan sonra Hz. Ebu Bekir ile hilâfet devri başlamış ve dört halife devrinde kitap ve sünnet çizgisinde bu yönetim anlayışı sürdürülmüştür. Bu dönemde halifeler, Hz. Peygamberin peygamberlik görevinin vekilleri değil, onun ümmetinin idaresi görevinin vekilleri olmuşlardır. Hz. Peygamber kendinden sonra ümmetinin nasıl devam edeceği ve yerine kimin seçileceğine dair herhangi bir şey söylememiştir. Bu konuda kendisine ısrarlı sorular bile yöneltildiği halde O, bu konuyu ümmetin iradesine bırakmayı uygun görmüştür. Eğer halifeler veya ne ad verilirse verilsin yöneticiler, O’ııun peygamberliğinin de vekilleri olmuş olsalardı, bu önemli konuyu Hz. Peygamberin bir esasa bağlaması gerekirdi ki, o takdirde İslâm’da bir teokrasiden bahsetmek mümkün olabilirdi. Hz. Ebu Bekir Devlet Başkanı seçildiğinde halka yaptığı bir konuşmada söyledikleri, oldukça dikkat çekicidir:
“Ey insanlar! Ben size veliyyu’l-emr oldum. Halbuki ben sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyilik edersem, bana destek olunuz, kötülük yaparsam beni doğru yola sevk ediniz. Doğruluk emanettir, yalancılık hiyanettir. Sizin zayıfınız, hakkını zalimden alıncaya kadar katımda kuvvetlidir. Ben Allah ve Resulüne itaat ettikçe siz de bana itaat ediniz. Ben Allah’a ve Resulüne itaat etmezsem siz de bana itaat etmeyin.”1191
Ebu Bekir daima Halifetu Re- sıılillah Unvanını kullanmış, tin- vana dînî mahiyet kazandırmak için Halifetullah tabiri de kullanılmak istenmişse de, Hz. Ebu Bekir buna karşı çıkmış ve kendisinin ancak Allah’ın elçisinin halifesi olduğunu söylemiştir.1301 Hz. Ömer de halife seçildiğinde halk, doğruluktan ayrıldığı takdirde kendisini kılıçlarıyla düzelteceklerini söylemişlerdir. O teklif edilen halife “halifet-i Resulillah” Unvanını kabul etmeyerek “emi- ru’l-mü’minîn” unvanını kullanmayı tercih etmiştir. Bu da ilk dönemlerde siyasîlerin yönetim otoritesini halktan alan bir anlayışı benimsendiklerini göstermektedir.
İslâm’ın bu anlayışından Emevîler dönemiyle birlikte uzaklaşmalar başlamış, Abbasi- lerle devam eden uzaklaşma süreci hilâfetin ilgasına (1924) kadar sürmüştür. Bu dönemde İslâm devletlerinin başındaki halifeler, zaman zaman “Allah’ın halifesi” bazen da “Allah’ın yeryiizündeki gölgesi (zıllııllahi fi’l-cırz) Unvanlarım kullanarak otoritelerine dînî meşruiyet sağlamaya çalışmışlardır. Ancak bunun yine de Batı’da görüldüğü şekliyle dînî otorite kullanımına kadar vardığı m ileri sürmek mümkün değildir. Bu dönemin halife veya padişahları, her zaman yanlarında din adamları bulundurup din ve devlet işlerinde çoğu zaman onlara danışmışlardır. Prof. Dr. Münir Kostaş, Emevi, Abbasi ve OsmanlI halifelerinin “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” sıfatını kullanmalarının, honorofik (onursal) bir benzetmeden öteye bir şey olmadığını, bunun İslâm toplumlarına Sasani ve Bizans’tan geçmiş olabileceğini, bu sıfatın kullanımının dînî olmaktan ziyade tamamen siyasî bir telakkiye dayanmış olabileceğini belirtmektedir.’21
Sadece Hz. Peygamberin hem dînî lider hem de devlet başkanı olması keyfiyetine bakarak İslâm’ın teokrasiyi öngördüğünü ileri sürmek mümkün değildir. Bir kere peygamberler müstesna kişiliklerdir. Vakıa ki Hz. Peygamber Medine’de kurulmuş olan devletin başında peygamberlik misyonunun yanısıra Devlet Başkanlığı görevini de yürütmüştür. Fakat Kur’an, Ali İmran Suresinin 159 uncu ayetinde, doğrudan Hz. Peygambere hita- bederek, açık bir emir halinde, “iş ve yönetim hususunda onlarla şuraya git” diyerek Hz. Peygamber’i bile siyasal bir lider sıfatıyla yaptığı icraatlarında şuraya gitmek durumunda bırakmıştır. ” Kur’an’ın en güzel tebliğcisi ve uygulayıcısı olan Hz. Peygamber de, bu evrensel ilkeyi en güzel bir şekilde hayata geçirerek bizlere şaheser örnekler bırakmışlardır. Onun önemli önemsiz dünyevî işlerde ve alacağı siyasî kararlarda ashabına danıştığına dair örnekler çoktur. Zaten onun terbiyesi ile yetişmiş sahabiler de daima kendilerine danışılmasını sağlayacak bilinç hali içinde olmuşlardır.
Ayrıca burada şu hususun da hatırlatılmasında fayda mülahaza etmekteyiz: İslâm kelâmcıları devlet başkanlığını (imamet), peygamberliğin olmazsa olmaz şartı olarak kabul etmemişlerdir. Çünkü peygamber olduğu halde devlet başkam olmayan peygamberde olmuştur. Ayrıca İslâm alimleri, Hz. Peygamberin Devlet Başkam sıfatıyla söylediği sözler ve verdiği hükümlerin, kamu yararı gereği verilen hükümler olduğu için, peygamber kimliği ile söyledikleri sözler ve işlediği fiillerle aynı derecede bağlayıcı olmadığım, bunların kamu yararına göre değişebilecek sünnetler olduğunu ifade etmişlerdir .<23>
Kısaca söylemek gerekirse en azından Batı’da görüldüğü şekliyle yönetim otoritesini Allah’tan alan ve bunu O’nun adına kullanan halka karşı sorumsuz bir sınıf mevcut değildir. Böyle bir devlet anlayışına İslâm öğretileri imkan vermemektedir.
Din Siyaset İlişkisi
İslâm hayatı bölmemiş ve hayatın tümüne yönelik esaslar ve prensipler ortaya koymuştur. İslâm her şeyden önce dünya dinidir. Çünkü İslâm, dünya hayatında uygulanacaktır. Ahiret hayatı, dinin dünya hayatındaki uygulamasına göre şekillenecektir ve orada din olmayacaktır. Siyaset de dünya hayatının bir parçası olduğuna göre, onun İslâm’la ilgisinin olacağı açıktır.
Kur’an’ı Kerim siyasî alanı ilgilendiren hususlarda doğrudan bir düzenlemede bulunmamaktadır. Bunun sebebi ise, siyasî düzenlemeleri, kendi zamanlarının şartlarına göre belirlemek üzere Müslümanlara bırakmış olmasıdır. Kur’an Miislümanlara hedef göstermiş ve onlardan bu hedefe varması için gerekli düzenlemeyi sürekli olarak yapmalarını istemiştir. Çünkü siyasî yapı dinamiktir, değişkendir. Zamana ve mekana ve milletlere göre farklılık gösterir. Onu belirli bir şekille sınırlamak mümkün değildir.
Kur’an’ın ihtiva ettiği hayatın tümü ile ilgili prensiplerden, siyasî alanla ilgili olarak bazı esasları çıkarmak mümkündür. Bu ilkelerden bazılarını şöylece sıralamak mümkündür:
Toplumda esas olan adaletin sağlanmasıdır.24 Siyasî iktidarın niteliği ne olursa olsun, adaletin olmadığı yerde İslâm’dan söz etmek mümkün değildir.
İnsanlar arasında yegane üstünlük ölçüsü ilim ve Allah’a karşı sorumluluk duygusudur. Bu ise, doğrudan bireyi ilgilendirir; bireyle Allah arasındaki bir meseledir. Soy-sop, zenginlik fakirlik,
güzellik çirkinlik gibi hususlar, hiçbir şekilde üstünlük ölçüsü olarak alınamaz.,:51
Toplumda siyasî işler, sıfatı ne olursa olsun tek başına hiç kimsenin tekeline bırakılamaz. Kur’an, Hz. Muhammed’in bile işleri, diğer insanlara danışarak yürütmesini istemiştir. 26
Bütün işler ehline tevdi edilmelidir. 27 Hiçbir şey körü körüne desteklenmemelidir. 28
Bunlar ve benzeri ilkeler insana mutluluk getirecek bütün siyasal sistemlerin vazgeçemeyecekleri evrensel nitelikli ilkelerdir. Kur’an’da belirtilen bu ilkeler çerçevesinde insana siyasî model kurmak ve halkı yönetmek hususunda serbestlik tanınmıştır. Hz. Peygamberden sonra bütün ra- şit halifelerin de değişik bir sistemle iş başına gelmeleri bu serbestliğin nasıl kullanıldığına dair güzel bir örnek teşkil etmektedir. Hz. Ebu Bekir seçim yoluyla işbaşına gelmiştir. Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in vefatından önce kendisini bu göreve tayin etmesiyle göreve başlamıştır. Hz. Osman, Hz. Ömer’in tavsiyeleriyle halife olmuş ve Hz. Ali de hakem olayı ile göreve getirilmiştir.
Buradan İslâm’ın, insan onuruna, insan haklarına, adalet prensibine riayet eden rejimle adı ne olursa olsun bir meselesinin olmayacağı sonucu çıkmaktadır. Bu anlamda bu prensipler bünyesinde mündemiç olan cumhuriyet ve onun uygulaması demokrasinin, insanlık tecrübesinin bulabildiği İslâm’ın özüne en yakın duran siyaset biçimi olduğu gözükmektedir. Keza bu ilkeler ışığında bakıldığında, İslâmın mutlakıyet, monarşi, oligarşi gibi sistemlere daha genel bir ifadeyle tüm hanedan ve krallıklara pek de sıcak bakmadığı görülmektedir.

İslâm’da Yönetim Erkinin Dayanağı
Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, hangi şekliyle olursa olsun, bütün siyasal iktidarların bir meşruiyet, yani kendilerini dayandırdığı iktidar temelinin ne olduğu sorunu bulunmaktadır.
1789 Fransız devriminden önce Batı’da devlet yöneticisi, egemenlik yetkisini halktan değil, doğrudan Tanrı’dan alıyordu. Böyle olunca da kendisini kutsal görüyor dolayısıyla kimseye karşı sorumluluk hissetmiyordu. Ancak Fransız devriminden sonra egemenliğin mutlak manada halkın elinde olduğu fikri benimsenmiş ve fikir oradan bütün dünyaya yayılmıştır. Kültürel mirasımızda dayanaklarına rastlayabileceğimiz bu düşünce, bizim ülkemize bile, vakıa ki Batı’dan geçmiştir.
Meseleye salt İslâmî açıdan baktığımızda şunları görmekteyiz: İslâm’da ruhanî sınıfına benzer dînî otorite olmadığına göre, devlet ya da hükümet başkanı, şer’î değil medenî bir otoritedir. Yani Devlet Başkanının otoritesi dînî karakterli değildir. Daha öncede belirttiğimiz gibi, din siyasî otoriteyi tayin etmemektedir. İslâm’da yönetim tamamen sivil ve dünyevî bir iştir. Dolayısıyla yönetimin kaynağı Allah ve din olmayıp, toplumdur. Çünkü devlet başkanına bu görevi toplumun kendisi vermektedir. Dolayısıyla siyasî otoritenin millete değil, milletin siyasî otoriteye hakimiyeti söz konusudur.
Siyasî otoritenin kaynağı meselesi, yukarıda da işaret edildiği gibi, Hz. Peygamberin vefatı ile birlikte Müslümanların gündemine girmiş, tartışma ve ihtilaflara neden olmuştur.
Bir kısım Müslümanlar, Kur’an’da bir çok yerde geçen “Allah hakimdir”, “hüküm ancak Allah’a aittir”’291 vebenzeri ifadelere dayanarak, dünyadaki egemenliğin kayıtsız şartsız Allah’a ait olduğunu, dolayısıyla ancak O’nun kanun koyma yetkisinin bulunduğunu, neticede İslâm’ın “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” şeklinde ifade edilen ilkeyle kati surette uzlaşamayacağı kanaatine ulaşmışlardır. Bu kanaat, İslâm dünyasında birçok kargaşanın da temel nedeni olmuştur. Halbuki Kur’an açısından bakıldığında, orada yer alan söz konusu ifadelerin mutlak (ontolojik) ve hakikî hakimiyet anlamlarında kullanıldığı görülmektedir. Allah Teâlâ hiç kuşkusuz âlem üzerinde küllî bilgisi, mutlak iradesi, adalet ve kudretiyle mutlak hakimdir. İnsanın yanısıra bütün varlıklar da bu küllî hakimiyetin altında yaşamaktadırlar. Biz Müslümanlar Allah dilemese bir yaprağın bile yerinden kımıldayamayacağı inancım taşımaktayız. Bu hususta Müslümanlar arasında hiçbir tartışma yoktur. Ancak bu mutlak hakimiyet kavramı ile “egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu” ilkesini birbirine karıştırmamak gerekmektedir. Hakimiyetin halka verilmesi, siyasî anlamdaki egemenliğin halka verilmesi demektir. Bu, yönetim hakkının bir ferdin, sınıfın, zümrenin tabiî veya İlahî hakkı olmadığı anlamına gelmektedir. Bu kabul, belirli bir zümrenin değil, Allah’ın yarattığı bütün insanların yüceltilmesi düşüncesine dayanmaktadır.
Allah insanı yeryüzünde halife olarak yaratıp, onun yeryüzünün imarına, düzenli ve güvenli bir toplumsal hayat içinde kimsenin hukukunu ihlal etmeden yaşamaya memur etmesi, ona yetki ve sorumluluk vermesi, siyasî tercih ve iktidarın kaynağının da beşerî olmasını gerekli kılmaktadır. Aksi halde, insanın “halife olarak” yaratılmış olması anlamını kaybeder.
Siyasî anlamdaki egemenliğin halka ait olduğunu ileri sürenler, halkın bir araya gelerek karar alıp, Allah’ın tayin ve tespit ettiği tabi kanunları (sünnetullah) değiştirebileceklerini iddia etmemektedirler. Bu kabul yönetenlerin halk adına hareket ederek halka karşı sorumlu olmaları esasını getirmektedir. Aksi takdirde yönetimde egemenliğin yalnız Allah’a nispet edilmesi veya yönetenlerin Allah adına iş görmeleri, yönetenleri tanrılaştırarak sorumsuz hale getirecektir. Bunu Kur’an’a mal etmek mümkün değildir. Cenabı Hak Kuı’an-ı Kerim’de: “Bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.” 1301 buyurmaktadır. Bu açık bir şekilde Müslümanların dünyevî işlerinde kararlarını kendilerinin vermeleri gerektiğine işaret etmektedir. Ayrıca “Kim Allah’ın indirdiği ile hüküm vermez ise, işte onlar kafirlerdir” 31 ayetini ileri sürerek yeryüzündeki siyasî egemenliğin Allah’a ait olduğunu ileri sürenler de vardır. Halbuki bu ayetlerden hareketle, zikredilen sonuca ulaşmak mümkün değildir. Mezkur ayetlerin Kur’ansal bağlamına baktığımızda, Allah’ın indirdiğinden kastedilenin, adalet ve hakkaniyet ilkeleri olduğu anlaşılmaktadır. İlkesel bazda Allah’ın belirlediklerini uygulamakla mükellef olduğumuz hususunda en küçük kuşku yoktur. Bundan sapma Allah’ın yönelmemizi istediği fıtrattan uzaklaşma ve yabancılaşmadır.
Egemenliğin halka ait olduğu ilkesine karşı çıkanların, bu yetkinin Allah adına idealleştirdikleri bir beşer (halife, sultan) tarafından kullanılmasına razı olmaktadırlar. Bu kimseler tabir caiz ise, bir kişiden esirgemedikleri egemenliği halktan esirgemektedirler. Bu mantığı anlamak oldukça güçtür. Allah’ın hükümranlığını bir kişinin temsil etmesi mümkün ise, aynı şeyin toplum için de geçerli olması tabiîdir.
Verdiğimiz bu bilgiler, İslâm’da ontolojik (mutlak) egemenliğin Cenab-ı Hakka, siyasî egemenliğin ise halka ait olduğu hususunu ortaya koymak için yeterli olsa gerektir. Yalnız şu hususu da yeri gelmişken belirtmeden geçemeyeceğiz: İslâm’ın öngördüğü bu hedefe en ideal şekilde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu M. Kemal Atatürk’ün çalışmalarıyla ulaşılmıştır. M. Kemal Atatürk, etrafında hilafeti devam ettirme arzusunda olan nüfuzlu bir çok kişiye rağmen, egemenliği halka devretme başarısını göstermiştir. Yalnız unutmamak gerekir ki, bu konuda Atatürk’e en önemli desteği ve yardımı da, o günkü meclis üyelerinden olan ve İslâm’ın özünü iyi kavramış din adamları vermiştir. Hilafetin ilgası ile ilgili kanun teklifi Osmanlı döneminde şeyhlik yapan Urfa Mebusu Şeyh Saffet ve elli arkadaşı tarafından yapılmıştır.
Kanun müzakereleri sırasında en büyük gayreti yine bir din alimi göstermiştir. Bu görüş Seyyid Bey diye şöhret bulan Mehmet Seyyid’dir. Seyyid Bey, Cumhuriyetin ilanından sonra İzmir Mebusu olarak meclise girmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk kabinesi olan I. İsmet İnönü kabinesinde Adliye Vekilliği görevine getirilmiştir. Kendisi iyi bir fıkıh alimi idi. Yazdığı ‘Usulu’l- Fıkh- MedhaP adlı eseri şöhret bulmuştur. Bu zat, mecliste 1924 yılında hilafetin kaldırılması tartışılırken, Adliye Vekili olarak sık sık alkışlarla kesilen uzun bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada Seyyid Bey, milli hakimiyet ilkesinden kalkarak, hilafetin kaldırılmasının İslâm dinî açısından bir mahzur taşımadığını savunmuştur. Bu konuşma meclisteki muhalefeti de büyük ölçüde ikna etmiştir. Aşağıda Seyyid Beyin konuşmasından bir kaç pasajı sadeleştirilmiş şekliyle sunmak istiyoruz:
“Muhterem Efendiler! Hilafet meselesi dinî olmaktan çok dünyevî bir meseledir. İtikadî meselelerden değil, millete ait haklar ve kamu men- featlarmdandır, itikatla ilgisi yoktur. Onun için dinî naslarda bu mesele hakkında tafsilat bulunmamaktadır. Ehli sünnet alimleri kendi itikat kitaplarında İmamet başlığı altında hilafet meselesini söz konusu etmişlerdir. Bundan maksatları, bu mesele etrafında dönen hurafeleri red ve iptal etmektir. Yoksa hilafet meselesini bir itikat meselesi olarak açıklamak değildir. Hilafet millet işidir ve zamanın gerektirdiklerine tabidir. Hz. Peygamber vefat ettiklerinde ashâba bu meseleyi açıklamamıştır. Kur’an’da da hilafet şekli hakkında hiçbir âyet-i kerîme yoktur. Kur’an-ı Kerim hükümet ve memleketin idaresi konusunda bize iki düstur göstermiştir. Biri meşveret, diğeri ulu’l-emre itaattir. Ulu’l-emre itaat hükümetsizli- ği ortadan kaldırmak, asayişi, emniyet ve intizamı sağlamak içindir. İslâm tarihine aşina olanlar bilirler ki, Emevî halifelerinin yapmadıkları zulüm kalmamıştır. Abbasî Devleti ise tamamen zulüm, yolsuzluk, kahır ve galebe üzerinde kurulmuştur. Şimdi insaf edelim, böyle bir zulüm ve halka galebe çalmaya hilafet denilebilir mi? Buna İslâm hilafeti demek, dost düşmana karşı İslâmi- yeti aşağılamak olur. Bu tür hükümetler hilafet değil, Hz. Peygamberimizin buyurdukları gibi ısırıcı saltanattan ibarettir. İmam-ı A’zam hazretleri hem Emevî, hem de Abbasî devleti zamanında yaşamıştır. Ne Emevî hilafetine ne de Abbasî hilafetine cevaz vermemiş ve bu hilafetleri kabul etmemiştir. İslâm’da insanlar hakkında kutsilik söz konusu değildir. İslâm’da Hıristiyanlıkta olduğu gibi ruhaniyet yani ruhanî hükümet yoktur. İslâmiyet mukaddes olarak yalnız bir şeyi tanır ki, o da haklardır. İslâm’da hiçbir ferdin diğer fert üzerinde kendiliğinden bizzat vekâlet hakkı yoktur ve hiçbir kimse diğerine, cebren söz geçirme hakkına haiz değildir. Herkes hukuk karşısında eşittir. Öyle, sınıf ve zümre imtiyazları yoktur. İslâmiyet modem tabir ile demokratik bir sistemi tarif etmektedir. Kur’an-ı Kerim: “Allah indinde sizin en mükerrem olanınız, Allah’tan en çok koı ka- nmızdır.” diyor. İslâmiyet’te yalnız bir kişinin diğeri üzerinde velayeti, zorla söz geçirme hakkı vardır ki, o da babadır. Baba çocuğunun velisidir. Bu velayet babanın babalık vasfından gelmektedir. Bir kişi diğer bir şahıs hakkında velayete ve tasarruf hakkına sahip olabilmek için mutlaka o şahıstan velayet hakkım alması gerekir. Dolayısıyla hiç kimsenin kendiliğinden veya veraset yoluyla vekil veya halife olma hakkı yoktur. Bir memleketin idaresi demek, o memlekette millete ait olan işlerde tasarruf etmek demektir. Bu ise milletin doğrudan doğruya kendisinin işi ve hakkıdır. Millet bu hakkı başkasına vermedikçe hiçbir kimse o hakka malik olamaz.”32 Dini Siyasete Alet Etmek Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, din insanları en genel anlamıyla dünya ve ahiret saadetine ulaştırmak için gönderilmiş İlâhî kaynaklı prensipler manzumesi, siyaset ise; çoğu zaman ideolojilerin yön verdiği devleti yönetmek üzere insanlar tarafından üretilmiş kurallar sistemidir. Demek ki din kutsalı, siyaset ise seküler alanı temsil etmektedir. Din, getirdiği ahlâkî ve manevî değerleriyle toplumun bütün kesimini, dolayısıyla siyaset yapanları da doğal olarak etkileyecektir. Bu çerçevede siyasî alanın dinin etkisinden total olarak arındırılması mümkün değildir. Bu insan bilincini sunî olarak ikiye bölme teşebbüsü olur ki, bunun gerçekleştirilmesine imkan yoktur. Dinin siyasete alet edilmesi derken kastedilenin de bu olmadığı açıktır.
Dinin siyasete alet edilmesi demek, tamamen beşerî bir faaliyet olarak siyaset icra edilirken, dinin kutsallığından yararlanmak, bu yolla ikna etmek yerine insanları inandırmaya ve teslim olmaya zorlamaktır. Başka bir deyişle, dini siyasete alet etmek, yüce ve samimi din duygularını siyasî amaçlara ulaşmak için istismar etmek ve kötüye kullanmak, üretilen siyasetin dinin hatırına benimsenmesi ve uygulanmasını talep etmek, aksi takdirde günaha girileceği fikrini insanlara telkin etmektir. İslâm inancına göre, bir insan yalnızca Yüce Allah ve Hz. Peygamberin ortaya koyduğu gerçeklere, onların hatırı için, itaat etmek mecburiyetindedir. Bununla birlikte Kur’an yine de sunduğu İlâhî gerçeklerin illetlerini ve hikmetlerini bildirerek insanları ikna etmeye çalışmaktadır. Kur’an körü körüne inanmayı yermektedir. Hz. Peygamber de ashabından, sadece din ile ilgili bir hüküm verdiğinde kendisine itaat etmelerini, beşer sıfatıyla yaptıkları veya söylediklerini kabul etmek mecburiyetinde olmadıklarını kendilerine defaatla söylemiştir.331 Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin tavrı bu şekilde ortada iken, hiç kimsenin kendi fikrini veya siyasetini başkalarına dayatmaya, bunun için dinsel gerekçeler üretmeye hak ve salâhiyeti olmasa gerektir. Bu insanları kolay yönetme alışkanlığının bir sonucudur. İnsanları ikna etmek en- tellektüel gayret istediğinden, siyasetçilerin bir kısmı, kolay yolu tercih ederek insanları ıknaya değil teslimiyete davet etmektedir. Unutulmamalıdır ki, dinin koyucusu Yüce Allah’tır, tebliğcisi ise Hz. Peygamberdir. Bunun haricinde din adına kutsallıklar üretmeye kimsenin hakkı bulunmamaktadır.
Dinin siyasete alet edilmesinin en mahzurlu ve tehlikeli sonuçlarından birisi de, bu süreç sonunda dinin, bütün hayata onlarla bakılan ve mutlak doğrular olarak kabul edilen ideolojiler haline dönüştürülmesidir. Başka bir ifadeyle özü iman, ibadet, bilgi ve ahlâktan ibaret olan bir dinin, ideolojik söylemlere büründürülmesidir. Bundan en büyük zararı o dine karşı olan düşünceler değil, dinin bizzat kendisi ve mensupları görür. Tarihî tecrübemiz bunu göstermektedir. Dinin siyasî ideoloji gibi algılanması, politize edilmesi, siyasî taleplerin din adına ileri sürülmesi, İslâm toplumlarında her zaman kanlı ihtilaflara varan kargaşa ve huzursuzluklara neden olmuştur. 14 asırlık Müslümanların tarihi bunun sayısız örnekleri ile doludur. Bu noktada şu tespit ne kadar yerindedir: “Dinler kendi mensuplarının ihtilaflarından, özellikle din siyaset bağlamında ortaya çıkmasına sebep oldukları ihtilaflardan çektikleri kadar, kendi muhaliflerinden çekmemişlerdir.” 1341
Siyaset bir amaç değil, erdemli bir toplum meydana getirmek için bir araçtır. Eğer araç olmaktan çıkıp amaç haline gelirse bizzat kendisi hedef olacağı için erdemli toplumu gerçekleştirme hedefine yönelmesi mümkün değildir. Bu durumda İslâm’ın tüm değerleri, siyasî çıkarlar doğrultusunda istismar edilecektir. Halbuki dinin istismarı tarih boyunca kimseye hayır getirmemiştir.
Atatürk, gerçek ve sade dindara hiç karşı çıkmamıştır. O, kendi çıkarları yararına dini sömürenlere ve onu araç olarak kullananlara karşı mücadelesini yürütmüştür:
“Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının sesine uymakla serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve tefekküre kaışı değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işlerine karıştırmamaya çalışıyor, kasta ve fiile dayanan taassupkar hareketlerden sakınıyoruz. Mürtecilere asla fırsat vermeyeceğiz.” <35)

Din İstismarının Önlenmesi Yöntemi Olarak Laiklik
Tarih boyunca din istismarı yoluyla insanlar birbirlerine haksızlık etmişler, birbirlerini sömürmüşlerdir. Bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bu istismarın en güzel örneği ortaçağ kilise adamlarının icraatlarıdır. Bu kilise istismarı ve tahakkümü esas itibarıyla laiklik modelinin tatbikine de zemin hazırlayan en temel neden olmuştur. Bu nedenle burada Batı’da laiklik tatbikatını doğuran dînî ve sosyal sebepler üzerinde biraz durmak istiyoruz:
Bilindiği üzere laiklik 1789 Fransız ihtilalinden sonra fiilen hayata girmiştir. Daha önce de belirttiğimiz üzere, bu tarihten önce Batı’da devletin temelini Tanrı’nm hakları teşkil etmekteydi. Hükümranlık yetkisini Tann’dan alan kimseler, Allah’ın dışında kimseye hesap verme gereğini duymamışlardır. Kilise ve din adamları hükümdarın sürekli destekçisi olmuş, olağanüstü yetkilerle donatıldıkları için hayatın her alanına el atmışlardır. İnsanların din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamış, kendileri gibi düşünmeyenleri aforoz etmekten hatta öldürmekten çekinmemişlerdir. Bu yolla milyonlarca insan hunharca öldürülmüştür. Örneğin 1573 yılında Fransa’da gerçekleştirilen Sen Bertelami katliamında, 30 bin Protestan, kadın çocuk ayırımı yapılmaksızın hunharca öldürülmüştür. Kilise öğretilerine ters düşünce ve kanaatler taşıyan kimselerin akibeti, sahte para basan kalpazanların akıbetine benzer görülmüştür,m Papalık ve ruhbanlık kurumu o kadar aşırı dejenere olmuş ki, Kilise adeta dünyevî bir baskı kurumuna dönüşmüş, dînî kurumlar ticarî şirket şekline bürünmüşlerdir. Kilisenin hayatın bütün alanlarında uyguladığı acımasız ve sert tutum, öze ve asla yeniden dönüş özlemlerinin tohumlarım atmış, siyaset ve bilim adamlarını halkı Kiliseye ve onunla birlikte hareket eden krala karşı çıkmaya sevk etmiştir. Nitekim öze dönüş hareketi olarak 15 ’inci yüzyılın sonlarında gerçekleştirilen Reform ve Rönesans hareketlerinden sonra, 1776 yılında Amerika’da, 1789 Fransa’da gerçekleştirilen ihtilaller sonucu, egemenlik hükümdardan halka geçmiş, dolayısıyla Kilisenin din istismarına da son verilmiştir. Böylece egemenliği halka veren laik devlet anlayışı ortaya çıkmış, din ile devlet işleri ayrı kurumlar eliyle yürütülmesine ve din ve vicdan hürriyetinin teminat altına alınmasına karar verilmiştir. Bu anlayış, farklı coğrafyalarda farklı formlarda hayata geçirilmiş olsa da, temelinde bu temel düşünce çizgisini taşımıştır. Avrupa’da özellikle Aydınlanma Döneminde, Kilisenin din, vicdan ve düşünce özgürlüğüne yönelik baskılarını artırması, din karşıtı akımların ortaya çıkmasına ve giderek gelişmesine de sebep olmuştur.
Türkiye Örneği
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi laiklik, modern Batı ülkelerinde hüsnü kabul görmüş bir ilke olmakla birlikte, bunun pratiğe dönüşmesi her ülkenin kendi tarihi ve sosyal şartları çerçevesinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla çeşitli ülkelerin anayasalarına bu ilkenin yansıması da değişik şekillerde olmuştur. Mesela: Fransa’da kilise ile devlet işleri tamamen ayrılırken, İngiltere’de kral veya kraliçe siyasal iktidarı olduğu gibi dînî iktidarı da simgelemektedir. Bunun gibi diğer bir çok ülkede farklı anlayış ve uygulamalar mevcuttur. Bizdeki laiklik uygulaması da, ülkemizin tarihî ve sosyal şartlarının bir sonucu olarak nev’i şahsına münhasır özellik arz etmektedir. Ülkemizde devlet işleri, vatandaşların iradesiyle seçilen meclis tarafından yürütülmektedir. Dinin özünü teşkil eden iman, ibadet ve ahlâk ile ilgili hükümlerinin vatandaşlara anlatılması görevi de, bir din hizmeti olarak yine devletin içindeki bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla sunulmaktadır. Bu açıdan bakıldığında esas itibarıyla ülkemizde din ile devletin iç içeliği görülmektedir. Muamelata ilişkin vazifeler devletin bir kurumu olan Meclis, dînî hizmetler de başka bir müessesesi tarafından yürütülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı mensupları devletten aldıkları maaş karşılığında İslâm ahlâkını bütün vatandaşlara ayırım yapılmaksızın telkin etmektedirler. Bu ilkenin muhatabı yalnızca sıradan insanlar değil, ülkenin bütün kesimidir. Ülkeyi yönetenler de bu telkinin muhatabıdırlar. Ülke yönetiminin ve yasamanın belli bir sınıfın doğal hakkı olduğuna dair İslâmî bir hüküm olmadığına göre, ülkemizdeki yasama erkinin millî iradeye bırakılması tatbikatında da İslâm’a aykırılık gözükmemektedir. Klasik dönemdeki fıkıh yapma yöntemi ile günümüz yasama ihtiyaçlarının karşılanamayacağı açıktır.
Burada sistem üzerinde durmaktayız. Uygulamada zaman zaman bazı aksaklıklar çıkabilir. Bunlar her ülkede ve her zaman görülebilecek hususlardır. Hatalarımız ve eksikliklerimizi her zaman telafi etmemiz mümkündür.
Zaman zaman ülkemizde din-siyaset ile ilgili düzenlemelerin, modern Batı ülkelerine benzemeyişi, çeşitli açılardan ele alınarak bazı kesimlerce tenkit konusu edilmiştir. Bu kesimler. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasal bir devlet kurumu olmasını, laikliğin özüyle bağdaştıramamaktadırlar. Daha önce de belirttiğimiz gibi, laikliğin tatbikatı konusunda Batı ülkelerinin bir çoğu birbirine benzememektedir. Ancak genel olarak bakıldığında din ve devlet işlerinin farklı kurumlar eliyle görülmesi, din ve vicdan özgürlüğünün teminat altına alınması şeklindeki anlayışın bütün ülkelerde yaşatıldığı bilinmektedir. Laiklik anlayışının değişik şekillerde pratiğe dönüştürülmesi fazla önem arz etmemektedir. Halkımızın da bunu bir problem olarak görmediği anlaşılmaktadır. Nitekim yakın geçmişte Türkiye’de din, toplum ve siyaset üzerine yapılan bilimsel bir araştırma, halkımızın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devlet teşkilatı içindeki konumunu muhafaza etmesini istediğini ortaya koymuştur.1381
Diyanet İşleri Başkanlığı uygulamasının devlet işlerine dînî teşkilatın müdahalesi olarak görülmesi de doğru değildir. Başkanlığın özel mevzuatı baştan aşağı dikkatlice incelendiğinde, bu teşkilat mensuplarına verilen görevin sadece din hizmeti sunma olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır.
Bunun yanısıra dînî teşkilatı devlet içinde tutmayı, devletin dine baskısı şeklinde yorumlamak da gerçeklerle uyuşmamaktadır. Devlet maaş verdiği görevliyi, dînî vazifesini yaptığı için değil, yapmadığı için cezalandırmaktadır. Buna karşılık görevini iyi bir şekilde yapanlar ve emsallerine göre daha başarılı bulunanlar da çeşitli şekillerde ödüllendirilmekte veya taltif edilmektedirler. Ancak din yerine şahsî yorumlarını anlatarak görevini istismar edenlere devletin fırsat vermemesi de gayet doğaldır. Kamu yararı da bunu gerektirir.
Sonuç:
Sanayileşme ve modernleşme sürecine bağlı olarak bilim ve teknolojinin ön plana geçmesiyle, dînî değerlerin insan ve toplum hayatındaki giderek artan etkisini kaybedeceği ve sonunda yok olacağı şeklinde ortaya konan pozitivist varsayım, günümüzde geçerliliğini yitirmiş gözükmektedir. Bugün dinin göz ardı edilemeyecek bireysel ve sosyal bir gerçeklik olduğu, afyon değil gelişme, ilerleme ve huzurun kaynağı olduğu iyice anlaşılmıştır. Hal böyle olunca, dinin insanı olgunlaştıran ve toplumu bütünleştiren fonksiyonlarından daha verimli bir şekilde yararlanmak ve ülkemiz sosyal barışını kalıcı bir hale getirmek için, siyasetçiler, bilim adamları, medya mensuplan, kısacası toplumun bütün kesimlerinin, İslâm dini ve onun siyasetle ilişkisi hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olmaları zarureti ortaya çıkmıştır. Bu konuda toplumun bütün kesimlerinin en azından asgari düzeyde yeterli bilgi sahibi olmamaları, toplumsal barışımızı tehlikeye düşürecek sonuçları doğurmaktadır.

1- Ahmet Davudoğlu, Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din,
İst. 1992, s. 32-33.
2- Bkz. Hak Dini Kur’an Dili, Eser Nşr.. II, s. 1061-1062.
3- Tevbe, 60.
4- Maide, 5.
5- Maide, 38.
6-Enfal, 1,41.
7- Bu konuda daha fazla bilgi için Bkz. Dr. Fahri Demir, İs
lâm Dini Açısından Din-Devlet İlişkileri, Ank. 1999, İslâm ve Demokrasi, Kutlu Doğum Sempozyumu, Hazırlayan: Ömer Turan, Ank. 1999, TDV Yayınları.
8- Ana Biritannica, Devlet Maddesi.
9- Bakara, 188; Nisa, 33.
10- Bkz. Al-i İmran, 110; Hac, 41.
11-Şuara, 151-152.
12- Enfal, 60.
13- Bkz. Ahmed Davudoğlu, Osmanlı Devletinde Siyaset ve Din, İst. 1992, s. 56.
14-Bkz. Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş, Ank. 1988, s. 213.
15- A. K. Lampton, State and Government in Medieval Islam, Campbridge, 1981, s. 83-127.
16- Aktaran Nur Vergin, Din ve Devlet İlişkileri, Düşüncenin Bitmeyen Senfonisi, 1994, 24. Sayı, s. 9.
17- Bkz. Halil İnalcık, Şeriat ve Kanun, Din ve Devlet, İs- lâmiyat, 1998, 1/4, s. 138-139.
18- Bkz. Ana Biritannica, Teokrasi Maddesi.
19- Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi Ebu Bekr Maddesi.
20- Bkz. W. M. Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. E. Ruhi Fığlalı, Ank. 1981, s. 102.
21- Bkz. Kostaş, Cumhuriyet, Demokrasi, Laiklik ve İslâm, Uluslararası Avrupa Birliği Şurası ’na sunulan yayınlanmamış metin.
22- Bkz. Dr. Fahri Demir. İslâm Dini Açısından Din Devlet İlişkileri, Ank. 1999, s. 130- 134.
23- Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Lütfı Şentürk, “Sünnet ve Teşrî’deki Yeri" Güncel Dinî Konular adlı kitabın içinde, Ank. 1998, s. 33- 35.
24- Nisa. 58; Sa’d, 26.
25- Hucurat, 13.
26- Şura, 38; Al-i İmran, 159.
27- Nisa, 58.
28- İsra, 36.
29- Al-i İmran, 26, 189; Lokman, 26; En’am, 57; Mü min, 12; Yunus, 109; A’raf 87.
30-Ra’d, 11.
31- Maide, 44.
32- Bkz. İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, İst. 1986, c.l, s. 179-228.
33-Buhârî, Hars, 15.
34- Bkz. Prof. Dr. Mehmet S. Aydın, Türkiye’de Din ve Modernleşme İlişkisi Üzerine Bazı Düşünceler, Türk Yurdu c. XVU. Sayı, 116- 117, 1997, s. 18.
35- Sadi Borak, Atatürk ve Din, İst. 1962, s. 82.
36- Bkz. Prof. Dr. Salih Akdemir, Kur’an ve Laiklik, Ank. s. 37.
37- Bkz. M. A Kılıçbay, Gerçek Laiklik En Çok Mü’minlere Lazım, Zaman Gazetesi, 29 Temmuz 1998.
38- Bkz. Ali Çardakoğlu, Binnaz Toprak, Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset, Tesev, İst. 2000.




DİN-DEVLET İLİŞKİSİNİN BAZI BATI ÜLKELERİNDEKİ DURUMU

Din devlet ilişkilerinin kuramsal çerçeveye oturtulması Batı’daki kilise-devlet ilişkilerinin uzun tarihi serüveni sonucu gerçekleştiğinden, günümüzde de bu konuyla ilgili olarak yapılan tartışmalarda, taraflar mutlaka Batı’ya atıfta bulunmaktadırlar. Batı tatbikatı adeta bir model ve mikyas alınmaktadır. Hal böyle olunca, günümüz Batı Anayasalarında kilise ile devlet ilişkilerinin nasıl düzenlendiği konusunda da bilgi sahibi olma gereği ortaya çıkmaktadır. Okuyucularımıza mukayese yapma fırsatım sağlamak maksadıyla, ülkemiz sosyologlarından Doç. Dr. M. Emin Köktaş’ın Din ve Siyaset isimli eserinin bu konuyu işleyen 45-51. sayfalarım özetleyerek aktarmak istiyoruz. Bu aynı zamanda ülkemiz geleneğinin Avrupa tatbikatıyla neden aynı olmadığı konusunda da bize zihinsel açılımlar sağlayacaktır.
Farklı tarihsel gelişim süreci ve farklı sosyo-polıtik özellikler taşımalarının bir sonucu olarak Avrupanın çeşitli ülkelerinin anayasalarında din devlet ilişkileri değişik şekillerde düzenlenmiştir.
Fransa
Fransa kilise ile siyasal iktidar çatışmasının yoğun olarak yaşandığı bir ülkedir. Bu çatışma arkaplanına dayanan 1958 tarihli Fransız Anayasası’nın 2. maddesine göre, “Fransa bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyettir. Cumhuriyet köken olarak ırk ya da din farkı gözetmeksizin biitün yurttaşların kanun önünde eşitliğini sağlar, bütün inançlara saygı gösterir." Böyle bir tanımlama salt Fransa’ya özgü bir durum olarak gözükmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri
ABD’de kilise devlet ayırımının hukukî temeli, Anayasa’da 1791 yılında yapılmış olan birinci değişiklikte bulunmaktadır. Bu anayasa değişikliği ile şu ilke kabul edilmiştir: “Kongre, bir din kuran ya da dinin gereklerini serbestçe yerine getirilmesini yasaklayan hiçbir kanun yapamaz.” Burada esas olan ana fikir, dinin bireysel bir mesele olduğu ve buna devletin hiçbir şekilde karışmaya hakkı olmadığıdır.
İngiltere
Din devlet ilişkileri bakımından özel bir nitelik arzeden İngiltere’de kral veya kraliçe, siyasel iktidarı olduğu gibi dînî iktidarı da simgelemektedir. İngiliz Anglikan kilisesi, ulusal kilise ve ulusal din olma niteliğini günümüzde de sürdürmektedir. Kilise hukuku, genel hukuk düzeninin bir bölümü olarak kabul edilmekte, olağan mahkemeler bu yasağın geçerliliğini sağlamaktadır. Kilise hakları ve malları yasa tarafından korunmakta, dînî eğitim ve din hizmetlerinin yerine getirilmesi kilisenin tekelinde bulunmaktadır.
Almanya
1949 tarihli Alman Anayasası; “Tanrı ve insanlar karşısında sorumluluğunun bilincinde olan Alman halkı” ifadesiyle başlamaktadır. Bu Anayasanın 4. ve 140. maddeleri kilise-dev- let ilişkilerinin hukukî temellerini düzenlemektedir. 4. maddede şöyle denilmektedir: “İnanç ve vicdan özgürlüğü, dînî ve felsefî inanç özgürlüğü dokunulmazdır. Dînî görevlerin serbestçe yerine getirilmesi teminat altına alınır. 140. maddenin göndermede bulunduğu 1919 tarihli Weimar Anayasa- sı’nın 137. maddesinin birinci paragrafı, "devlet kilisesi yoktur" diyerek devlet ve kilisenin örgütsel ayırımını kabul ediyor. Aynı maddenin II. paragrafında, dînî topluluklar kurma teminat altına alınırken, III. paragrafı, kilise ve dînî cemaatlerin kendi işlerini herkes için geçerli kanunlar çerçevesinde bağımsız olarak düzenlemelerini garanti altına alarak, devlet ve kilisenin birbirinden bağımsızlığını somutlaştırmaktadır. V. paragrafa göre kiliseler hükmî şahsiyet imkanlarından yararlanmaktadır. VI. paragraf kiliselere eyalet hukukunun belirlediği şartlara göre vergi toplama hakkı tanınmaktadır. Alman Anayasa- sı’nda kilise ve devletin örgütsel ayırımı kabul edilmekle beraber, Anayasada laiklik ya da bu anlama gelecek bir kelime geçmemektedir.
İtalya
İtalya’da kilise, devlet kilisesi kabul edilmemektedir. Ancak Katolik Kilisesi’ne öteki dinlerin sahip olmadığı bazı ayrıcalıklar tanınmıştır. 1947 tarihli İtalyan Anayasası’nın 7 inci maddesine göre, Devlet ve Katolik Kilisesi, kendi alanlarında bağımsız ve egemendirler. 8 inci maddesi diğer mezheplerin konumunu belirtmek üzere şöyle düzenlenmiştir: “Bütiin dînî mezhepler, kanun önünde eşit olarak serbesttir. Katolik mezhebi dışındaki mezheplerin, İtalyan hukukuna aykırı olmamak şartıyla, kendi statülerine göre teşkilatlanmak haklan vardır.” İtalya’nın “dinsel sözleşme” temeline dayanan yarı teokratik bir düzeni benimsemiş olduğu ileri sürülmektedir.
Portekiz
Portekiz Anayasası’nın 45. maddesinde: “Devlet Tanrı’ya ve insanlara karşı olan sorumluluğunun bilincindedir.” 46. maddesinde ise; “Katoliklik Portekiz milletinin geleneksel dînî olarak kabul edilir. Katoliklik hukukî bir varlık olarak kabul edilir. Devlet ile dînî inançlar arasındaki ilişkiler sistemi Papalık ile yapılmış mevcut anlaşmalar halel getirmeksizin ayrılık esasına dayanır” denilmektedir. Buna göre her ne kadar devlet-kilise ayırımı kabul edilse de, Katolik Kilise- si’ne ayrıcalık tanınmıştır.
İsveç
İsveç’te kral ve hükümet üyeleri, Lutherci Kiliseye bağlı olmak zorundadırlar. Farklı dînî görüşlere tam bir özgürlük değil, bazı imkanlar tanınmıştır. Danimarka’da da durum buna benzerdir.
İsviçre
25 Kantondan oluşan İsviçre’de Federal Anayasa, devlet- kilise ilişkileri konusunda belirleyici olmayıp, sadece vatandaşların özgürlük hakkı anlamında inanç ve vicdan özgürlüğünü, kültür özgürlüğünü, kilise düzeninden önce devlet düzeninin üstünlüğü prensibini şart koşmakla yetinmektedir. Anayasa’ya göre dînî cemaatlerle devletin ilişkisinin düzenlenmesi Kantonlar’a bırakılmıştır.
Bu farklılıklar göz önüne alındığında, Avrupa’da din devlet ilişkilerinin, din ile devletin iç içe, din ile devletin ayrı ayrı, fakat birlikte ve din ile devletin birbirinden ayrılması şeklinde üç ana başlık altında değerlendirilmesi mümkün gözükmektedir.


Siyaset
Siyaset, en yalın anlamıyla: İnsanların devleti yönetme sanatıdır. İnsanlar devletin yönetimine bilgi ve tecrübe birikimlerine paralel olarak geliştirdikleri modellerle talip olurlar ve bunun için bir dizi faaliyetin içine girerler. Yönetmeye talip oldukları toplumun siyasal, ekonomik ve sosyal sorunlarını nasıl çözüme kavuşturacaklarını halka anlatır ve halktan aldıkları destekle önerdikleri modelleri uygulamaya koyarlar. Bu modelleri geliştirirken inançları da dahil olmak üzere sahip oldukları bütün değerler birikiminden yararlanırlar. Ancak nihaî olarak ortaya koydukları siyaset modeli, İnsanî nitelik arz eder, dolayısıyla her türlü beşerî eleştiriye de açık olur. Siyasette ideolojinin belirleyici rolü bulunmaktadır. İdeolojiler beşerî zihnin ürünü olup, toplumda sosyal bir gruba ait inanışların bütününü ifade ederler. Vasıtalarını tamamıyla keyfî ve indî seçerler. Din ile ideolojiyi bu anlamda karşılaştırmak bile mümkün değildir. Siyaset alanında ideolojinin etkisi müsamaha edilebilecek bir hususken, din alanında buna yol vermenin imkanı yoktur.

Laiklik Kutsalın Yok Edilmesi midir?
Batı’da kilise ve kralların menfi tutumuna aksülamel olarak ortaya çıkan laiklik anlayışı ve uygulaması, dinin yok olduğu, kutsal değerlerin beşer hayatı için anlamını ve işlevini yitirdiği, hatta dînî örgütlenmenin bittiği anlamına kesinlikle gelmemektedir. Bu sisteme geçiş, din ve devlet kurumlarının rollerinin ayrışmasına ve bireylerin dînî ve vicdanî kanaatlerine müdahaleye son verilmesine işaret etmektedir. Laikliğin uygulandığı gerek Batı ve gerekse Doğu ülkelerinde dînî değerler, hala referans olarak alınmakta ve ahlâkın ve moralin çatısı olma niteliğini sürdürmektedir. Sosyolog M. Emin Köktaş’ın ifadesiyle din hâlâ bireylerin İnsanî deneyimlerini yorumlamak için seçebilecekleri terimlerin bir lisanı olmayı sağlayarak duygu ve isteklerin özel açıklaması için fırsatlar sağlamaktadır. Esasen laikliğin dini tamamıyla hayatın dışına itme diye bir hedefi bulunmamaktadır. Din özel alanda bütün canlılığı ile sürerken, modern sosyal sistemi tehdit etmeden bir fonksiyon görmeye de devam etmektedir.
Laik sisteme geçiş, ideal bir şekilde uygulandığı ülkelerde, dinin istismarının büyük ölçüde önüne geçildiği ve dine büyük saygınlık sağlandığı görülmektedir. Ancak her şeyin istismarı yapıldığı gibi, laikliğin de istismarı yapılmaktadır. İstismarlar her çağda ve heı sistem için var olagelmiştir. Ancak istismarlara bakarak laiklik prensibine karşı menfî biı tavır sergilemek doğru bir yaklaşım tarzı olamaz. Ülkemizin ünlü sosyal bilimcilerinden M. Ali Kılıçbay, laikliğin gerçek dindar insanların en rahat edebilecekleri bir sistem olduğunu yerinde biı tespitle vurgulamaktadır.
Ülkemizde de laiklik konusunda kutuplaşma lar yaşanmaktadır. İnsanlar ortak dili bulmakta güçlük çekmektedirler. Bu kavrama akıl almaz bir şekilde iki zıt anlam yüklenmektedir. Laiklik bir kesim tarafından din düşmanlığı, başka bir kesim tarafından da din ve vicdan özgürlüğünün teminatı olarak algılanmaktadır. Biri doğruysa diğerinin yanlış olduğu kesindir. Ne yazık ki ülkemizde her iki görüşü de doğru addedip her gün kavga eden insanlar bulunmaktadır. Farklı görüş ve telakkilerden kaynaklanan toplumsal sancılardan kurtulmanın yolu, toplumsal uzlaşmadır.





Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz:

“İslam’da hür, serbest ve bağımsız olarak düşünmek ve korkusuzca ifade etmek esastır.”
-Sayın Başkanım, İslâmiyet ve demokrasi konusu toplumumuzda uzun zamandan beri tartışılmaktadır. Konu ile ilgili gerek ülkemizde ve gerekse Batı dünyasında birçok araştırma yapılmış, kitaplar yazılmıştır. Bu yazıların birçoğunda bir din olan İslâm ile bir yönetim biçimi olan demokrasi arasında mukayeseye gidilmektedir. Sizce böyle bir mukayese yapmak doğru mudur?
- Hayır. Sizin de iade ettiğiniz gibi İslâm bir dindir. Demokrasi ise bir yönetim biçimidir. İkisinin birlikte anılmasının maksadı, İslam ile demokrasi arasında bir mukayese yapmak ve bu yolla hangisinin daha üstün olduğunu göstermek değil, daha ziyade Müslüman bir toplum da demokrasinin ne kadar hayata geçirilebildiğini tesbit içindir. Bu iki olgu, birbirine zıt olgular değildir. Zaten İslâm’ı incelediğimizde, onda çağdaş demokrasinin temelinde yatan temel değerlerin mevcut olduğunu görürüz.
-Nedir bu temel değerler?
-Demokrasinin en temel değerlerinden biri eşitlik, diğeri özgürlüktür, bir diğeri de adalettir. Demokrasi en basit anlamıyla toplum fertleri için; özgürlük, eşitlik ve adalet talep etmektedir. Demokratik toplum, demokrasinin çok konuşulduğu, çok tartışıldığı bir toplum değildir. Demokratik toplum, demokratik değerleri hayata geçirmiş fertlerden müteşekkil toplumdur. Toplumun bireyleri demokrasiyi özümsememişlerse. ismi ne olursa olsun, o toplumu demokratik olarak nitelemek mümkün değildir. Aynı zamanda diktatörlerce yönetilen bazı ülkelerin cumhuriyet adını taşıması da fazla önem taşımamaktadır.
Demokrasi bilinçli bireylerin yaşayıp yaşatılabileceği bir erdemdir. Demokrat insan, hak ve hukukunu bilen ve onlara sahip çıkabilecek bilgi ve ceserate sahip insandır. Demokrasi, başkalarının varlığının tanınması ve kabul edilmesi gibi önemli ahlâkî bir esas üzerine oturur. Demokrasiyi özümsemiş bireyler, toplumun ve başkalarının ıııen- faatlarmı korumadıkça, özel menfaatlarının hiçbir zaman sürekli olmayacağının bilincindedirler. Demokrasilerde egemenlik belli kişi veya zümrelerin elinde değil, halkın elindedir. Bu yüzden demokrasilerde müstesna ve imtiyazlı sınıf yoktur.
-Bu değerler açısından İslam’ın durumuna bir göz atacak olursak neler söyleyebiliriz?
-İslâm gerçek hidayet kaynağının kendisi olduğunu vurgulamakla birlikte, başka dinlerin varlığını kabul etmektedir. Cenabı Hak Kur’an-ı Kerim’de: “Rabbin dile- seydi, yeryUziindekilerin tamamı inananlardan olurdu." buyurmaktadır. Gayet açıktır ki bu ayet ve benzerleri zihnimizi bizim dışı- mızdakileıin farklı inanç ve yaşam tarzlarını kabule yönelik biçimlendirmektedir.
İslam Peygamberi: “Kendiniz için istediğinizi başkaları için de istemedikçe gerçek mümin olamazsınız.” buyurmuştur. Demek ki Müslüman kendisine nasıl muamele edilmesini istiyorsa, başkalarına da aynı muameleyi yapacaktır. Kendi inancı doğrultusunda din hürriyeti istiyorsa, başkalarına da aynı hakkı tanıyacaktır. Bu bakımdan demokrasi ileri düzeyde tahammül ve sabır isteyen, nefsi kontrol altına almayı icap ettiren olgudur. Demokrasinin güzellikleri ancak yaşanarak sergilenebilir.
Keza İslâm, inananların hür ve serbest olarak düşünmeye, bağımsız düşünceyle rey ve içtihatta bulunmaya davet etmektedir. İslâm’da hür, serbest ve bağımsız olarak düşünmek ve düşünüleni rahat ve korkusuzca ifade etmek esastır. Bunun en önemli delili, Kuran’da insanlar düşünmeye davet edilirken hiçbir kaydın konulmamış olmasıdır. Kur’an’daki düşünme ve düşünüleni ifade etme mutlaktır. Bu yüzden İslâm taklide, taassuba ve peşin hükümlere karşı çıkmıştır.

- İslâm’da hiçbir şekilde zorlama yoktur yani.
- Gayet tabi. İslâm’da kimse dine girmeye zorlanamayacağı gibi, ibadete de zorlanamaz. Gerek inanç ve gerekse ibadet, kişilerin hür iradeleriyle içtenlikle gerçekleştirebilecekleri eylemlerdir. İrade, istek ve içtenlikten yoksun fiillerin Allah katında makbul olması mümkün değildir.
Zaten İslam inancında herkesin kanun önünde eşitliği ilke olarak kabul edilmiştir. Hz. Peygamber en yakını olan kızının bile suç işlemesi halinde kendisine ceza vermekte tereddüt etmeyeceğini bütün topluma açık bir şekilde deklare etmiştir. Keza Kur’an bütün Müslümanları adaletten ayrılmamaya çağırmış, bir topluluğa olan kinlerinin Müslümanları adalet dışı uygulamalara sevk etmemesi gerektiğini vurgulamıştır.
Bununla birlikte Kıır’an, Hz. Peygamber ve Müslümanlara müşavereyi emretmektedir. Hiç kimse veya belirli bir zümreye kendiliğinden egemenlik hakkı tanımamaktadır. Bu doğrultudaki örnekleri daha da çoğaltmamız mümkündür. Bütün bunlar, İslâm’da demokratik anlayış ve yaşayış biçiminin alt yapısını oluşturan temel değerlerdir.
- Sizce bıı değerleri Müslümanlar ne kadar hayata geçirebilmişler?
- İslâm dünyasında bu prensiplerin pratiğe dönüşmesinde bazı aksaklıklardan bahsedilebilir. Veya bazı dönemlerde bu ilkelerden büyük ölçüde sapma olmuş olabilir. Ancak kesin olan bir husus vardır ki o da; Hz. Peygamber döneminde bu değerlerin tamamıyla hayata geçirilerek bir model çizilmiş olmasıdır. Hz. Peygamber bugün demokrasinin temel ilkeleri olarak kabul edilen ve gerçekte insanlara İslâm tarafından bahşedilen prensipleri, hayatının her safhasında tatbik etmiş ve Müslümanlara da demokrasi formasyonu kazandırmak için yoğun gayret sarfetnıiştir. Savaş ortamında bile, peygamberliğini öne sürüp, kendi görüşlerini sahabilere dayatmamıştır. Daha ziyade onlara danışmayı ve onları dinlemeyi tercih etmiştir. Sahabileri inandırmaya değil, daha ziyade iknaya gayret etmiştir.
Mescidinde Necran Hristiyanlarından bir gruba ayin yapma izni vererek çoğulcu toplum anlayışını sahabilerin zihinlerine nakşetmiştir. Onun terbiyesiyle yetişmiş sahabiler de onun gibi davranmışlardır. Onlar, İslâm’ın öngördüğü demokratik kaideleri başarılı bir şekilde tatbik etmişlerdir. Bildiğiniz gibi seçimle göreve gelen Hz. Ebu Bekir, görevinin başında halka hitaben yaptığı konuşmada gerçek bir demokrat başkan tavrı sergilemiştir: "Ey insanlar! Ben size veliyyii’l emr oldum. Halbuki ben sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyilik edersem, bana destek olunuz, kötülük yaparsam beni doğru yola sevk ediniz. Doğruluk emanettir, yalancılık hıyanettir. Sizin zayıfınız hakkını zalimden alıncaya kadar katımda kuvvetlidir. Ben Allah ve Rasûlüne itaat ettikçe siz de bana itaat ediniz. Ben Allah’a ve Rasûliine itaat etmezsem siz de bana itaat etmeyiniz."
- Sayın Hocanı, son olarak İslâm’ın yönetim anlayışıyla ilgili bir soru sormak istiyorum. İslâm’ın muayyen bir yönetim tarzının olduğundan bahsedilebilir ini?
- Hayır. İslâm yönetimle ilgili bazı temel ilkeler içermekle birlikte, forme 1 bir yönetim biçimi öner- memektedir. Ancak bu konuda emanete riayet edilmesi, adil olunması, emanetin ehline tevdi edilmesi, istişarede bulunulması gibi genel ilkelerden söz edilmektedir. İslâm’da yönetimin şeklinin belirlenmesi, zaman ve mekanın şartları ve gereklerine göre, hukukun diğer kaynaklarıyla çözümlenmek üzere insanların insiyatifine bırakılmıştır. Müslüman devletler de tarih içinde farklı farklı yapıda yönetim şekilleri geliştirmişlerdir. Bunların bir kısmı yukarıda zikrettiğimiz demokratik ilkelere riayet ederken, bir kısmı da oldukça baskıcı bir idare tarzı izlemişlerdir. Günümüzde de durum aynısıdır. Burada kusuru İslâm’da değil, Müslümanlarda aramak icap etmektedir. Kısaca söylemek gerekirse, İslâm’da yönetim ile ilgili kararlarda, çoğunluk iradesinin esas olduğu, hürriyet ve eşitlik gibi demokrasinin temel ilkelerinin İslam’ın ortaya koyduğu temel prensiplerin içinde yer aldığı görülmektedir. Bu gerçeklerden hareketle, İslâm idare tarzının demokratik olduğunu söylememiz mümkündür.