Makale

ALKOL-UYUŞTURUCU KUMAR-SİGARA İLE MÜCADELENİN NERESİNDEYİZ?

ALKOL-UYUŞTURUCU KUMAR-SİGARA İLE MÜCADELENİN NERESİNDEYİZ?

70 yılı aşkın bir süreden beri bu illetlerle mücadele eden Yeşilay Cemiyeti’ni yakından tanımaya ve tanıtmaya çalıştık.
"Tek kişilik ordu" deyimine lâyık, ömrünü Türk gençliğinin, kökü dışarıda bu felaket vasıtalarından korunmasına adamış Sela-haddin KAPTANAĞASI’nın, mücadele boyutlarının artık bir dernek faaliyetlerinin sınırlarını aştığı ve Devletin Milli bir politika olarak bu işe sahip çıkması gerektiği yolundaki feryatlarını yetkililere duyurmak istedik.

KANALİZASYONDAKİ FİLOZOF

Xenokrat ünlü bir filozoftu. O gece bir yandan kadehini yudumluyor, diğer yandan dostlarına öğütler aktarıyordu.
Dostları o gece muhtemelen ona, "Ne akıllı adam, ne bilge kişi" diyorlardı. Hakikat de dostlarının tespitlerine yakındı. Xenokrat akıllıydı.
Akıllıydı ama alkol alıyordu. Alkolün girdiği bünyeden akıl, kedinin girdiği evden farenin kaçması gibi kaçıyor, uzaklaşıyordu.
Filozof Xenokrat, o gece aldığı alkolün etkisi ile bir kanalizasyon çukuruna düştü ve boğuldu.
İnsanlık tarihi Xenokrat’ların trajedileri ile doludur. Asıl tehlike Xenokrat’ın kanalizasyon çukurunda boğulması değil, sıradan insanların Xenokrat’ın elinde uyuşturucuyu görmesidir.

TEHLİKENİN ÜÇÜNCÜ KÖŞESİ
Enflasyon", "Terör" ve "Uyuşturucu!"Türki ye, bu şeytan üçgeninden kurtulup maddî ve manevî hamlesini tamamlamak istemektedir. İnsanımız ilk iki tehlikeye karşı duyarlı ve fakat "uyuşturucu katliamı" karşısında yeterince hassas değildir. Oysa tehlikenin bu "üçüncü köşesi" diğer iki köşe ile grîft ilişkiler içerisindedir.
Türkiye, adı uyuşturucu olan bu "üçüncü köşe" tarafından cendereye alındığı sürece manevî hamleler yapamayacaktır, bir. İkincisi, maddî kaynaklarının çok daha büyük bir bölümünü "uyuşturucu ile mücadeleye" sarf etmek mecburiyetinde kalacak, daha da önemlisi, "millî gelirin önemli bir kısmı" fertler tarafından "uyuşturucuya" yatırılacaktır. 1991 yılında sadece içkiye 5.5 trilyon ödediğimizi göz önünde bulundurursak, olayın vahamet çapı belki idrak edilebilir.
Oysa gözle görülmeyen kayıplar daha da büyüktür. Uyuşturucunun kaybettirdiği işgücü, sebep olduğu kazaların maddî bilançosu, söndürdüğü ocakların ve felç ettiği vücutların üretimden düşmesi Türkiye’yi sarmalayan üç büyük tehlikenin bu "üçüncü köşesinin" diğer-lerinden daha az tehlikeli olmadığını anons edip durmaktadır.

SUSTURUCU SİLAH
Terörist pususunu kuruyor, tetik çekip bir canı, bir bedeni toprağa düşürüyor.
Bu eylemi Tv haberlerinde, gazete sütunlarında görünce öfkeleniyor. Üzülüyoruz. “bitsin artık” diyoruz. Çocuklarımızı terörist olmaktan ve teröre kurban gitmekten muhafazaya çalışıyoruz.
Peki ya uyuşturucu terörü!
Bu konuda ne yapıyoruz?
Türk polisinin ve Yeşilay’ın şahsi gayreti ve becerisi dışında kılımızın kıpırdadığını söylersek, pek doğru olmaz. Çünkü tehlikenin sesini duymuyoruz.
Terörist olmasını istemediğimiz çocuğumuzun bira içmesine, teröre kurban gitmesinden korktuğumuz yavrumuzun kadeh tokuşturmasına seyirci kalıyoruz. Kimi zaman da alkış tutuyoruz.
Kesindir, uyuşturucunun bir yılda aldığı can, terörün aldığı candan daha çoktur.
Sadece İstanbul’da bir yıl içerisinde 10 milyar liraya yakın bir kaynak beyaz zehire aktarılmıştır.
İnsanlar, kendi paraları ile kendilerini öldürecek katilleri ihya etmiştir.

SON İMPARATORLUK
İçinde yaşadığımız yüzyıl bütün imparatorlukların çöküşüne ve fakat yeni ve çok saldırgan bir imparatorluğun hortlamasına zemin hazırlamıştır.
Bu imparatorluk, dini ve milleti olmayan, hiç bir uluslararası antlaşmayı tanımayan, bayraksız, vatansız "uyuşturucu imparatorluğudur.
"Uyuşturucu imparatorluğunun bütçesi" milyarlarca dolarla ancak ifade edilebilmektedir. Müttefikleri ASALA gibi, PKK gibi. DEV-SOL gibi terör örgüdendir. Bu ölüm orkestrasının şefliğini Mafîa’nın yaptığını herkes bilmektedir.
"Uyuşturucu imparatorluğu", Türkiyemizde de sempatizanlar bulmuş, "kuru kafa" olması gereken flamasını, kutlamalarda "içki kadehi", zengin aile çocuklarının yaşadığı muhitlerde de, bir defa kullanılıp ablan "şırınga" halinde her yere sokmayı başarmıştır.
Tehlikenin insanı feryat ettiren yönü, bu sessiz ve derinden işgaldir.

RAKAMLAR DİLE GELSE
Rakamlar, "Yeşilay arşivlerinde dile gelmiş" bile. Ağır alkollü içkilerdeki artış oranı % 150’lerde seyrederken, bira da % 400’lere ulaşmıştır. Alkol kullanımında her yıl yüzde 20 Ha 30’luk bir artış söz konusudur. Her yıl 1 milyon çocuk ve genç içkiye başlamaktadır.
1990 rakamlarına göre 500 milyon litre alkollü içki tüketilmiş. Türkiye’de 4 milyon alkolik, 13 milyon alkol dostu var. Yani diyor Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Selâhaddin Kaptanağası, "... her 15 kişiden biri alkolik, her 4 kişiden biri alkol dostu."
Alkole başlama yaşı 12’ye kadar inmiş. Anneler, babalar, öğretmenler, lütfen ayağa kalkın!

RAPORLAR NE İŞE YARAR?
Yeşilay Dergisi’nin Şubat 1992 sayısından öğrendiğimize göre, 1990 yılı raporlarında adeta bir feryatlar zinciri var.
Genel olarak işlenen suçların % 66 sı, trafik kazalarının % 61’i, cinayetlerin % 85’i, ırza tecavüzlerin % 50’si, şiddet olayları ve akıl hastalıklarının yine % 50’si, eş dövmelerin % 70’i, boşanmaların % 80’i alkollü iken veya alkol sebebiyle meydana gelmiştir.
Bu "rapor"lar işe yaramak içindir. Hepimize bu rakamlar birçok şey söylemektedir.

BÖYLE GİDERSE
Böyle giderse Türkiye alkolik bir toplum haline gelecektir. İşgücü kayıpları katlanarak artacak, 5 milyonluk sakatlar ordusu yeni elemanlar kazanacaktır (! İş ve trafik kazaları, ahlaksızlık, cinayet olaylarında sıçramalar olacaktır.
İntiharlar artacak, genç nesiller uyuşturucunun pençesinde can verecektir.
Aile çürüyecek, eğitim kurumları fonksiyonlarını ifa edemeyecektir.
Yeni nesiller Türk Milletinin mensubu değil, "Uyuşturucu imparatorluğunun" ferdi olacak, anarşi ve terörün kucağına kolay düşecektir.

NE YAPMALI?
Önce, tehlikenin farkına varmalıyız. Olayın çapını idrak ettiğimiz zaman gerisi gelecektir.
Kanunlar işletilmeli, gerekiyorsa yeni kanunlar yürürlüğe konulmalıdır. Yeni nesiller "inanç boşluğundan" kurtarılmalı, onlara idealler gösterilmelidir.
Okullarda uyuşturucu dersleri verilmeli, bilhassa TV, terör olaylarında can verenler gibi, uyuşturucu tuzağında ölümle pençeleşenleri de sık sık ekrana getirmelidir.
Ekranda, kutlamalar içkili yapılmamalıdır.
"Azı zarar değil" gibi hiç bir temele dayanmayan ifadelerin asılsızlığı ilân edilmelidir.
Eğitimde maddeciliğin yeterli olmayacağı anlaşılmalıdır.
Türkiye uyuşturucu konusunda "tehlike sınırında değil" diyenlere itibar edilmemelidir.
Unutulmamalıdır ki Türkiye, bu nüfusuna rağmen alkol tüketiminde dünyada ilk üç sıraya girme talihsizliğine varmış bir ülkedir.