Makale

YÜZELLİ YIL ÖNCESİ ÇOCUKLARIMIZ NELER OKUYORLARDI?

YÜZELLİ YIL ÖNCESİ ÇOCUKLARIMIZ
NELER OKUYORLARDI?

Prof. Dr. Nesimi YAZICI

Çocuklarını iyi yetiştiren toplumlar, istikbale güvenle bakabilirler. Çünkü bugünün çocukları, yarının büyükleri ola- rdır ve vatanlarının, milletlerinin geleceği onların ellerinde şekillenecektir. Bu gerçek atalarımız tarafından iyi kavranmış ve çocukların geleceğe hazırlanmasında kaynağını yüce dinimizden alan prensipler uygulanmıştır.
Hiç şüphesiz çocukların tahsil ve terbiyelerinde en önemli hususlardan biri dini eğitimdir. Bu eğitim geçmiş yüzyıllardan günümüze, büyük ölçüde aile ve okulda gerçekleştirilmiştir. Özellikle küçüklerin okula başlamaları ve burada alacakları eğitim-öğretim padişahtan vezire, şeyhülislâmdan mahalle camiindeki müezzine, büyük toprak sahibinden küçük esnafa kadar istisnasız bütün velileri yakından ilgilendirmiştir. Hatta sırf okula başlamakla ilgili, başlı başına bir kültür oluşmuştur denilebilir. İsmail Kara ve Ali Birinci’nin çalışmaları (Mahalle Mektebi Hatıraları, Âmin Alayı Mektep İlâhileri, İstanbul 1997) bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Şehzadelerin bed’-i besmele törenleri ise geçmişte padişah çocuklarının hangi şartlarda, nasıl öğretime başladıklarını öğrenmek açısından enteresandır.
Çocukların eğitim ve öğretiminde, temel hedeflerde müştereklik olmakla birlikte; müfredatta, araçlarda ve metodlarda zaman içerisinde değişikliklerin, gelişmelerin olması kaçınılmazdır. Osmanlı toplumunda, aile ocağından sonra, çocukların eğitildikleri ilk kurum Mahalle mektepleri veya Sıbyan Mektepleri (sonraları ibtidâier)’dir. Bu okullar diğer bir kısım geçerli bilgiler yanında, özellikle de dinî eğitim açısından önemlidirler. Zira Osmanlılar, diğer birçok İslâm toplumlarında da olduğu gibi çocukların dinî eğitim ve öğretimlerinin küçük yaşlardan itibaren başlaması gerektiğini düşünmüşler ve bunu uygulamışlardır.
Tarihimizde Gülhane Hatt-ı Hümayû- nu’nun ilanıyla (3 Kasım 1839) başlayan dönem, değişik açılardan değerlendirileceği gibi, çocuk eğitim yönünden de ele alınabilir. Fakat bizim burada hedefimiz böyle geniş bir değerlendirmeye girmek değil, bununla birlikte Tanzimat döneminde, çocukların dinî eğitim ve öğretimleri alanında önemli bir merhale sayılan “Bu defa emru irâre-i hayriyet-ifâde-i hazret-i şahane mucibince verilen nizamına tatbikan etfâlin tâlim ve tedrîsi ve terbiyelerini ne veçhile icra eylemeleri lâzım geleceğine dair sıbyan mekâtibi hocaları efendilere itâ olunacak talimattır." başlıklı talimat/yönergeye göre çocukların eğitim-öğ- retimi, özellikle de ibtidâîlerde dinlerini ne şekilde, hangi program çerçevesinde öğrenecekleri, sorusuna cevap vermektir. Meclis-i Maârif Umumfde etraflıca görüşülerek olgunlaştırılan bu talimatın içerdiği hususlar, dönemin padişahı Sultan Abdülmecid (1839- 1861)’in onayı ile 21 R. âhir 1263/8 Nisan 1847 tarihli bir irade olarak yayınlanmış ve İstanbul mekteplerinde uygulanmak üzere yürürlüğe konulmuştur. Bu durumda başkentin örnek uygulama için seçildiği, buradan elde edilecek sonuçların daha sonra ülke geneline yaygınlaştırılmasının hedeflendiği düşünülebilir.
Talimata göre mecburî ilköğretime başlama yaşı, ailelerin isteğiyle beş ve hatta dört de olabilecekse de, en uygunu altı yaşam bitirmiş olmak şeklinde belirlenmiştir. Bunun gerçekleşebilmesi, yani İstanbul’da oturan ve altı yaşını tamamlamış bütün çocukların ilköğretime kayıtları yapılarak devamlarının sağlanabilmesi için özel görevliler tayin edileceği gibi, mekteb hocaları, muhtarlar ve ma- helle imamları da bu hususun takip ve temininden sorumlu olacaklardır. Okulda kız ve erkek öğrenciler aynı sınıfta ve fakat ayrı oturacaklardır.
Nisan 1847 tarihli Talimata göre ilköğretimin hedefi, çocuklarımıza ilim, sanat, yazı, matematik gibi insanı olgunlaştıran bilgi ve becerileri kazandırmaktır. Bu arada dinlerini öğretmektir. Bu hedefe ulaşmak için dördü İbtidaî, ikisi Rüştiye olmak üzere altı yıllık bir süre yeterli görülmüştür. Öğretim yılı içerisinde okullar cuma günleri hafta tatili yapacaklar, ayrıca Ramazan başlangıcından önce ve bayramlarda beşer gün kapalı olacaklardır.
Veliler, kendi hallerine göre, önceden beri olduğu gibi ayda bir kuruştan yılda oniki kuruşu haftalıklar halinde hocaya ödeyeceklerdir. Fakat bu kadarlık bir ödemeyi bile yapmaya gücü yetmeyenlerden hiç bir ücret talep edilmeyecek, bu yoldan hocaların gelirlerinde ortaya çıkacak eksilme ise devlet tarafından karşılanacaktır. Ebeveynlere düşen "hemen velâdının ellerinden tutup ve mektebe götürüp evlâdını dinini ve şerâit-i İslâmiyyeyi bilip ve yazı yazıp hesabını öğrenip adam olsun" demeleridir. Devlet hoca ücretine katkı haricinde, fakir öğrencilerin diğer okul giderlerine ve bir kısım masraflarına da katkı da bulunacaktır.
Talimatın dikkat çeken konularından birisi, ceza ve mükafaatla ilgili olanıdır. Buna göre gerek okulda ve gerekse okulla ev arasında veya evinde uygunsuz davranışlarda bulunan, derslerine çalışmayan “çocukları hoca efendiler ayaklarını ve kız ise ellerini falakaya koyup değnek ile darp ederek te’dip edegelmişler ise de böyle falaka, değnek ile darp şer-i şerifte olmadığından terk olunmuştur”. Bundan böyle çocuklara yumuşaklıkla ve tatlılıkla davranılacak, okul sevdirilmeye çalışılacaktır. Bunun için hoca efendiler, başarılı ve terbiyeli çocuğu oturduğu yerden kaldırıp, kendi yanlarına oturtabilir, onlara sözlü olarak takdirlerini bildirebilir, anne-babalarına da bu durumu intikal ettirirler.
Böylece diğer çocuklara da teşvik oluştururlar. Tenbellik eden veya bir kabahati olan öğrenci de yeri değiştirilerek veya diğer bazı hafif cezalarla tecziye edilebilir. Hocalar çocukları dövüp sövemezler.
Şüphesiz bir eğitim tarihçisinin daha değişik yönleriyle değerlendireceği bu talimatta bizim dikkatimizi çeken ve üzerinde bilhassa durmak istediğimiz kısım, çocukların neyi nasıl okuyacakları ile ilgili bölümdür. Burada öncelikle gözümüze çarpan, çocukların yetiştirilmesinde dinin eğitim- öğretimine öncelik verildiği, hatta ilköğretimin bu safhasının hemen tamamıyla dini öğretime ayrıldığıdır. Nitekim Talimatın hemen başında hoca efendilerin çocuklara, eskiden beri olduğu gibi öncelikle Elifba Cüzü kitapçığını öğretecekleri ifade edilmektedir. Bunu bitiren çocuğa, sade müslümanların ve onların hatalarını düzeltmeleri hedefine yönelik olarak imamların namazlarda sıklıkla okudukları Amme Cüzü ve Kur’an’ın sırasıyla diğer kısımları okutulacak, bunun sonucunda hatim etmeleri sağlanacaktır. Hocalar Kur’an’ın okunmasının öğrenilmesine yönelik bu çalışmaları ile parelel olarak Mekke ve Medine ile değir bazı İslâm ülkelerinde de olduğu gibi, çocukların yazıyı öğrenmeleri yönünde de çaba göstereceklerdir. Fakat bu yazı çalışmaları sırasında hürmeten Kur’an âyetleri değil, Türkçe bazı kelimeler ve Ahlâk Risalesi’nden ve okullara gönderilecek Lügatten kısımlar yazdırılmasına özen gösterilecektir. Bununla birlikte öncelik Kur’an’ın okunmasında olacaktır.
Talimatta Kur’an ve yazı öğretimi yanında, çocukların dinî öğretimleri de dikkate alınmakta ve Elifbâ Cüzü bitip Amme Cüzü’ne başladığında, “kendilerine mucib-i teh- zib-i (ıslah, düzeltme) ahlâk olmak için şer’an ve aklen güzel huylar nedir” bu konularda Meclis-i Ma- ârif-i Umumîye tarafından hazırlanacak "ehlâk-ı memdûhe (övülmüş ahlâk)” risaleleri okutulup, yazdırılması öngörülmektedir.
Geçmiş eğitim sistemimizde “meşk”, güzel yazı çalışmaları daima özel bir yer tutmuştur. Nitekim İbtidâîlerde Kur’an’ın ilk hatmi bitip İkinciye başlanıldığında, meşk hocaları tarafından, bütün yazıların anası durumundaki Sülüs ve Nesih yazılarının öğretilmesine başlanılması gerekiyordu.
İbtidâîlerde öğrencilerin ayrıca inanç (akâ- id) konularını (Türkçe) İlmihal risalesinden, usulüne uygun Kur’an okuyabilmek için tec- vid konularını TürkîTecvid’den okumaları kararlaştırılmıştır.
Bilindiği gibi yüce kitabımızı ezberlemek farzı kifayedir ve bu vecibeye yani Hafız-ı Kur’an olmaya Müslüman Türk muhitlerinde büyük itina gösterilmiştir. 1847 tarihli Talimatta bu husus da ihmal edilmemiştir. Konuyla ilgili esaslar şu şekildedir: Kur’an-ı Kerimin ezberlenmesi her yaşta mümkün olmakla birlikte; “küçüklükte olunan hıfz da hal başka olacağı” herkes tarafından kabul edilir. Bu nedenle Sıbyan Mektebi’nde bulunan çocuklardan, Kur’anin manasını anlamaya yardımcı olacak olan Arapça öğrenimlerini ihmal etmemek kaydıyla, sözkonusu dört sene içerisinde hıfzını tamamlayabileceği belirlenenler, isterlerse hafız olabileceklerdir. Bu süreyi geçirecekler ise, Meclis-i Maârifin kararıyla hafızlıklarını tamamlayabileceklerdir. Bunlardan Rüştiye’ye devam edenler bu sırada vü- cuh (Kur’anin muhtelif okunuş tarzları) öğrenebileceklerdir. Rüştiyelerde ayrıca akâidden Birgivî risalesi, Arapça sarf ve nahiv ve yazı türlerinden Rik’a, Tâlik ve Divânî öğretilecektir. Tabiî bu devrede diğer bir kısım dersler de bulunmaktadır.
Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.s.) çocukların yedi yaşından itibaren namaza alıştırıl- malarını ister. Talimatta bu hususa da yer verilmekte. Yedi ve daha büyük yaştakilerin velilerinin evlerinde çocuklarına abdest almak ve namaz kılmayı hatırlatmaları gerektiği, hoca efendilerin de okulda iken namaz vakti geldiğinde, çocukların abdest alıp, namazlarını kılmalarına dikkat ve ihtimam gösterecekleri ifade edilmektedir. Çocuklardan on yaşını dolduranların ise, herhangi bir hatırlatmaya gerek kalmadan namazlarını kılmalarının temini, tenbellik veya gevşeklik göstermemelerinin sağlanması, Ramazan Ayı’nda da oruca alıştırılmaları istenmektedir.
Talimat yürürlüğe girdiği sırada yedi ile on- bir, nihayet onüç yaşındaki çocuklardan, ailelerinin ihtiyaçları dolayısıyla bir iş veya zanaata girmiş olanlara da bazı mükellefiyetler getiriyor. Bu durumdaki çocukların çalışmalarına mani olunmayacaksa da Mart 1864’te kuruluşu gerçekleşen Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiyye’nin İstanbul’da Kapalı Çarşı’daki çıraklar için gerçekleştirdiği faaliyetin bir benzeri ortaya konacaktı. Buna göre bu çocukların İslâm akâidini okulda öğrenmeye yaşları müsait olduğundan hergün sabahları mektebe gelerek, birer saat ders alacak, bundan sonra da işlerine gideceklerdir. Bu durum İbtidâî programı tamamladıktan sonra, iki yıl da Rüştiye için devam edecektir. Çünkü din derslerinde arzulanan seviyeye ancak Rüştiye okunarak ulaşılabilecektir. Talimat çocukluk yaşını aşmış kabul edilen 11-16 yaş arasındaki dinî bilgiden yoksun esnafı da her gün birer saatlik Sıbyan ve Rüştiye öğrenimine devama çağırıyor. Bu yaşlarda olup da ailesinin durumu iyi olan ve bir işte çalışmayanları ise, altı senelik (Sıbyan ve Rüştiye) devamlı eğitime mecbur ediyor.
Acaba bu talimat ne oranda ve nasıl uygulandı? Hangi sonuçlar alındı? Sonra hangi tarihte, hangi Talimat, yönetmelik veya kanun çıkarıldı? Bunlar eğitim tarihçilerinin konuları. Belki bir fırsat düşerse bir kenarından biz de birşeyler yazarız. Fakat şimdiki yazımızı bir cümle ile bağlamak gerekirse, çocukların eğitiminin toplumumuzu daima ilgilendirdiğini, bizim en önemli hedeflerimiz arasında da ciğerparelerimizi geleceğe en güzel biçimde hazırlanmalarının bulunduğu, onların din, vatan, millet sevgisi ile dopdolu olmalarını arzu ettiğimizi söyleyebiliriz.

- - - - - - - -
(Bu Talimat ve değerlendirilmesi için bkz. Yahya Akyüz, “ İlköğretimin Yenileşme Tarihinde Bir Adım, Nisan 1847 Talimatı, OTAM, S. 5 (Ankara 1994), s. 1-48.