Makale

HOCA AHMET YESEVİ YILI

RÖPORTAJ:

HOCA AHMET YESEVİ YILI

1993, Devletimiz tarafından ülkemizde “Hoca Ahmed YESEVÎyılı ilan edildi.
Bir "Kutlama Komitesi" oluşturuldu ve Başkanlığına da zamanın Başbakanlık Başdanışmanı Namık Kemal ZEYBEK getirildi. Neden bir başkası değil de Ahmed YESEVÎ? Sorumlu Yazı İşleri Müdürümüz Gaffar TETİK Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Namık Kemal ZEYBEK ve Diyanet İşleri Başkanımız Mehmet Nuri YILMAZ ile görüştü. Ayrıca Erciyes Üniversitesi tarafından düzenlenen Ahmed YESEVÎ sempozyumunu arkadaşımız Yusuf KOL izledi. İlerleyen sayfalarımızda konuyu bilim adamlarımızın kaleminden zevkle okuyacağınızı umuyoruz.

ERCîYES ÜNİVERSİTESİ
MİLLETLERARASI HOCA AHMET YESEVİ SEMPOZYUMU
26 29 Mayıs 1993

Ahmed YESEVİ Çin’in Doğu Türkistan bölgesinde Aksu sancağına bağlı ve Aksu yerleşim merkezinin 176 km. kuzeydoğusunda bulunan Say ram Kasabası’nda doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte XII. asırda dünyaya geldiği tahmin edilmektedir.
Babası Sayram Kasabasının en ünlü şeyhlerinden Şeyh İbrahim’dir. Annesi ise Musa Şeyh’in kızı Ayşe Hatun’dur. Önce annesini, yedi yaşında da babasını kaybetmiş, abiası Gevher- Şehnaz’ın vesayeti altında büyümüştür.
Küçük yaşta Yesi’ye gelmiş yerleşmiş ve burada yetişmiştir. Yesi’de yetiştiği için de Yesevi lakabını almıştır. Yesi, bugünkü adı ile Türkistan’dır.
Ahmed YESEVİ burada Arsian Baba adlı Türk şeyhi ile tanışır. O’nun teveccüh ve iltifatına, hayır duasına mazhar olur. İlk tahsil yıllarını Yesi’de geçiren Ahmed YESEVİ, daha gençken tahsilini tamamlamak maksadıyla büyük bir İslam merkezi olan Buhara’ya gider.
Devıin en ileri gelen âlim ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf HEMEDANİ’ye intisap eder.
Hoca Ahmed YESEVİ, hocası Yusuf HEMEDANİ’den Şer! ilimleri tahsil ettikten sonra, ilmiyle, zühd ve takvasıyla o kadar tanınır ki, Yusuf HEMEDANİ ihtiyarladığında onu da diğer üç müridiyle beraber halifeliğe seçer. Kısa bir süre tekkenin reisliğini yapar. Daha sonra Yesi’(Tütkis-
tanj’ye döner ve etrafına toplanan binlerce müridi yetiştirir. Her tarafta tekkeler yükselir ve yayılır. Arap ve acem edebiyatını iyi bilmekle birlikte talebelerine hep Türkçe öğreten YESEVİ, eseri "Divan-ı Hikmet" i de Türkçe yazmıştır.
63 yaşından sonra tekkesinde yaptırdığı çilehanesine çekilmiş, vefatına kadar ’hikmet’ başlığı altındaki sûfıyâne manzumelerini yazmaya devam etmiştir. Etrafındaki müritlerine yol göstermiş, Mürşidi Yusuf Hemadâni gibi, O’da Hanefi mezhebinde fâkih ve aynı zamanda tarikat şeyhi olduğundan şeri’atle tarikatı kaynaştır- mıştır. Dini tekâlife karşı dikkatsizliğin târikat âdâbıyla uyuşamaya- cağını neşrve telkin etmiştir.
Hicri 552 (M. 1166-67) yılında Yesi’de vefat eder ve buraya defnedilir.
Ahmed YESEVİ’nin kabrini ziyaret etmek için Yesi’ÇTürkis- tan)ye gelen Cihangir Timurlenk, bu büyük din âlimine hürmeten mezan üzerinde bir imaret yapılmasını emreder.
Hüseyin Şirazi adlı mimar tarafından yapılan bu muazzam bina, son olarak Abdullah Han tarafından tamir olunmuştur.

RÖPORTAJ:

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı
NAMIK KEMAL ZEYBEK:
"1993 yılında, bütün dünya Türklüğünün Ahmed Yesevî çizgisinde birleşmesini amaçlıyoruz."

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Namık Kemal ZEYBEK, Gaffar TETİK’in sorularını cevaplandırdı...

■ Efendim, Hükümetimiz, 1993 yılını Hoca Ahmed Yesevî yılı ilan etti. Bir "Kutlama Komitesi" teşekkül ettirildi ve Başkanlığına da siz getirildiniz. Bu kararın alınmasından amaç neydi, Dergimize bir açıklama yapabilir misiniz?
□ 1993 yılı çok önemli bir yıldır. Önemi nereden geliyor? Türk dünyasının, Türk dünyasına mensup toplulukların, birbirini bulma, birbirine ulaşma, birbirine erişme ve bir potada yeniden birbiriyie kaynaşma imkânını elde ettiği yıllardan birisi. Türk dünyası, tüm dünyadaki büyük gelişme ve değişmeden sonra, kendi kültür değerlerine dönülerek, bu kültür değerlerinde birbirini bulma imkanına erişti; 70 yıllık duvar yıkıldı. 500 milyonluk Rusya Federasyonu’nun arkasındaki duvar yıkıldı ve milletler hapishanesinden, milletler serbest kalma imkânına sahip oldu. Ama bu arada olan da oldu. Peki olan ne? 70 yıl Rusya’da yaşayan ve insan tabiatına aykırı bir ideolojinin hegemonyasında yaşayan, kendi kökünden, İnsanî değerlerinden, milli kültüründen, inançlarından yoksun bırakılmaya çalışılan bir nesil ortaya çıktı. Yani, devrim olduğu zaman yeni doğan insanlar, perestroyka ve glasnost sözleri söylenmeye başlandığı zaman, 70 yılı aşmıştı. 70 yaşını aşmış insanlar ve daha birçok nesiller ortaya çıktı.
Bütün bu nesiller dünyadan ve insanlık tarihinin gerçeklerinden habersiz olarak yaşadı. İşte böylece bunun meydana getirdiği bu bilgi ve bir takım değer noksanlığı ortaya çıktı.
Şimdi Türkiye, Türk dünyasında, kendi yolu üzerinde giden ve kardeşlerine ait olduğu maddî ve manevî değerleri ulaştırmakla yükümlü bir ülke.
Ortaasya ülkelerinde yaptığımız gezilerimizde görüyoruz ki, Türk dünyasını birleştirecek bir isim söylensin denilse, akla gelen ilk isim, Hoca Ahmed Ye- sevî’dir. Dolayısıyla, Hoca Ahmed Yesevî’den başlayarak, diğer büyüklerimizi paylaşmak, onlar etrafında birleşmek ve bütünleşmek hedefi doğrultusunda bir karar verilmiştir. Bu kararı sayın Cumhurbaşkanımız, başbakan olduğu zaman bizzat kendisi vermiş ve 1993 yılının Hoca Ahmed Yesevî yılı olarak ilan edilmesi konusundaki genelgeyi yazmış ve Başdanışman olmam sıfatıyla bu işin koordinasyonunu bana vermiştir. Amaç, hem Türkiye’de, Kıbrıs’ta, Bulgaristan Türklüğünde, Avrupa Türklüğünde, hem de doğu Türklüğünde; Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Kırgızistan’da, olabilirse bugün Uyguristan’da:
Bugün fiilen Uyguristandır orası. Türklerin yaşadığı vatandır. Uygur Türklerinin yaşadığı coğrafya parçasıdır. Orada, Türklerin bulunduğu her- yerde Hoca Ahmed Yesevî’nin hatırlanması, Hoca Ahmed Ye- sevfnin hayatı, müşaveresi ve düşüncelerinin yeniden tanıtılması amacı ile böyle bir karar verilmiştir.
■ Yani Hoca Ahmed YESEVÎ Türkiye’de, Ortaasya’da, Doğu Türkistan’da,
Avrupa Türklüğünde tanınan bir şahsiyet. Görüşleri, bütün Müslüman Türklerin birbiriyle kaynaşmasında bir bağ mı oluşturmaktadır?
□ Evet, bağdır. Fakat birşeyi itiraf edelim ki, kendisine en çok borçlu olan biz Türkiye Türkleri, kendisini en az tanıyoruz. Ne yazık ki, Türkiye’de de, Azerbaycan’da da yeteri kadar tanınmıyor.
Türkmenistan’da yayınlanan tir kitabın başlığı şöyle: "Medine’de Muhammed, Türkistan’da Hoca Ahmed". Bakış açısı bu. Yani Türk dünyası, Hazar’ın doğusunda Hoca Ahmed Yesevî’yi çok iyi tanıyor. Bilmeyen Türkiye Türklüğü, Azerbaycan ve Batı Türklüğü. Yeteri kadar bilmiyor, kendimize haksızlık da etmiş olmayalım. Yani Hazar’ın doğusundaki kadar bilinmiyor. Hoca Ahmed Yesevî ile ilgili en ciddi eser Türkiye’de basılmıştır. O da, Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün, "Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar" adlı kitabıdır. Kültür yozlaşmasına, kültür yabancılaşmasına uğramayan aydınlar arasında gayet yaygın şekilde bilinen bir insandır. Halkımız da bilir. Fakat yeteri kadar bilinmesi lazım. Yapılması gereken çok şey Var, bu gayret içerisindeyiz.
Hoca Ahmed Yesevî, geçmişte’dilimizin yaygınlaşmasını ve Türkler arasında Islâmi- yetin gelişmesini sağlayan kişiydi. Bugün de aynı kişi. Onun ruhaniyetinden, adından, eserlerinden ve fikirlerinden çok şey bekliyoruz.
■ Peki, Ahmed YESEVÎ’nin Türklerin İslâmiyeti kabul etmesinde ki rolü nedir, biraz açabilir misiniz?
□ Hoca Ahmed Yesevî’nin doğduğu ve yaşadığı yüzyıllar XI. ve XII. yüzyıllardır. Türkler- de yoğun şekilde müslümanlaşma X. y.yılın 2. yarısında olmuştur. 940 yılı bir tarih olarak alınabilir. 940 yılında büyük Türk devleti Karahanlıların Hükümdarı Satuk Buğra Han, bir rivayete göre Peygamberimizi rüyasında görmüş ve aldığı telkinle müslümanlığı seçmiştir. Sonra da Türklere din olarak müslümanlığı tavsiye etmiş, Abdülkerim Satuk Buğra Han adını almıştır. İslâmiyet esas olarak ondan sonra Türkler arasında yayılmaya başlamıştır ama, XI. ve XII. asırda hâlâ Türklerde büyük çoğunluk müslüman değildi. Müslüman olan Türklerle, müslüman olmayanlar arasında kızgın savaşlar oluyordu. Kıyasıya savaşıyorlardı. Müslüman Türkler, müslüman olmayan Türkleri kafir gibi görüyorlardı. Müslüman olanlar da olmayanları, Türklükten kopmuş gibi, yani başka bir millet olmuş gibi görüyorlardı. Karahan hükümdarının resmen İslâmiyeti kabul etmesine rağmen, Türklerde İslâmiyet’in yayılmasını sağlayan, Hoca Ahmed Yesevî ve döneminde ona bağlı olan kişilerin mücadeleleri olmuştur. Sonraki yüzyıllarda da yine geniş ölçüde Hoca Ahmed Yesevî yolundan gidenler olmuştur.
■ Ne yapmıştır efendim Hoca Ahmed Yesevî?
□ Hoca Ahmed Yesevî, bildiğiniz gibi diğer birçok bilim adamımızın ortaya koyduğu bir mutasavvıftır. Şu andaki bilgilerimize göre, Türklerde ilk tasavvuf ekolünü kuran kişidir ve o asır, yani XII. nci asır, tasavvuf büyüklerinin yaşadığı asırdır. Abdülkadir Geylanî de o asırda yaşamıştır. Yine Rıfaî tarikatının kurucusu Ahmed er-Rıfaî de o asırda yaşamıştır. İşte o sırada, Türkler arasında Hoca Ahmed Yesevî ortaya çıkmıştır.
Hoca Ahmed Yesevî’nin iki kaynaktan tasavvufu öğrendiğini biliyoruz. Öncelikle Ahmed Yesevî üzerinde asıl büyük etkiyi yapan Arslan Baba’dır. Kendisi şiirlerinde ondan çök- ça sözeder de, diğer mürşidinden pek fazla sözetmez. Belki bu benim yeni bir iddiam ama, bilim adamları tartışsınlar. Arslan Baba kim? Bugün fazla bilgimiz yok ama, menkıbeler söylüyor. Arslan Baba, sahabeden bir insandır ve 400 yıldan fazla yaşamıştır. Hayatı, sadece yaşama biçimi olarak düşünenler için, 400 yıl çok fazla bir zamandır ve akla aykırıdır. Ama, yaşamanın birden çok biçimleri olduğunu bilenler için ise, 400 yıl çok uzun bir zaman değildir.
Mesela Hızır Aleyhisselamın da bir yaşama biçimi vardır. Bizim gibi yaşar ama, bizden farklı yaşar. Bunlar kitaplarda anlatılıyor. İsterse bizim gibi yer içer, istemezse de ihtiyacı yoktur. Keza, velilerin ruhları hâlâ yaşıyor ama, bir başka boyutta, bir başka tarzda yaşıyor. O da bir yaşama biçimidir. Yani Arslan Baba, menkıbeye göre, bu şekilde uzun zaman yaşamış bir insan, ama bizim yaşadığımız boyutta mı yaşamış, yoksa başka bir boyutta mı yaşamış, onu bilemeyiz.
Menkıbenin söylediği, Hz. Peygamberin meclisinde bulunmuş, Hz. Peygamberden emaneti alıp, Ahmed Yese- v?ye vermiş. Onun sembolü bir hurma. Hurma bir sembol. Hurma talan değil ya. Emaneti almış. Nedir emanet? Allah yolu bilgileri, ilmi ledün, tasavvuf bilgileri, bunları almış ve Ahmed Yesevî’nin ilk mürşidi, yol göstericisi olmuş. Halen türbesi vardır Hotrar’da. Göktürkle- rin tarihi başkentinin yakınında bir yerde.
Zaten Ahmed Yesevî’nin doğup büyüdüğü ve merkez yaptığı yer de, Türkistan’da Oğuz- han’ın merkezidir. Türklerin bilinen ilk büyük atası Oğuzhan, büyük devletini orada kurmuştur. Payitahtı orasıdır.
Sonra 2’nci mürşidi, 1’nci mürşidinin ölümünden yahut kaybolmasından sonra, tam olarak bilemiyoruz ama, belli ki türbe var orada, Hotrar’da. Arslan Baba’nın orada mezarı var. Ondan sonra Buhara’ya gitmiştir. Buhara ve Semer- kant, o yüzyıllarda Türklüğün merkezi değildi. Daha çok Tacik kültürü vardı oralarda. Farsça ve Fars kültürü hakimdi. Buhara’da Yusuf Hemeda- nî, yani Hemedanlı Yusuf adında bir mürşid vardı, ona intisab eder. Yusuf Hemedanî, cehrî (açık) zikir yapan, yaptıran, Hz. Ali nisbetli büyük bir âlimdir ve büyük bir şeyhdir. Çok mürşidi ve çok nüfuzu vardır. Bütün Ortaasya’nın 4 büyük mürşidinden, yani 4 halifesinden biri olmuştur. Halife, şeyhinin sağlığında irşad görevi verilen mürşid, mürşid olan, şeyh olan, şeyhi yaşarken şeyh olan kimsedir. Halifenin kendisi doğrudan ders verebilir. Şeyhine herhangi bir başvuruda bulunmadan, Ama şeyhi de yaşadığı süre içinde ondan kopmaz. Halife, vekilden farklıdır. Vekil öyle değildir. Vekil, kendisine verilen görevleri yapar. Ama halife, şeyhi sağken irşad yetkisi almış olan kimsedir. Yetiyle olmaz, yetmez. Şeyhinin ve diğer iki halifenin ölümünden sonra, diğer iki halife Abdullah Berkî, Hasan Handalî ve 4. Halife Ab- dulhalik Güçdivani. 3. halife
Ahmed Yesevî. Ahmed Yesevî bütün o büyük dergahın başındayken, dergahın pîri mürşidi iken, tarikatı ve teşkilatı olduğu gibi 4. halifeye bırakır? Ab- dulhalik Güçdivani’ye. Kendisi doğup büyüdüğü vatanı Yesi şehrine döner. Bugün adı Türkistan. Yesi şehrine döner ve tarikatı, Türklere göre yolu yöntemi yeniden oluşturur. Türk kültürüne, Türk diline göre oluşturur. Tarikatta, dergahta Türkçe asıl dil olur. Tarikatın dili olur ve şiirlerini, yani dini tasavvufî gerçekleri geniş halk kitlelerine yaymak İslâm propagandası yapmak, amacı ile söylediği hikmetlerini Türkçe olarak söylemeye başlar. İşte ondan sonra büyük mucizevî gelişmeler ortaya çıkar. Hoca Ahmed Yesevî’nin dergahında yüzlerce, binlerce hatta bir rivayete göre 100 bine yakın insan yetişir. Ders alır ve bu insanlar yine Hoca Ahmed Yesevî’nin işaretiyle Türk dünyasına dağılır. Tabii ki, Türk dünyasının muhtelif yerlerinden gelir, yetişir, oralara giderler. Türkler arasında Islâm propagandasına başlarlar ve bunların meydana getirdiği etki, Türk ruhuna uygun, Türk diliyle yapılan bk propaganda olmak bakımından çok .büyük olur ve Türkler arasında yoğun bir şekilde İslâmlaşma başlar. Zaten müslüman olan ama Is- lâmiyeti pek fazla bilmeyen Türkler arasında da İslâmî bilgiler, İslâmî dikkatler yetişmeye başlar. Yani sadece Türkler arasında müslümanlığı yaymak değil, ayrıca müslümanla- ra da müslümanlığı öğretme görevini yapmıştır Hoca Ahmed Yesevî’nin mekteb-i üniversitesi. Böylece şunu söyleyebiliriz ki, Türkler arasında Ortaasya’da değil o zaman, Horasan denilen Orta Asya’da Teşri Kıpçak denilen, Kıpçak Türklerinin daha çok yaşadığı Kuzey Türklüğü arasında, bugün Tatar, Kırgız, Kazak dediğimiz Türkler arasında ve Iran Türkleri arasında, Azerbaycan, Anadolu Türkleri ve Rumeli Türkleri arasında İslâmiyet yaygınlaşır. Sonraki asırlarda da Hoca Ahmed Yesevî’nin kurduğu mescitten mezun olanlar yine aynı görevi yapmaya başlarlar. Geriye döndüğümüz zaman burada ilginç bir nokta var. Yusuf Hemedanî’nin dergahında, Hoca Ahmed Yesevî’nin kendisinden sonra bıraktığı kişi Abdulhalik Güçdiva- nî’nin bir farkı vardır. Bu fark da şudur: Kendisine hafi zikir talim edilmiştir, üveyisi olarak gizli zikir. Hocası ceh-rî (açık) zikir yapar. Abdulhalik Güçdi- vani’ye hafi zikir talim edilmiştir ve ondan sonra tarikat onu takliden hafi zikirle devam etmiştir. Abdulhalik Güçdiva- ni’den sonra mahiyetinde bir değişiklik olmuştur. Farsça yine yoğun bir şekilde hakimdir. İşin çok önemli tarafı, Buha- ra’da bugün türbesi bulunan en büyük mutasavvıflardan Ba- haeddini Buharî, yani Şahı Nakşibend, Abdulhalik Güçdi- vani’nin kolundan gelen büyük bir zattır. Demek ki, sonunda Bahaeddinî Buharî’nin yolun
dan gidenler de Ahmed Yese- vî’de birleşirler. Çünkü kendisinden önce o şeyhin merkezinde Ahmed Yesevî vardır. Ama fark da vardır. Bahaeddinî Buharî’nin yolundan gidenler başlangıçta çok keskin olarak, sonra yumuşatarak hafi zi- kiri esas almışlardır. Cehri zikir yapanları da vardır. Bu yoldan gidenlerin ikisini birden yapanlar da vardır.
Çokları merak ediyorlar, Nakşibendiler de diyorlar Ahmed Yesevî, Bektaşîler de diyorlar Ahmed Yesevî, Nasıl oluyor? İşte böyle oluyor. Bektaşîler Hacı Bektaşi Velî, bir rivayete göre doğrudan doğruya, bir rivayete göre de Loktan Parende isminde büyük bir mürşidin vasıtasıyla Ahmed Yesevî yolunun yolcusudur, takipçisidir. Ve onun Anadolu’ya gönderdiği büyük bir pirdir. Hacı Bektaşi Velî, Sarı Saltuk gibi büyükler, Anadolu’da ve Rumeli’de Islâmiyetin yayılmasına hizmet etmişlerdir. Bunlar da yine Ahmed Yesevî dervişleri olmuştur. Osmanlı nasıl oldu da Islâm Tarihinin en büyüğü oldu ve üç kıta-üzerinde bu kadar uun süren bir devlet kurdu? diye çok tartışılmıştır.
Neredeyse dünyaya hakim olan bir devlet, gücünü nereden alıyor? Temelinde Hoca Ahmed Yesevî olan bir devlet, gücünü ondan alıyor. Vakıflar Dergisi’nin 2. sayısında çıkan "Kolonizatör Türk Dervişleri" adlı kitapta bu gerçekler çok geniş olarak ele alınmıştır. Bu kolonizatör Türk dervişleri sayesinde, Anadolu ve Rumeli’de Türklük kökleşmiş ve gelişmiştir. Osmanlıyı onlar kurmuş, Bursa’yı onlar fethetmiş, İstanbul’u onlar almışlardır. Bursa’nın fethinde bir Geyikli Baba’nın, İstanbul’un fethinde bir Akşemseddin’in, Anadolu’nun Türkleşmesinde bir Hacı Bektaşi Velî’nin, Rumelide Türklüğün yerleşmesinde bir Sarı Saltuğun büyük fonksiyonunu inkar edemeyiz. Nasıl olmuş? Dergahtan yetişenler devamlı batıya aktılar, kuzeye aktılar. Batıya akanlar yani Anadolu’ya gelenler, Anadolu’da bir boşluğu doldurdular. Tüccar oldular, esnaf oldular, ahi oldular, ahilik teşkilatını kurdular. Yeniçerilik, Hacı Bek- taş-ı Velî’nin manevî terbiyesinde yoğruldu. Düşünün ki, hiç evlenmeyen bu adamların hemen hepsi, Türk olmayan unsurlardan derlenen ve Türkleştirilen insanlardır. Bektaşîliğin manevî terbiyesinde kaldıkları dönemlerde öyle yüksek bir ahlâk ortaya koyuyorlardı ki, geçtikleri yerlerde, yedikleri üzümlerin bedellerini çıkınlara yerleştirip üzüm dallarına asıyorlardı. Bu, aldıkları köklü terbiye sayesinde olmuştur. İşin başka bir yönü, Hoca Ahmed Yesevî yolundan gidenler, onu takliden onun gibi şiirler söylediler. O şiirler sayesinde Türk edebiyatı doğdu, Yunus Emre doğdu. İnsanlık tarihimizin en büyük şairi. Bizim dilimizin en kollektif şairi, en hası ve en yoğıln manaları ifade eden büyük bir insan.
Yunus Emre, doğrudan doğruya Hoca Ahmed Yesevî yolundan giden bir büyük şairdir. Büyük bir tasavvuf ehlidir.
Onun mürşidi biliyorsunuz, Tabduk Emre, Tabduk Em- re’nin mürşidi Barak Baba, Barak Baba’nın mürşidi Sarı Sal- tuk, Sarı Saltuğun mürşidi Hoca Ahmed Yesevî’dir. Bazı şiirlerine bakarsanız adeta büyük mürşidinin yani Ahmed Yesevî’nin şiirlerinin çok daha güzel olarak söylenmiş şeklidir. "Ben yanarım dünü günü, Bana seni gerek seni...” tarzındaki şiiri, Hoca Ahmed Yesevî’nin şiirinin hemen hemen tekrarıdır, ama çok daha güzel bir şekilde söylenmiş tekrarıdır. Hoca Ahmed Yesevî olmasa Yunus Emre olmazdı. Onun manevi babasıdır. Anadolu Türklüğünün bu şekilde gelişmesini sağlamıştır. Anadoluya gelenler, Anadoluya gelen halk erenler, gazi dervişler savaşlarda en mükemmel savaşçı olmuşlardır. Düzenli ordudan önce fedailer olmuşlar, düşmanın üzerine atılmışlardır. Nizami ordunun maneviyatını yükseltmişlerdir. Kimisi tahta kılıçla savaşmış, kimisi ata çıplak binmiş, silahsız savaşmış. Ellerinin çıplak tarafıyla savaşmıştır. (Karate falan denildiği gibi) deli baş olmuş. Deli başiler çıplak ata binerler, üzerlerinde elbiseleri yoktur, yelelerinden tutarlar, saçları ve sakalları uzundur, elinin keskin tarafıyla vurup zırhları delerler. Kimisi boş arazilerde tarım, bağ işini gerçekleştirmiş, ziraatı canlandırmışlardır. Kimisi dağ başlarında derbentler tutmuş, insanların güvenlik içinde gelip geçmelerini hayatlarının gayesi bilmiş, dine bir karakol vazifesi yapmıştır. Karakol ismi de zaten "bakan kol" demektir. "Gören kol" demektir, siyah kol değil. Karamak, bakmak demektir. Bugün hala, Hazar’ın doğusundaki Türkler- de karamak, bakmak demektir. Kara dediği zaman "bak" demektk. Kelimeler zaman içinde anlam değiştirir. Geyikli Baba ve müritleri de gitmişler. * Keşiş dağından Ulu dağı almışlar, önce dağı Islâmlaştır- mışlardır. Oradaki keşişleri kovmuşlar, dağın mağaralarına yerleşmişler ve Bursa üzerinde manevî bir taarruza baş; lamışlardır. Orhan Gazi’nin Bursa’yı fethini sağlamışlardır. Böyle bir tarihi oluşum, başlı başına incelenmesi gereken heyecan verici bir hadisedir.
Anadolunun her yerinde, onun yolundan giden Horasan Erenleri, halk erenleri, gazi den/işleri diye isimlendirilen o büyük yolun yolcuları vardır. Hoca Ahmed Yesevî Türkçe şiirlerini yazmasaydı, bildiğimiz bugünkü hayatiyeti, kudret ve yaygınlığıyla olmazdı. Onun Türkçesi’Türk dünyasında çok çok tekrarlana tekraHana adeta Türkçelere örnek olabilecek bir fonksiyonunu son zamanda da devam ettirmiştir. Onun için de bu kadar yaygın coğrafyaya rağmen, bir Üsküplü Türk neredeyse 7-8 bin kilometre uzaktaki bir Mambature, Moğolistan’a gitse oradaki bir Kazakla bir iki gün sonra rahat anlaşmaya başlayabilir. Çok büyük bir keramet, dilimizin kerameti. Onu da biz Hoca Ahmed Yesevî’ye borçluyuz.
Efendim, anlaşamıyoruz, dilleri farklı diyorlar. Anlaşamazsın tabi, 1-2 gün sonra anlaşacaksınız. 1-2 gün sonra bile anlaşmanız yeteri kadar mucize, bu kadar zaman farkına ve mesafeye rağmen. Bu kadar olacak gayet tabi. Evet dilimizde de ona bakıyoruz. Öyleyse dilimizi de, dinimizi de Hoca Ahmed Yesevî’ye borçluyuz.
O zaman işte ben çok tekrarlıyorum Yahya Kemal’in sözünü. Ondan da ortaya çıkıyor. Hoca Ahmed Yesevî olmasa, belki milliyetimiz olmazdı. Biz milliyetimizi ona borçluyuz. Efendim ama dünyada Türk olmayan müslüman, müslüman olmayan Türkler de vardır, kimlerdir? Yakutlar, Çuvaşlar ve bir iki küçük topluluk ve Gagavuzlar. Ancak bakın Yakutların ve Çuvaşların dili, müslüman olmadıkları için çok farklıdır. Hoca Ahmed Yesevî’nin etkilerinden yararlanmadıkları için çok farklılaşmışlardır. Ve biz bugün bir Çu- vaşcayı öğrenmemiz için 6 ay çalışmalıyız. Farklı bir dil haline gelmiştir neredeyse.
Gagavuzlarla çok kolay anlaşıyoruz. Gagavuzlar müslüman idiler, sonradan hıristiyan oldular. Gagavuzlar, Hoca Ahmed Yesevî’nin etkisine girmiş, müslüman olmuş bir Türk topluluğudurlar. Selçuklu Hükümdarı İzzettin Keykavus’un takımıdır onlar. İzzettin Keykavus, saltanat mücadelesini kaybedince taraftarlarıyla birlikte, o zamanlar çokça olduğu gibi Bi- zansa sığınmışlar. 1264 yıllarında ve o zaman Bizans, onları bugünkü oturdukları yerlere yerleştirmiş. 1-2 nesil sonra Hıristiyan olmuşlar, dillerini korumuşlardır. Dillerine bakarsanız, onların sonradan hıristiyan oldukları bellidir. Duaları İslâmî duaya benzer ve Tanrı yerine Allah derler. Yani onlar Ahmed Yesevî ve Müslümanlık terbiyesinden geçmiş, sonra tarihi durumlar itibariyle hıristiyan olmuş topluluklar oldukları için, onların dili bugün bizim dilimize çok yakındır. O bir istisna teşkil etmez. Kural nedir? Kural, Türkler, Türklerden din ve dil milliyetinin ana oluşturucusu olmuştur. Bu da işte Ahmed Yesevî’nin, Türkleri din ve dil birliğinde birleştirmesi yoluyla gerçekleşmiştir
Ahmed Yesevî’nin bir başka önemli özelliği de o, Türk kültüründen, Türk ruhundan bakarak İslâmî anlamıştır. Onun için, çok doğru anlamıştır. Islâ- miyeti en doğru anlayan Türklerdir. Araplardan da, Acemlerden de, Hintlilerden de, AvrupalIlardan da herkesten daha iyi anlamıştır.
Türkler, İslâmiyeti doğru anlamış ve doğru uygulamıştır. Şimdi birtakım yanlış yorumlar yapanlar, Arap müslümanlığını Türkiye’ye taşımak isteyenler vardır. Hayır, Türkler doğru anlamışlardır. Nasıl doğru anlamış? Islâmiyette hoşgörü esası vardır. Hoca Ahmed Yesevî, hoşgörü esasını talim etmiştir. Islâmiyette insanı kutsal değer bilmek, eşrefi mahlukat bilmek, çünkü mebdei kainattır insan. Anlayışı vardır.
Bunu Hoca Ahmed Yesevi talim etmiştir. Bir dörtlüğünde diyor ki; "Müslüman olsun olmasın, insanın kalbini kırma, çünkü Allah, kalp kıran katı kalpleri sevmez". Kalp kıran katı kalplerin içinde cehennem hazır bekler. Bu sözler Islami- yetin sözüdür. Islâmiyeti doğru anlamaktan gelen bir anlayıştır bu. Dolayısıyla Türklerde böyle anlamışlardır ve Türkler arasında Islâmiyetin doğru anlaşılmasında da Hoca Ahmed Yesevî yolunun anlaşılmasının büyük etkisi olmuştur. Hoca Ahmed Yesevi bilimi, Islâmın 10 şartından biri olarak sayar. Hangi bilimi? bütün bilimleri. Akıl bilimlerini, din bilimlerini, fakat bana sorarsanız akıl bilimi denilenler de din bilimidir. Din açısından bakınca, hepsi Allah’ı tanımayı’ öğretir insana. İnsanın görevi Allah’ı bilmektir. Allah’ı bilmenin yolu da ilimdir. Öyle anlamışlardır büyük Islâm medeniyetini kuran serveri sali- hin. Öyle anladıkları için de Islâm medeniyeti ve bugünkü medeniyet o sayede oluşmuştur. Demek ki Hoca Ahmed Ye- sevi’nin yolunda bilim esastır. Hoca Ahmed Yesevi’nin yolunda emek üretmek esastır. Kendisi bütün bu işleri yaparken, bir taraftan da tahta kaşık yontarak hayatını kazanıyor. Tüm bu işleri yaparken ona da zaman buluyor. Emek ve çalışma, işi kutsallaştırma esastır. Hoca Ahmed Yesevi’de hoşgörü ve sevgi esastır. Hoca Ahmed YESEVÎ’nin yolunda Islâ- miyeti dosdoğru anlamak esastır. Şimdi baştaki sorunuza dönüyorum. 1993 yılını Hoca Ahmed Yesevî Yılı olarak ilan ederken, bütün dünya Türklüğünün Hoca Ahmed Yesevi çizgisinde birleşmesini amaçlıyoruz. Tabii bu birleşmeye, bu bütünleşmeye, Hoca Ahmed Yesevî yolunda yeniden oluşmaya sadece Hazar’ın doğusunu değil, batısını da çağırıyoruz. Yani biz de yeniden oluşmalı, yeniden yapılanmalıyız, diyoruz.
■ Efendim, verdiğiniz bu çok değerli bilgiler için size çok teşekkür ediyoruz.

TÜRKİSTAN’LI Hz. VELÎ İÇİN...
Taşına kurban olduğum Ey Yesi ili
Çıkarmış koynundan böyle bir veli.
Ulu, şahsiyetli, nurlu, bilge, bilgili
Hakk yanında, halk içinde sevgili.
Dünyayı aydınlatır O’nun "Hikmeti
Bu da Türk oğluna Hakk’ın nimeti.
Bozkırların gür sesi maddî manevî,
Pir-i Türkistan Hoca Ahmet YESEVİ.
Yunus, Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Veli
O’nun yolunda etti yüksek tahsili.
Gönüller istiyordu iman seli, aşk seli
Sevgiye güzelliğe köprü oldu Türk dili.
Bize borç ruhuna okumak rahmeti
Duamıza rehber olsun O’nun hürmeti.
Selam olsun o güzîde erenler şahına
Selam olsun o gönüller padişahına.
Haşan YILDIRIM