Makale

İBADET

İBADET

Abbas HACIEFENDİOĞLU

Mükellef bir kimsenin nefsâni arzuları hilâfına Hâlik’ma karşı, tazim için yapmış olduğu hizmete ibâdet derler.

İbâdet de, dia gibi insan için fıtrî ve cibillîdir.

İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki insanlar hangi devirde bu­lunmuşlarsa kendi kudretlerinin üstünde ve bütün varlık âlemine hâkim bir kudretin ve yaratıcının varlığına îmânla beraber üstün bir saygı (İbâdet) göstermişlerdir.

Bu, yalnız semavî dinleri kabul edenlerde değil, vahşî kavimlerde de görülür. Tarihte böyle olduğu gibi Rûhîyat (Pisikoloji) ilminden de öğreniyo­ruz ki, insanda hem Allah’a inanmak (tedeyyun), hem de mahlûku ve ben­desi olduğunu sezdiği ve duyduğu o yaratıcıya karşı sevgi ve saygı, korku ve ümit, niyaz ve ibâdet duygulan da fıtrî ve cibillîdir. Şu kadar ki, o yaradanı tâyin hususundaki yanılmalar netice itibariyle (ibâdetlerde de olmuştur. Bir yaradana inanıp da ona üstün bîr saygı ile tapmamış bir cemâat görül­memiştir. Demek oluyor ki kulu ve bendesi olduğunu kabul eylediği bir var­lığa karşı ibâdet etmek ve ona üstün bir sevgi ve bağlılık göstermek insanda fıtrî ve dbillî bir hâlettir. Hattâ alelade insanlar arasında da üstün saydığı kimseye karşı, kalbindeki mahabbetini izhâr için kendisine fiilî hizmette bulunmadıkça kendisi müsterih olamaz ve bunu yapmazsa kendisinde bir eksiklik his etmiş olur.

İşte insan da, İlâhî bir mahlûk olduğu için Cenâb-ı Vâcib-ül-vücûd tara­fından gönderilmiş olan dinlerin hepsinde ibâdet mevzu’u, dinin esaslarındandır. Şu halde ibâdet kalbimizin dışardaki bir tezâhürü olduğu cihetle kal­bimizdeki îmânı kuvvetlendirir. Hilkat, iç ile dışın mütevâzi hareketini esas tutmuştur. Hele ibâdet inanmaksızm olamaz ve ibâdet de olmazsa inanç da za’ia düçâr olarak zamanla zâil olmak tehlikesine düşer. Şu neticeye varılır kî îmân: Allah’ın emirlerine ve hükümlerine boyun eğmeden ibaret olan: ibâdet ve tâatla beslenip kuvvetlendirilmeyecek olursa îmânın da tesiri ve âsan zayıflar ve yavaş yavaş kalbden de silinip gider ve neticede dinsizlik tehlikeleri baş gösterir. Zira Hâlik ile mahlûk arasındaki nisbet mahlûk ile kendi nefsi arasındaki nisbetten daha mukaddemdir. Çünkü mahlûkun kıyamı lizâtihî değil belki Hâlik’ının kudretiyledir. Bunu, her aklı başında olan kim­se pek âlâ idrâk eder.

Fransız âlimi (Emile Boutrou) diyor ki; «İnsan yaradılış itibariyle İlâhî bir varlıktır. Din mefhumu da, onun dimağının çalışmasına (Fonksiyonuna) uygundur ve belki bu çalışmanın bir neticesidir.» Tam bir şu’urla yapılan ibâdetlerin ahlâk üzerinde kat’î te’sirleri vardır. Çünkü ibâdet kime karşı ve: niçin yapıldığı düşünülürse ve ibâdet edilen Cenâb-ı Hak, insanlardan gerek kendi zâtına karga ve gerek kendi aralarında ne gibi vazifeler istediğini hatırlayınca ve ibâdet de devam edip gittikçe, ahlâk’ın düzelmesi muhakkak hükmüne girer. Bunun içindir ki, rûh ve ahlâkın temizliğine hizmet etmiyert ibâdet şuursuzca icra edilmiş demektir. Bu gibi ibâdetlere İslamada riyakâr­lık dendiği gibi, insana vebaldan başka bir işe yaramaz; Cenâb-ı Hak bu gibiler hakkında Mâûn sûresinde, Allah için hâlis niyetle namaz kılmayanlara vebal olduğunu bildirmektedir.

İbâdet, tabiat âleminin üstünde olan ve her zerreye hâkim bulunan bir varlığa (Allah’a) ta’zim ve ona iltica demek olduğundan insanı maddiyata çakılıp kalmadan korur. Nazarları ve fikirleri daha yükseklere çeker ve da­ha geniş ufuklarda dolaştırmakta âmil olur. Onun için bir hâdîs-i şerîfde Hazret-i Peygamberimiz «Namaz Mü’minin mi’racıdır» buyurmuştur. Yani insan ruhunun ulviyetini temin eder.

Bütün milletlerde türlü ibâdet şekillerine tesadüf edilirse de, bunlar ilahi bir mâhiyet taşımayıp Allah’ın gayrisine yönetilmiş ve bedene ta’zip esası, üzerine kurulmuş şeylerdir, öyle kavimler vardır ki, onlarda bedenin âzasın­dan birini kesmek ve sağlam dişini sökmek veya kırmak en yüksek ibâdet, sayılır. Canlı ve cansız bir takım maddeleri (putları) Allah ile kendi arala­rında vasıta kılarak, dinin emridir, diye bunlara ibâdet etmeyi vazife telâkki, ederler.

İslâmda ibâdet ise Allah’ın emrine uyarak onu kalbe yerleştirmek sure­tiyle hayvani arzuların şiddetini kırmak ve iradesi alfana sokmakla beraber vücûdu, elbiseyi ve dolayısiyle kalbi temiz tutmak gayelerini güder. İbâdet bu yüksek amaçlara dayanılarak ve lüzumuna binaen teklif edildiğinden, bunlarda dâima kolaylık da gösterilmiştir, İbâdetlerde bir ağırlık görenler teşriindeki yüksek hikmetleri göremeyip tabiatlarındaki tenbellikten ileri gel­mekte ve bilip bilmeyenlerin yıkıcı sözleri tesiri altında kalmaktadırlar.

İslâmda ibâdetler bedene ta’zip maksadiyle yapılmaz. Acizlik hallerinde aczin derecesine göre farzlarda da hafiflikler vardır, ibâdetler, insanı her fenalıkdan ve ihtirastan alıkor. Din korkusu ve sevgisi, âhiret mes’uliyeti, düşüncesi hangi gönüllerde yerleşirse onlar, ibâdetlerden zevk alır ve gönül­lerini Allah’a bağlar. Onun içindir ki, Allah için olmayıp da riyakârâne kılı­nan namazların faydası olmaz; bu itibarladır ki, hulûsla kılınan namaz, di­nin direğidir, buyurulmuştur. Amelî hükümler bir taraftan Allah’a ibâdeti diğer taraftan da fert ve cemiyete teallûk eden işlerde selâmet ve istikameti, adalet ve emniyeti, haklara riâyeti emretmiştir.

İbâdetler, insanı Allah’ına bağhyan birer vesile olup, bedenî olduğu gi­bi mâlî ibâdetler de aynı amaçla cemiyet arasında aç ve ilâçsız kalmış kim­seleri de koruyarak, en büyük İnsanî yardımı yapmış olurlar.