Makale

KUR AN I KERİM

KUR AN I KERİM

Kemal Edîb KÜRKÇÜOĞLÜ

Amentü kapısından İslâm Dînine giren her Müslüman, yâni ebedî hidâ­yet ışığı ile uyanma bahtiyarlığına eren her insan: Allah’ın Cibril’i Emîn vâsıtasiyle bâzı Peygamberlere Kitaplar göndermiş bulunduğuna da inanır.

Bunlar, başlıca 100 suhufla, dört Kitaptan ibarettir; bilirsiniz 100 suhuftan 10 u Hz. Adem’e, 50 si Hz. Şit’e, 30 u Hz. İdris’e, 10 u Hz. İbrahim’e, dört Kitap’dan Tevrat, Hz. Musâ’ya; Zebur, Hz. Davud’a; Incü, Hz. İsâ’ya; Kur-ân-ı Kerîm’de bizim Peygamberimiz ebedî rehberimiz Hz. Muhammed’e inzal buyrulmuştur.

Asıllarında 100 suhuf’un 100 ü de, dört Kitab’ın dördü de hakdır; İslâm inancı budur. Yine İslâm inancı budur ki: Kur’ân-ı Kerîm’den başkası ya tamamiyle kaybolmuştur, yahut da tamamen veya kısmen tahrife uğramıştır. Bu İnana ilmi araştırmalar da doğrulamaktadır. İmânımız onların asliyetlerinedir.

Kur’ân-ı Kerîm hepsinin özü ve Allah’ın sözü olarak, tevhit bayrağı, îman ve irfan kaynağı halinde, bir harfi,’bir kelimesi değişmeksizin, artıp eksilmek- sizin meydandadır. Hükmü: Kıyamete kadar bakîdir.

Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak: «Zikri akdes olan Kur’ân-ı Mübîn’i (ilim’den mâlûma) biz indirdik, biz; şüphe yok ki onu biz muhafaza edeceğiz.» meâlindeki âyet-i Kerîme ile keyfiyeti beyan ve ayân buyurmakta, unutma isti’dâdında olanlara duyurmakta, gafilleri uyandırmakta, münkirleri utandırmak­tadır. (Hicr Sûresi, âyet 9).

Okumanın, yazmanın hiç de yaygın olmadığı bir muhitte ve devirde ti­tiz bir îtinâ ile zaptedilmiş bulunması İslâm Dininin yayılmasına, okur yazar­larının çoğalmasına müvâzî surette satırlardan sadırlara, sadırlardan yine satırlara intikal ede ede olanca asliyeti ile ve samedânî asaleti ile zamanı­mıza kadar gelmiş olması, biraz evvel arzeylediğimiz Rabbânî garantiyi bü­tün vuzûhiyle, bütün şümuliyle tekrar isbât eder.

İnsanlığın ulaştığı kültür seviyesi: Bunun, bundan sonra da böyle olacağının başlıca müeyyidesidir.

Ne yüz suhuf ne de evvelki üç kitap için böyle bir hıfz ve himaye garan­tisi verilmemiştir. Bu Kur’ân-ı Kerîm’in inzal hikmeti, Resulûllah Efendimizin hükm-ü bi’setidir.

Cenâb-ı Hak’ın âyet-i kerîme’de «biz muhafaza edeceğiz» buyurmuş olmasında da iltifat vardır. Sonsuz rahmet eseri bulunan bu ilâhî îtimâdı ka­zanmış insanlar, yâni Müslümanlar olarak ne kadar övünsek, ne kadar se­vinsek yeridir. Bir hikmet ki gâyesi: Ebedî saadet, bir saadet ki mâyesi: ebedi rahmet, bir rahmet ki neticesi: ebedî devlettir.

Resûlullâh Efendimiz: «Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı Öğrenen ve onu baş­kalarına da öğretendir.» buyurmuşlardır.

Kur’ân: Allah’ın sönmez nûrudur, gönüllerin tükenmez sürürüdür; bu ba­kımdan huzûrlann huzûrudur. Onu bize getiren, Hak’dan halka yetiren zât, Fahrikâinat: «Ümmetimin eşrâfı, Kur’ânı hâmil olanlardır.» Yâni «Hükm-ü Kur’ânla âmil olanlar, hizmet-i Kur’ânla kâmil olanlardır.» demişlerdir.

Lügat ulemâsının beyanlarına nazaran Kur’âmn mânâsında: Toplamak var, okumak var, çağırmak var.

Kur’ân: dağınık gönülleri îmân ve irfan safında toplar, bu safta toplanan­lardır ki, onu okurlar.

Kur’ân: İnsanları Tevhide çağırır. Çağrı: Hak’dandır. Çağrı: Hak’kadır. Koşup gelen, coşup gelen: Kurtulur; Durup, kalan; kalıp, duran: Dünyada ve âhirette perişan olur.

Kur’ân Kelâraullah’dır; Kur’ân; Selâmullah’dır.

Kelâmullah’a uyanlara ne mutlu; Selâmullah’ı duyanlara ne mutlu!..

Ancak, şunu açıkça tasrih edeyim ki hadîs-i şerifte beyan kılınan «Kur­an hâmili» aynı zamanda hükm-ü Kur’ân âmili, feyz-i Kur’ân Kâmili bulunan zevâttır. Bunu böyle bilelim! Kelâm-ı İlâhînin hıkı ve hamli: Bir kelime te­lâffuzundan ibaret değildir.

Resülûllah Efendimiz: «Kur’ân-ı Kerîm’i okuyun. Kıyâmet gününde o, kendini okuyanlara şefaat edici olur.» beyanında bulunmuşlar.

Nüzulü, tebliği, «Yaratan Rabbi’nin ismini anarak oku!» emriyle başlayan Kur’ân-ı Kerîm: Nûr dağı, rahmet dağı da denilen Hırâ kayalıklarında Cib­ril’in ilk kanat çırpışından Nebbiy-i Ekmel’in Resûl’ü Ekrem’in Rabbânî işti­yakla «Ey en yüce yoldaş!» diyerek Hakka intikaline kadar geçen 23 yıllık müddet zarfında bâzan âyet âyet, bâzan sûre sûre; bâzan aralıklı bazan sık sık nazil olmuştur. İniş sırası tensib-i İlâhî, mushaf hâline geliş sırası da tertîb­­-i ilâhi’dir. Her yılın Kadir Gecesinde Peygamber Efendimiz Cibril’i Emînle yön yön gelerek Kuran-ı Kerîm’in o âna kadar nâzil olan kısmını mukaabele ederlerdi. Getiren, dinlerdi! «Evet!» derdi. Onu Hak’dan halka getiren: tek­rar ederdi. Hattâ irtihallerine tekaddüm eden son Kadir Gecesinde bu hâl: iki kene vâki olmuştur. Değerli hafızların Ramazanlardaki mukaabeleleri bu mukaddes âdetten ananedir. Okuyanların kimi temsil etmekte olduklarım unutmamaları, dinleyenlerin makam-ı Cibril’de bulunduklarım düşünerek derlenip toplanmaları lâzımdır. Dinleme âdabını: «Kur’ân okunduğunda onu dinleyin, konuşmayı kesip serâpâ kulak kesilin! Umulur ki böylece rahmete nail olursunuz!» ayet-i kerîmesi açıkça bildirir. (Araf. 203).

Ne yalnız mânâsı ve meali, ne yalnız lâfzı: başlı başına Kur’ân değildir. Kur’ân: mânâsı ve meâliyle, kelimesi ve lâfziyle bir küldür; bölünmez ve bö­lünemez. Bu îtibarla vakit vakit ortaya atüan arzu ve iddialar hilâfına, aslım­dan başka hangi dilde olursa olsun, yalnız mânâsı ve meali; Arapça ve Rabca olan Kur’ân yerine konulamaz.