Makale

MÜKEMMEL İNSAN

MÜKEMMEL İNSAN

«AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ...»

M. Salih TANRIVERDÎ

Diyarbakır Müftüsü

İnsanın üç türlü rûhî tezahürü vardır:

a) Duymak,

b) Düşünmek,

c) Yapmak.

İnsandaki duygu ve düşüncenin varlık ve olgunluğu, ancak iş ve hare­ketle kendisini gösterdiğine göre iş ve hareket hâlinde tecellî etmiyen duygu ve düşünce dâima sönmeğe ve yok olmağa mahkûmdur. Onun içindir ki, mükemmel insan ona derler ki, yapacağı iş mükemmel olur, denilmektedir.

Esasen insanın ferdî rühtan kurtularak iştimâî rûha yükselmesi de buna bağlıdır, insanlar ancak bu yolda cemaat ve cemiyet teşkiline muvafık ola­rak türlerini muhafaza eder, mes’ut ve bahtiyar olurlar.

Amelî kıymetten yoksun inanış, mücerred bir duygu olduğu için yalnız onunla kemâle erişilmesine ve içtmâî adâletin tesssüsüne imkân yoktur. Çünkü tekâmül ve adâlet, fiilî bir tezahürdür. Bu tezahür sayesinde insan egoist- İlkten kurtularak diğergam, muhit, millet ve memleketine faydalı bir unsur olur.

İnsanın kemâlli oluşunun delili, sağlam, kalb ve vicdâna sahip olması­nın ölçüsü de budur.

İslâm dininin bütün hükümlerinin tek hedefi: Olgunlaşmak, başkalarına faydalı olarak hayır ve adâleti tahakkuk ettirmektir. Adâlet ise içtimâi yaşayışı düzenlemek, hayır ve fazilete sarılmak, şer ve zarardan sakınmaktır. "Buna inanmalıdır ki, bir yerde ki insanlar arasında adâlet olmaz, geçimsiz­lik yalancılık, hırsızlık ve huysuzluk, fitne ve fesat, zulüm ve insafsızlık mev­cuttur, orada olgunlaşmağa, huzur ve sükûnun teessüsüne, insanların tekâ­mül etmesine yol yoktur. Dolayısiyle böyle keşmekeş içinde ömür geçiren insanlara da, tabiîdir ki hakikî mü’min ve Müslüman denilemez. Çünkü; mü’min demek, fazilet sahibi kimse demektir. Halbuki, bu gibi yerlerde her­leş başının belâsına düştüğü için başkasını düşünmesine, fazilet iktisap et mesine ne vakit bulabilir, ne de imkân. Hattâ öyle haller zuhur eder ki in­san, insanlığından bile habersiz kalır.

Her nerede millet ve memleketine başarılı işler gören büyük kahraman­lar, dâhiler, irâde sahibi mütefekkirler zuhur etmişlerse muhakkaktır ki ora­da faziletleri seven, rezîletleri reddeden İnsanlar mevcut olmuşlardır.

İslâm Tarihinin neresine bakılırsa bakılsın görülecektir ki, herhangi bir devirde din, millet ve memleket hizmetinde başarıya kavuşmuş bir kahra­man kumandan ve dâhi görülmüşse muhakkak ki göğüslerini siper etmiş er- bab-ı hamiyyet ve eshab-ı fazilet kendileriyle gönül birliği yaparak, el ele ve kol kola olmuşlardır. İşte Hazret-i Peygamber (S. A.) ve Eshab-ı Kiramı, Hazret’i Ebûbekir, Ömer, Osman, Ali ve arkadaşları (ALLAH cümlesinden, râzı olsun).

Aile bağlarının çözülmesi, ırkçılığın kin ve adaveti gibi Müslümanlığı ve dolayısiyle insanlığı kemiren kötü huyların şahlandığı hiç bir devirde (ALLAH’n yardımına mazhar olan peygamberlerden başka) kahramanlar zuhur edememiş, dâhiler görülememiş, fikir ve kalem sahipleri lâyıkiyle va­zifelerini yapamamışlardır, öyle olması da tabiîdir. Çünkü, bu gibi yerlerde içtimaî vidânın şahlanmasına, hakkın gür sesinin yükselmesine ihtimal ve­rilemez. (Allah’ın yardımı toplulukla beraberdir. Nerede birlik orada dirlik) sözleri boşuna söylenmiş sözler değildir. Belki bu sözlerin herbiri kolay kolay değişmez, İçtimaî kanunların ifadesidir.

Malûmdur ki; Müslüman öyle kimselere denilir ki, inanış ve duyuşta bir iş ve idarede beraber olup, Müslümanlık ve insanlık şiârına yakışır bir tarz­da yaşayışlarım düzenler, karşılıklı sevgi ve saygı içinde saadet havasını, teneffüs ederler.

İşte Müslüman olanların ideali bu, tahakkukuna çalıştıkları hedefleri de budur. Amelî kıymetten yoksun dâvaların Müslümanlık nazarında hiç bir önemi yoktur. «Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz» sözü bunu ifade etmek­tedir.