Makale

Milli Kalkınmada Ekonomi Kültür Dengesi

Ali COŞKUN
T.Odalar ve Borsalar Birliği Eski Başkanı


Millî Kalkınmada EKONOMİ KULTUR DENGESİ

Bugün Türkiye’yi kendi içinde değerlendirmek artık mümkün değildir. Kitle iletişim araçları, dünyayı Türkiye’ye, Türkiye’yi dünyaya taşımıştır.
Uzun yıllar Batı ittifaktan içerisinde yer alan, Avrupa’yı Asya^ya ve İslâm ülkelerine bağlayan Türkiye, bugün de bölgedeki önemini daha da arttırmış olarak devam ettirmektedir.

EKONOMİK KALKINMADA ARTILAR
Ülkemiz, son yıllarda büyük gelişmeler göstermiştir, önemli altyapı tesisleri tamamlanmış-, ekonomimiz hızla dışa açılmaya başlamıştır.
1980 yılında tüm ihracatımız 3 milyar dolar civarındaydı ve bunun ancak % 30’u sanayi ürünü idi. Geriye kalan, bizim klasik ihraç ürünlerimiz tarım ürünleri idi. 1990 yılı sonunda ihracatımız 4 defa büyüyerek 12 milyar dolan geçti ve bu hacim içinde sanayi mamullerinin oranı % 80’e ulaştı.
Gelişmişliğin bir milyarı da, kişi başına düşen elektrik tüketimidir. 1980 yılı başlarında 20 milyar kilo-vat saat elektrik enerjisi üretiyorduk 2 milyar kilo vat saat da yurt dışından ithal ediliyordu. Dahası, 2 milyar kilo vat saat kadar da kesinti ve kısma ile bu ihtiyaç karşılanı-yordu. Bugün elektrik enerjisi üretimi 3 katı büyüyerek 60 Milyar kilo vat saat civarına erişmiştir ve halen Türkiye dışarıya enerji satar duruma gelmiştir.
GAP Projesinin tamamlanmasıyla, 2000’li yıllarda Türkiye, Avrupa’nın, Sovyetlere bağlı Cumhuriyetlerin ve İslâm ülkelerinin tahıl ambarı haline gelebilecektir.
Bütün bunlar, ülkemizin ekonomik kalkınma yolunda kazandığı artılardır.





KÜLTÜREL KALKİNMADA EKSİLER
Ekonomik ve teknolojik kalkınma, insanımızın medenî imkânlar içerisinde yaşaması için gerekli, vazgeçilmez bir vetiredir. Fakat kalkınmanın bir boyutu daha var ki, onu ihmal ederseniz, toplumda sıkıntılar ortaya çıkar ve kalkınmanın sürekliliğini sağlayamazsınız.
Bu açıdan kendimize baktığımızda, ekonomik ve teknolojik kalkınma çabalarımızın yanında, sosyal ve kültürel sağlamlığımızı ihmal ettiğimiz görülüyor.
Önemli olan, kalkınmanın millî ve manevî değerler üzerine tesis edilmesidir.
"Teknoloji" dediğimiz olay, "beyinden-beyine göç" olayıdır. Eğer biz, bu beyinleri bir yandan bütün dünyadaki gelişmelere açık, yeni teknolojileri kavrayabilecek şekilde programlarken, diğer yandan millî ve manevî değerlerle teçhiz edemezsek aldığımız teknoloji çok kısa zamanda değerini kaybedecek ve yeni teknolojilere muhtaç duruma geleceğiz demektir.
Dışarıdan transfer edilen teknolojiyi, ülke şartlarına göre uyarlayıp, yeni teknolojiler üretmenin çaresi, özellikle yeni yetişenlerimizin kendi öz kültürümüzle yoğrulmasına, millî kimliğine sahip çıkmasına bağlıdır.
Dünya hızla değişiyor. Dünya ü-zerinde sadece devletler, ordular, teknolojiler değil, o devletin, ordunun ve teknolojinin arkasındaki millî kimlikler, kültürler çarpışıyor.
Türkiye’de bugün eski yasaklar bir bir kalkıyor. Bir yandan iyi... Ama yarın bu serbestlikten, her çeşit yabana kültür-inanç unsurları da faydalanacak.. Yasak sınırlan kalktıkça, Hristiyanlık ta, Yehova Şahitliği de, Marksizm de. Ateizm ve Materyalizm de daha örgütlü, teşkilâtlı, programlı gelecek..
Tehlikeden, kaçarak kurtulmak mümkün değildir, öyle ise, o tehlikeye karşı bünyemizi güçlendirmek zorundayız. Salgın hastalıktan, kaçarak kurtulamazsınız... Ancak aşılanarak, gerekli sağlık tedbirleri alarak kurtulabilirsiniz.
Bizi "Millet" yapan değerler vardır. Bir yurt sevgimiz vardı: Bastığımız toprağa "Mübarek topraklar" gözü ile bakardık. Bayrağımıza bakarken, millî bir heyecanla bakardık. Milli kültürümüzü oluşturan dinimizi, dilimizi, musikîmizi, en büyük müşterek değerler olarak bilirdik.
Bugün bu değerleri kaybediyorsak, o zaman millet olma vasfımızı da kaybederiz. İnsan kalabalıkları haline geliriz. Böyle kalabalıktan bölmek, yönetmek, dış güçler için fevkalâde kolay olur.
O halde, ekonomik ve teknolojik kalkınma ile beraber, manevî ve kültürel kalkınmamızı da ihmal etmemek zorundayız. İkisi arasındaki dengeyi iyi kurmalı, iyi korumalıyız...

TÜRKÎ YENİN PROBLEMİ
Türkiye’nin bugünkü problemi, değer yargılarındaki aşınmadır. Bunun sebepleri karmaşık ve çok boyutlu olmakla beraber, en büyük saik hızlı iletişim sebebiyle ülkeler arasındaki kültür duvarlarının kalkmış bulunmasıdır.
Bizim eskiden bir "esnaf ahlâkımız vardı. Ahi Evran Hazretlerinin geliştirdiği sistemle, esnaf oto-kontrol suretiyle kendi kendini kontrol ederdi. Bugün "Tüketicinin korunması", "Fiyat kontrolü", "Standart ve kalite" konularını müesseseleştirmeye çalışıyoruz. Fakat o eski disiplini, "İç denetim" disiplinini toplum olarak kaybettik. Fiyatlar yerinde durmuyor. Kalite ve standart kontrolü sağlanamıyor.
Şüphesiz bunun da alt sebepleri var.
Bizim eski düşünce ve inanç
1-Sistemimizde İNSAN araç değil, amaç idi. Onun kemali, mutluluğu..." "Kul hakkı" diye bir felsefemiz vardı. İnsanın kendi nefsine, ailesine, komşularına, insanlara, hatta hayvanat ve nebatata karşı vazife ve sorumluluğundan sözedilirdi. ve bu yaşanırdı.
Çok şey bu "Kul hakkı" mefhumunda mevcuttu. Ayıplı mal satamazsın, va’dinden dönemezsin, başkasının malına, canına, namusuna tecavüz edemezsin, kalp kuramazsın, başkasını rahatsız edemezsin. Zira hepsinde "Kul hakkı" ihlali var ve bu hak. Cenabı Hakkın affedeceği haklardan değil. Sahibi ile he-lâllaşmak şart..
"Eşref-i Mahlûkat" olan insan, kalkınmanın amacı değil, vasıtası olunca, işte böyle oldu... Herkes kapabildiğini kapıyor, hak-hukuk mefhumunun iç denetimi yok.
"İÇ DENETİM" üzerinde iyi durmak lâzım. İnsanın her işinde kendi kendini kontrolü. İşte bugün o yok... İnsanın insanı gütmesi zor... Bugünkü problemlerin bir önemli kaynağı, sebebi bu...
2-Bugün toplumumuz bir tüketim toplumu haline geliyor. Birinci sanayi devrimi ve Adam Smith’e dayalı bir felsefe... "İnsanın tükettiği kadar mutlu olabileceği" felsefesi... Bu bize de yansıdı...
İç denetim dediğimiz nefsî murakabe de olmayınca, işte insanlar, denetimsiz bir yanşa girdiler. "Ben" yarışı, "Köşe dönme" felsefesi... "Haram-helâl" tefriki yok, "Mizan-hesap" sorumluluğu yok...
İşte egoizm ve grup menfaatinin, toplum menfaatinin önüne geçmesi de bundan... Haksız rekabet ve yansın; sistemin getirdiği tatminsizliklerin; huzursuzluk ve streslerin temelinde bu var..
Lüks tüketim, reklam araçlarıyla biteviye özendiriliyor. Peşinden "hırs", "kıskanma" olayı geliyor...
Kendisinde yoksa, başkasında olmasını da istememe anlayışı... Kadının ticarî emtia olarak, tahrik unsuru olarak kullanılması...
Bunların hepsi, birbirine bağlı, toplumun sosyal yapısını olumsuz etkileyen zaaflar...
Bunda, ithalatın ölçüsüz bir biçimde serbest bırakılmasının da rolü oldu.
İslâmiyet’i sadece inanç ve düşünceden ibaret sayıp, hayatımıza geçirmemek... Bir zaafımız da bu... Halbuki İslâmiyet yaşanan bir din... Haram-helâl, doğru-yanlış ölçüleri hayatımıza yansımazsa, inanç ve düşüncede kalan kaidelerin topluma bir yararı olur mu?
3-Kavram kargaşası, bugün ülkemizin içerisinde bulunduğu önemli bir sıkıntıdır. Mesela şu Liberalizm konusu... Ekonomide liberalizm olur. Hatta iyi de olur. Ama ahlâkta liberalizm olmaz. Ahlâkta liberalliğin tarifi; ahlâksızlıktır. Hiçbir toplum, ahlâksızlıkla ayakta duramaz.
Çağdaşlık, çağın gerektirdiği ilim ve teknolojiyi almak benimsemek demek Doğrusu bu. Ama bu doğruyu alır ve değiştirir; çağdaşlık kendimize ait kıymet hükümlerini-, millî-manevî değerleri kaldırıp atmaktır dersek işte bu yanlış olur.
Laiklik konusunu da çok farklı anladık uyguladık "Laik bir ülkede namaz olur mu" dedik "İmam-Hatip Lisesi, Kuran Kursu olur mu" dedik Halbuki bunlar laikliğe ters değil, aksine laikliğin icabı. Geriye doğru bakarsak bu konuda da sıkıntılarımız oldu. Hâlâ da var.
Şu basın konusu, demokratikleşme konusu... Basın hürriyetini, sorumsuz yayıncılık olarak anlarsak bu elbette sıkıntılar doğuracaktı. Müstehcen neşriyat, gençlerimizi ruhî bunalıma sürükleyen; çocuklarımızın ahlâkını bozan bir vakıa olarak devam ediyor.
Demokrasi konusunda da kavram bütünlüğümüz yok Demokrasi, gerçekte insana saygıdır. İnsanın reyine, tercihine saygı... Sonunda insana saygı... Demokrasi kalkanı ile, herkesin her şeyi yapmaya kalkışması, sadece kavramlarda değil, hayatta ve pratikte de kargaşa doğurur.
Basın hürriyeti, elbette gerekli ama o hürriyetin nereden nereye kadar gidebileceği de belli olmalı. Basın hürriyeti, başkasının namus ve haysiyetine saldırının âleti olmamalı. Grev hakkı olsun ama, bu hakkın kullanılmasında kılı kırk yaralım da, ülke zarar görmesin; toplum zarar görmesin...

SONUÇ:
Sonuç olarak ülkemiz bir değişim sürecinden geçiyor... Ekonomik açıdan, kültürel bakımdan...
Son yıllarda, ekonomide olumlu adımlar attık, iyi mesafeler aldık Sosyal ve Kültürel değişimler için ise, gereği kadar tedbirli değiliz.
Yüzyılların hayat tecrübesine dayalı, sağlam, ictimaî-millî yapımız, moda fikrî akımlarla aşındıkça, ekonomik tedbirler de gayesine ulaşamıyor.
Türkiye tarihî zenginliği, teknolojik seviyesi, demokratik geleneği ile büyük bir gelişme potansiyeline sahiptir. Bu potansiyel gücü, pratiğe ve hayata geçirmek madde mânâ sentezini, ekonomi-kültür dengesini iyi kurmaya bağlıdır.
"Dürüst tüccarın kıyamette evliya ve şüheda ile haşred ileceği" müjdesini veren-, "Ahlâkın dinin yansı olduğu" ölçüsünü koyan; "Kul hakkı"nı dokunulmaz kılan inanç ve geleneklerimizde bu madde-mana dengesi mevcuttur.
Bu dengeyi koruyabildiğimiz takdirde, geleceğe iyimser bakabiliriz.

“Geleneksel, millî değerlerimizi kaybedersek, insan kalabalıkları haline geliriz..
Bizi bölmek, yönetmek isteyenlerin işini kolaylaştırırız.”




“BİZİ NASIL
TANIYORLARDI?.
"İndiğim kervansaraya, Türkler gibi Hristiyanlar da kabul ediliyor, üç gün müddetle bedava yedirilip içiriliyordu. Çünkü Türk hayatı, din farkına bakılmaksızın bütün insanlara şamildir."
(Willamont, 1596-227-b) Yılmaz ÖZTUNA, BüyükTürkiye Tarihi: C.11, sh.259