Makale

KUR’AN

KUR’AN (*)

«Kur an nurdur ve dosdoğru bir yoldur.»

(Hadis)

Kur’an: Müslümanlığın temelini teşkil eden ve Peygamberimizin zaman boyunca baki olan en büyük mucizesidir.

Bu kitap, muhtelif zamanlarda vâki olan hâdiseler üzerine veya doğru­mdan doğruya Mekke ve Medine’de 22-23 yıl içinde bazan bir veya bir kaç âyet ve bazen tamam bir sûre halinde Peygamberimize indirilmiştir.

Kur’an; semavî kitaplar içinde sıhhatiyle temayüz etmiş biricik kitap ol­duğu gibi bütün Arapları hayran bırakan İlâhî belâgatiyle de müstesna bir şahika teşkil eder.

Hamaset ve şecaatleriyle hiç kimseden geri kalmamak ve her şeyde üstün çıkmak dâvasiyle övünen Câhiliyet Arapları, Kur’an’ın belâgati karşısında duraklamış ve Kur’an derece derece inerek nihayet en kısa bir âyetine mazire yapmalarını onlara teklif etmiş olduğu halde buna muktedir olamamış­lar ve sonsuz bir acz içinde kalmışlardır.

Bu İlâhî Kitap; haiz olduğu yükseltici kuvvetiyle iptidaî Arapları bulundukları cehalet bataklıklarından birden bire çıkararak az zaman içinde on­lardan en âdil hükümet ve Hükümdarlar yetiştirmiştir.

Bir gün evvel kız çocuklarını ana baba için silinmez bir leke sayacak ve onları kuma diri diri gömecek kadar câhil, merhametsiz ve iptidaî olan Araplar, Kur’an sayesinde bir gün sonra dünyanın en âdil ve şefkatli insanları olmuş ve bütün dünyaya insanlık dersi vermişlerdir.

İlim ve tefekküre büyük kıymet veren bu kitap; bütün insanlığa ışık saçan bir meş’ale olmuş; dünyanın muhtelif yerlerinde medeniyetler vücuda «getirmiş ve insanlığı maddeten ve mânen yükseltmiştir.

Her devrin en büyük ilim adamları, Kur’an’ın belâgat ve icazına dair kütüphaneler dolusu eserler yazmışlardır.

Allah’a kullan bağlamak ve gönülleri teshir etmek noktasından bu ki­tabın haiz olduğu hitabet kuvvetinin yüksekliği, mânasını bilmiyenler tara­fından bile sezilecek kadar canlı ve heyecanlıdır.

Kur’an’ın lisanından duyulan İlâhî tazim ve temcidlere, Allah’ı takdis ve teşbihlere iştirâk etmiyecek hiç bir" insan vicdanı tasavvur edilemez.

Bu Kitabın ilk sûresi olan Fatiha’yı beş vakit namazlarda okuyan yalnız biz Müslümanlar değil, her zaman bizimle beraber Allah’ı bilen ve seven bü­tün insanlar da okumalıdırlar.[1]

Kur’an, insanlarla Allah arasında İlâhî ve semavî bir yoldur. Bu yoldan yükselenler, Melekûtun seslerini duyarlar.

Bir zamanlar mucizeler, ölü diriltmek ve asâyı ejderha yapmak gibi sırt hissî iken sonraları gaybden haber vermek gibi aklî ve nihayet Kur’ân gibi kelâmî olmuştur.

Kur’ân’ın bir âyetinde: «Eğer biz sana, kâğıda yazılmış bir kitap indirseydik elleriyle bunu muayene ederler ve kâfirler buna (bu, büyük bir sihir­dir,) derlerdi.» (1) buyurulduğu üzere hissî mucizeler her ne kadar göze bü­yük görünebilirse de bunların fennî vasıtalarla dahi husule gelebileceğini söyliyenler bulunabilir. Fakat, kelâm halinde tecelli eden Kur’ân’daki erişilmez yüksekliğin ve herkesi hayran bırakan belagatının mucize olmaktan başka bir ihtimali tasavvur edilemez. Bu mucize. Peygamberimizden her zu­hur ettiği vakit kendilerinde hususî bir halet görünür ve soğuk günlerde hi­le mübarek alınları inci gibi terler döker ve vücutlarına bir ağırlık gelirdi. Hakikatim bilmediğimiz bu hal kendilerinden kalkınca içlerini İlâhî va­hiyle dolmuş bulurlar ve bu İlâhî vahiyleri okuyarak etrafındaki yazıcılara yazdırırlardı.

Kendilerinin sözleri olan hadislerle Kur’an arasındaki fark, İlâhî bir eserle beşerî bir eser arasındaki nihayetsiz farktır.

Hadislerdeki tabiîlik ile Kur’an’daki tabiat üstünlüğü, derhal kendi ken­dine ayırt edilebilir.

Kur’ân’ın sûreleri Peygamberimizin hayatları gibi iki büyük kısma ay­rılır; bunlardan bir kısmı on iki yıl, beş ay, on üç gün içinde Mekke’de in­mekle bunlara Mekkî ve bir kısmı da dokuz yıl, dokuz ay, dokuz gün içinde Medine’de indiğinden bunlara da Medenî denilmiştir.

Kur’an, Mekke’de maddî teyid kuvvetini almamış olduğu için burada inen ve ekseriya (Ey kişiler!) hitabiyle başlıyan âyetlerle Tevhid ve ahlâk: düsturları bildirilmiş ve eski ümmetinden ibret levhaları gösterilmiştir.

Medine devresinde Müslümanlık kuvvetlenmiş ve gelişmiş olduğundan ahkâm âyetleri bu devrede inmeğe başlamış ve bu âyetlerde Mekke’deki umumîlik yerine (Ey insanlar!) diye hususîlik kaim olmuştur.



(*) Bu yazı, merhum M. Ş. YALTKAYA’mn, Başkanlığımız Yayınlarından «Dî­nî Makalelerim» adlı eserinden aktarılmıştır.

[1] İstanbul - Rumelihisarı’ndaki Kolej’in eski müdürü Mister Ceyts’in : «Fatiha, Müslümanların değil, bütün insanların sûresidir» dediğini, bir aziz dostumdan işitmiştim.