Makale

DİNÎ DERİNLEŞMEDE BAŞLANGIÇ VE SONUÇ

BİSMİLLÂHİ’R-RAHMÂNİR-RAHÎM

RAMAZAN MÜNASEBETİYLE:

DİNÎ DERİNLEŞMEDE BAŞLANGIÇ VE SONUÇ

Ramazan orucu, nefsimizin bizi kendine tâbi kılmasını önleyip, bizim, nefsimi­ze hâkim olmamızı sağlar. Böylece gafletimiz gider, kulluğumuzu, hatırdan çıkarmaz, ve haddimizi biliriz.

Sadeddin EVRİN

Ramazanda oruç, manevî hayatın, alelâde yaşayış içinde unutulan çeşnisini tattırır, sakınmaya dikkatimizi kuvvetlendirir. Çünkü, nefsin arzularını kontrol edememekten, şeytana (yâni itaatten çıkan, kendini be­ğenmişlik mümessiline) uymaktan sakınmak lâzım. Atamız (Âdem) için şeytan: “Ben ondan ziyade tercihe lâyıkım. Beni ateşten yarattın, onu topraktan. diye Allah’a karşı benlik iddiasında bulunmuştu. Onun zihniyeti insanlara o kadar işledi ki:

Maslâhât-ı âlem dört şey özelinedir binâ:

Ben yiyeyim, sen yeme, ben iyiyim, sem fena.!

sözü tatbikat sahasında pek revaç buldu.. Şüphesiz bu hal, Cenâb-ı Hakk’ın atamız (Âdem) i yer yüzünde kendine (vekü) diye yaratışındaki maksada ulaşmaktan alıkoyan bir (gerilik) dir. İlâhî maksada uyacak bir nitelik almamız için bir sakınma, bir dikkat ve uyanıklık göstermemiz icap eder. Şer’î ifade üe buna (ittika) diyoruz. Ramazan orucu bunun yıl­da bir ay devam eden (antrenmanı) dır. Yine sporcu deyişiyle, bu sayede (formuna) gireriz. Yeter ki, sonra gevşemiyelim..

Evet; açlığa, susuzluğa, meşru cinsî arzulara büe gündüzün kapılma­mağa dayanmamız, sakınma itiyadını kazanmak içindir. Kur’ân okumağa başlamadan evvel söylediğimiz (Eûzü...) yâni, “Allah’a sığınırım, taşlanan şeytandan” ifadesine böylece hayatımızı da tatbik etmeğe önem vermiş oluyoruz. Zira şeytan, vahyin, ilhamın mânevi semasından koğulur, taşlanır. Allah’a yakınlık hisleri ise ancak kalbin temiz, hareketlerin dürüst olduğu zaman gelişir. Bunun için, şeytanın bizde uyandırdığı bütün ihti­raslı ve iddialı taşkınlıklardan, günâhlardan, zulümlerden sakınma ister. Bu, dînî zihniyetin (muhafazakâr) tarafıdır. Bir de, onun (terakkiperver) tarafı vardır ki, çoğunluk bununla pek meşgul olmaz. Halbuki, Allah’ın (Âdem) i kendine vekil yaratmasındaki maksada yöneliş ve bunda tekâ­mül, insanın kendi hakikatini bilmesine bağlıdır. Gözümüz görüyor, ama o güzel uzvun, o mucizeli eserin yaratıcısı biz değiliz. Kulağımız duyuyor,, ama, fizyolojide tafsilâtını öğrendiğimiz o harikalı tertibatın işini biz tan­zim etmedik. Kalb, karaciğer, iç salgı bezleri, sindirim ve solunum organ­ları, sinirlerimiz ve dimağ., hülâsa vücudumuzda neler varsa bunlar, beğendiğimiz aklımız, övündüğümüz bilgimiz hep Allah’ın vergilerinden iba­rettir. O halde, (ben) neyim? diye düşünmek gerek..

Evet, durumu bu kadar İzafî bir varlıktan ibaret olan insan, aynı za­manda, Allah tarafından göklerde ve yerde ne varsa hepsi kendi emrine- verilmiş bir hüviyettedir de.. Bu kâinata nüfuz etme iktidarının, bu yüce­lişin, evvelki hiçleşiş ile ayarlanması gerek..

İşte bu denklik, bu rûhî müvazene, Allah’ın yer yüzünde kendine ve­kil olarak yarattığı (Âdem) in birer hücreciği gibi olan şimdiki insanlar­da, her şeyin, her varlığın asıl sâhibi olan Allah’a kalben bağlı oluş ile mümkündür. Yine tekrar edelim, bütün başarılarımızın, Ona ulaştıran ka­biliyeti yaratan Allah’ın lüzumlu imkânları bahşetmesi sayesinde husule geldiğini kavramış isek bundan gaflete düşmemeliyiz. Bunun hatırlatıcısı da (Besmele) dir: “Rahmeti her şeyi kaplıyan ve çok merhametli Allah’ın adı işe” mânâsını veren bu Arapça cümlenin (ile) anlamındaki ilk harfinin altında kalan tek noktası, yukarda bahsettiğimiz rûhî müvazene noktası­dır. Bu, (Allah üe oluş) hâlidir ki, insanın gönlünü dünyada ve âhirette: bahtiyar eder. İnsan için asıl (ileri) lik budur. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de: böylelerine (Sâbikûn) adı verilmiştir ki, “ileri geçenler” demektir. “Kendini bilen, Allah’ı bildi” sözü bu bahtiyarlar içindir.

İşte, bu yoklukta varlık, hiçlikte hep olmak, ubûdiyetin, yâni kullu­ğun kemâlidir. Şeytanın, hırs ateşiyle kavurduğu, sonra keder kasvetiyle kararttığı gönüller hep kendini ön plânda görmenin seyyiesini çeker. Var­lığını Allah’ın ihsanlarından ibaret gören insan ise, Allah’ın doğru diye bil­dirdiği yolda iddiasız, fakat çalışkan, mütevazı’ fakat vakarlı, taşkın değil fakat metanetli, müsrif değil fakat vergilidir.

Bu olumlu gidişe katılmak için, Ramazan orucu, nefsimizin bizi ken­dine tâbi kılmasını önleyip, bizim, nefsimize hâkim olmamızı sağlar. Böylece gafletimiz gider, kulluğumuzu hatırdan çıkarmaz ve haddimizi biliriz. Bu ferdî iyileşmenin bütün Müslümanlar çapında ve asırlar ölçüsünde kıy­metlendirilmesi de şöyle olur :

Ramazanın sonuna doğru kutlanan (Kadr) yâni manevî şeref gecesi,. Kur’ân-ı Kerîm’de beyan buyrulduğu üzre, bin aydan hayırlıdır. Evet, bir asrın 1200 ayı içindeki 200 aylık en nurlu müddete başlangıç olan gece, 1000 aylık devrin nisbeten solgun ve kararmağa yüz tutmuş hâlinden el­bette hayırlıdır. Bu keyfiyet, ebedî risâletin her asırdaki tatbikatının bir med ve cezir hareketi geçirdiğini belirtir. Bu gecenin her yıl dönümünde Allah’a yönelen müslümanlara asü (Kadr) den o seneye ait feyiz hisseleri: takdir olunur. Fakat, her asrın tek Kadrine birer İslâm ülkesi mihrak olmuş ve sırası gelince bu nimeti belirtmiştir. 40 küsûr sene evvel bütün Şark dünyasına istiklâl rûhu sunmuş olan Ankara’mızın, böyle bir Tanrı teveccühüne mazhariyyeti, îman dolu birliğimizin bir karşılığı idi. Şimdi inşa olunan Diyanet sitesinin de milletimizin din konusundaki bütün iler­leme cehdini kendinde temerküz ettirerek aynı teveccühü yeniden kazan­masını ve Garp dünyasına İslâmın yüceliğini tanıttıran bir niteliğe erme­zsim temenni ederiz.