Makale

İSLAM'DA ALLAH KAVRAMI VE TEVHİD AKİDESİ

Hasan ARAL

İSLAM’DA ALLAH KAVRAMI VE TEVHİD AKİDESİ

Yaratıldığı ilk günden itibaren, eşya ve hadiselere anlam kazandırmaya çalışan insanoğlu, evreni meydana getiren oluşumların gerisinde "Mutlak Sebep" ya da "Müsebbib" aramış, bunu da çeşitli kültürlerin tefekkür atmosferinde muhtelif kavramlarla ifade edegelmiştir.
Medeni veya ilkel her milletin, her kavmin dilinde O’na tekabül eden bir kelime mutlaka vardır. Bütün milletlerin tarihlerinde, batılı birçok milletin kanunlarının başında, kitapların başlangıcında, paraların üzerinde, sanatkarların eserlerinde, sairlerin mısralarında, dindarların dudaklarında veya kalplerinde, filozofun düşüncesinde... hasılı her yerde o’nun ismiyle karşılaşmak mümkündür.(1)
Salt akıl ve mantık ölçülerine göre yorumladığı dönemlerde O,, kimi zaman materyalist bir yaklaşımla mutlak inkara düşmüş, kimi zaman da inandığı tanrıyı, evreni var edip sonra onu kendi haline bırakan; ilgilenmeyen bir mimar gibi değerlendirmiş, dolayısıyla sahip olunan tanrı anlayışı yaşadıkları hayata yön verme konusunda herhangi bir anlam ve katkı sağlamamıştır. Tek Allah inancının dışındaki düalist ve politeist anlayışlar da aynı yöntem sonucu ortaya çıkmış, yaklaşımlardır.
Varılan bu sonuçlar insan açısından bir ölçüde doğal kabul, edilebilir. Çünkü sınırlı bir yetenek olan salt akılla ulaşabileceği başka bir nokta olamazdı. Zira insan madde ve nefis yönü ağır basan bir varlıktı, dolayısıyla tanrısını da kendi cinsinden ya da çevresindeki varlıklardan bir veya birkaçına benzetiverdi, ona madde ötesi anlamlar yüklese de şirkten ve panteist anlayıştan kurtulamadı.
Yüce Allah, insanın yaratılışından getirdiği bu meyli sebebiyle, rahmetinin bir eseri olarak, elçileri aracılığı ile vahiy göndermiş, onu inkâr ve şirkin her çeşidinden koruyacak metod ve prensipleri "DİN" adını verdiği kurumda toplamıştır. Esasen insanlık daha ilk günden Rabbini tanımış, Hz. Adem (A.S) bu konuda ilk insan ve muallim olarak vazifesini yapmıştır. Ancak vahiyden yüz çevirdiği andan itibaren insanoğlu, tek Allah yerine birçok tanrıyı kabul etmek zorunda kalmıştır.

ALLAH VARDIR VE BİRDİR
İslâm’da Allah’ın varlığı ve birliği konusunda ilk başvuru kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. En sağlam ve doğru bilgileri bu kaynaktan alırız. Zira diğer ilahı kitaplar bu konuda bir çok yanlış kavram ve anlayışlarla değiştirilmiş, asli hüviyetleri büyük ölçüde zedelenmiştir. Konuya, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğu hususunu arzederek açıklık getirmeye çalışalım:
Yüce Allah mealen; "Eğer kulumuz (Muhammed)’a indirdiğimiz (Kur’an)’in Allah sözü olduğu konusunda gerçekten samimi olarak şüphe ediyorsanız haydi, Allah’tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırıp siz de onun benzeri bir sure getirin. Yapamazsınız, asla yapamayacaksınız, öyle ise yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden kendinizi koruyunuz."(2) seklinde meydan okumasına rağmen, onbeş asırdır buna cesaret eden ya da başarılı olan hiç kimse çıkmamıştır.
Güzel söz söyleme sanatının zirvede olduğu bir ortamda inanmayanlar, becerebilselerdi, oturur Kur’an’ın benzeri bir kitap yazarlar, Peygamberimiz de davasından vazgeçerdi. Oysa onlar bu yükün altından kalkamayacaklardı ancak, teslim olmadılar; Bedir, Uhud, Hendek gibi zor ve tehlikeli yolu tercih ettiler, hayatlarından, servetlerinden oldular. Dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak Allah kelamına sırf inatlarından dolayı sırt çevirdiler.
Burada hemen sunu belirtmek gerekir ki, insan, Allah’ın kendisine meydan okumasına sebep olacak kadar kudret sahibi değildir. Ancak Kuran, insana hitap etmekte, onun mantık ve vicdanına yol göstermektedir. Öyle ise yine onun anlayacağı sekil ve dilden konuşmak gereklidir ki, bu da Kur’an’ın ayrı bir mucizevi yönüdür.
Peygamberimiz [S.A.S.) bu görevinden önce ümmi idi, okuma-yazması yoktu. Elbette bunda da büyük hikmetler vardı. Kur’an-ı Kerim’de bu gerçek, "Sen bundan önce ne bir yazı okur ne de elinle onu yazabilirdin. Öyle olsaydı batıla uyanlar kuşku duyarlardı.(3) mealindeki ayet-i kerimede dile getirilmiştir.
İnanmayanlar, ümmi olduğunu bildikleri bir peygamber için bile "Bu kitabı Muhammed kendisi uydurmuştur" demişlerdi. Eğer ümmi olmasaydı, bu iddialarına bir ölçüde dayanak bulacak, daha çok insanı kandırabileceklerdi. Oysa Allah, onların bu sözlerinde herhangi bir dayanağın olmadığını ve sırf inatları yüzünden bile bile inkâr yolunu seçtiklerini beyan buyurmuştur:(4)
"Hayır, o (Kur’an) kendilerine ilim verilenlerin gönüllerinde yer eden apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi ancak zalimler bile bile inkâr ederler."(5)
Şiirin altın çağını yaşadığı bir dönemde Kur’an, edebi üstünlüğüyle dönemin usta sairlerini susturmuş, çok değer verip Kabe’nin duvarlarında sergiledikleri şiirlerini gölgede bırakmıştır. Diğer taraftan Kur’an, biyoloji, genetik, astronomi, tarih, coğrafya gibi bilim dallarına ait temel kavramları doğru olarak tanımlamış, insan aklına yol göstermiştir. (6) Simdi her vicdan sahibi insan kabul eder ki, okuma-yazması olmayan bir Peygamberin (S.A.S.), böyle baştan sona mucizei olan bir kaynağı oturup yazması mümkün değildir. O halde Kur’an, Allah Kelamıdır. Söz ise sahibine aittir. Öyle ise Allah var ve birdir.
Hemen belirtelim ki Kur’an bir sur kitabı değildir. O’nun nazmındaki essiz güzellikler, Allah kelamı oluşundandır. Yüce Allah mealen: "Biz ona (Peygambere) sür öğretmedik, hem bu ona gerekli de değildir. O’nun söyledikleri ancak Allah’tan gelmiş bir hatırlatma, açık bir okumadır."(7) ’’ buyurmuştur.
Evreni meydana getiren hiçbir varlık ve olay, varoluş sebebini kendisinde taşımaz, bir başka varlık ve olaya muhtaçtır. Bitki hayatı, toprakta azot tutan bakterilere, fotosenteze, o da, karbondioksit, su, güneş ışığı ve klorofile, diğer canlıların ise besin ve oksijene ihtiyaçları vardır. Burada su ve azotun dolaşımını sağlayan düzeni de unutmamak gerekir. Her varlık ve olay, kendi içerisinde yine belirli bir düzende [Sünnetullah] diğerlerine muhtaç olarak yaşamını sürdürmektedir.
Aspirinin -eczacıya, şiirin-şaire, resmin- ressama, kitabın-yazara... ihtiyacı vardır. Diğer taraftan kimyager-ilaç, şair-şiir, ressam-resim cinsinden varlıklar olmadığı halde, aralarındaki münasebeti ortadan kaldırmak da mümkün değildir. Şiir, şaire delalet eder, yazarı ise kitabından tanırız.
Ne gariptir ki insanoğlu, iki satırlık bir şiirin şairsiz olamayacağını kabul eder de, şu muhteşem kainatın bir yaratıcısının varlığını kabul etmez, reddetme yanlışlığına düşüverir. Evren, tesadüflerin, kendiliğinden oluşumların değil, herşeyi bilen ve gören, herşeye gücü yeten üstün kudred sahibi Allah’ın eseridir. Kitabın yazara delalet etmesi gibi kainat kitabı da yaratıcısını, kör gözlere dahi gösterircesine net bir şekilde ortaya koyar ve ispat eder. Kur’an-ı Kerim, bu konuda bize su bilgileri verir:
"Gökleri ve yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması, O’nun varlığının belgelerindendir. O, dilediği zaman onları tekrar toplamaya kadirdir."(8)
"Gece ve gündüz, güneş ve ay, O’nun varlığının belgelerindendir. Eğer Allah’a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin." (9) "Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten indirmiş olduğu bir rızıkta (Yağmur) ve ölümünden sonra yeri diriltmesinde, rüzgarları değişik yönlerden estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok deliller vardır."(10) "Yer küresinde birbirine komşu kıt’alar, üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır."
"Bunların hepsi bir su ile sulandığı halde, yemişlerinde onların bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. İşte bunlarda da akıllarını kullanan bir toplum için ibretler vardır." (11)
Allah’ı, bazı filozofların iddia ettikleri gibi, evreni yaratıp sonra onu kendi haline bırakan, ilgilenmeyen bir mimar gibi düşünemeyiz. Zira karşımızdaki sanat- makro alemden mikro dünyaya kadar-öylesine mükemmeldir ki, bir an bile başıboş kalmayı kabullenemez. Allah’ın yaratma, irade ve dilemesi süreklidir.

ZİGOT
Bütün insanların ana maddesi aynı olmasına rağmen renk, sima, ruh ve zekâ yapıları bakımından farklılık göstermesi, her cenine Allah tarafından ayrı ayrı mühürlerin vurulduğunu, dolayısıyla Allah’ın iradesinin her an cari olduğunu, yaratmanın sürekliliğini gösterir. Yani insan neslinin üremesini, fotokopi makinasının çoğaltması seklinde düşünemeyiz. Bütün ilahi dinler insanları Allah’a dua ve ibadette bulunmaya davet etmiştir. Şayet Allah, insanı başıboş bırakmış, ilgilenmemiş olsaydı dua ve ibadetin hiçbir anlamı kalmayacaktı. Kur’an-ı Kerim’de tanımlanan kabir, kiramen katibin, mahşer, sorgulanma, ödül ve ceza gibi kavramların bir anlam taşıması ancak, Allah’ın insanla sürekli olarak ilgilenmesine bağlıdır. Yoksa Allah, ilgilenmediği insanı günah-sevap, haram-helal, farz-vacip terimleriyle ne diye sorumlu tutacaktı. Bu konuda Yüce Allah, "İnsan başıboş bırakılacağını mı zanneder?"(12) "Şunu iyi bilin ki, üzerinizde muhafızlık eden değerli katipler vardır. Onlar yapmakta olduklarınızı bilir ve yazarlar."(13) "Nihayet o gün, dünyada kazanıp harcadığınız nimetlerden hesaba çekileceksiniz." (14) mealindeki ayet-i kerimelerde insanın, sürekli olarak kontrolü ve gözetimi altında bulunduğunu ifade etmiştir.

TEVHİD AKİDESİ
İslâm’da tek Allah inancı, kısa ve öz olarak ihlas Suresi’nde tanımlanmış, aynı zamanda çok tanrıcılığa, putperestliğe ve Hıristiyanlığa cevap da verilmiştir.:
"(Ey Muhammed) de ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. - Her şey Allah’ın yaratmasına muhtaç olduğu halde O, hiçbir şeye muhtaç değildir- O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir."(15)
Evrenin ve içerisinde bulunanların, canlı-cansız tüm varlık ve oluşumların, kıyametin, mahşerin, cennet-cehennemin yaratanı-yöneteni, sahibi ve maliki olan Allah tek’tir, bir’dir.
Ayette geçen Ahad ile vahid [tek] arasındaki farkı anlamak için söyle bir kıyaslama yapmak mümkündür:
Yaprakların oksijen yapma özelliği tüm yapraklar için geçerli olduğundan, onların bu özelliğinin bir teklik yanı vardır. Bütün maddi varlıklar kuant denilen enerji birikimlerinden kuruludur. Bu açıdan kuant, maddedeki teklik sırrıdır... Farklar kişilikte, dışta, görünüştedir. Bunun nedeni yaratanın bir olmasındandır. Ancak bu teklik eşyanın özünde olmakla beraber mutlak, yani kesin değildir.
Mutlak teklik yalnız Allah’ın zatına has bir özelliktir. Ne fotosentez ne de kuant tekliğine benzemez. Gerçek tekliğin vahdaniyetten ayrılması ise, Arap Etimolojisindeki incelik sayesinde "Ahad" kelimesi ile ifade bulmuştur.:"(16)
Evet. Allah vardır ve o Mutlak Tek’dir. İnansın inanmasın, hangi renk, dil ve coğrafyadan olursa olsun bütün insanları yaratan, besleyen, yaşatan ve öldüren O’dur. İnancın davranışlara aksetmesi ise insana düsen en büyük görevdir. Bu konuda Kuran ve Hz. Peygamber (S.A.S.) önümüzü aydınlatan birer nur, rehber ve klavuzdur. Öyle ise haydi vazife basma.

(1) Dr. Süleyman Hayrı Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, İst. 1979; s. 14
(2) Bakara, 23
(3)- Ankebut, 48.
(4)- Mehmet Vehbi, Büyük Kuran
Tefsiri,’Q11. s 4222. (5F Ankebut. 49.
(6> Ürnek olarak bkz. Kıyama, 3740;’ Yasin, 38-40: Nebe, B-1B; Enam; 125; Rahman, 17-20
[7]- Yasın, 69-70.’
(8)- Sura,29.’ *
(9)- Fussilet.37.
(10)-Casiye.5
(11F Ra’d, 4
[12)-Kıyamet,-36..
(13)- Infitar. 1CM2 AyncaV^j^
bkz. Kaf. 17-1B
(141- Tekasür, B.
(15)- İhlas, 1-4.-.
(16> Geniş bilgricin hfct. X>f- Haluk Nurbakı. !MaftW Sureleri Yorumu, s 82.