Makale

Kur'an Öğretilerinin Ahlâki Niteliği

Doç. Dr. Halil Altuntaş
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi

Kur’an Öğretilerinin
Ahlâkî Niteliği

Kur’an’ın nihaî amacı insanı ahlâklı kılmaktır. Hz. Peygamber (s.a.s.), "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." (Ahmet b. Hanbel, Müsned, II, 38) buyurarak bu gerçeği ifade etmiştir. Burada ahlâk, çerçevesini Kur’an’ın çizdiği evrensel nitelikli temel hayat biçimidir. "Şüphesiz sen en güzel bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 4) ayeti de bir yandan Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ahlâkını överken, bir yandan da bu ahlâkın, ona indirilen Kur’an’ın, İslâm’ın eseri olduğuna işaret etmektedir. Hz. Aişe (r.a.) "Onun ahlâkı Kur’an İdi." (Müslim, Müsâfirîn, 39) sözü ile bunu açıkça ifadeye koymuştur. Bu da Kuran’ın bütün emir ve yasaklarının ahlâkî bir temele dayandığını gösterir. Kur’an’ın adlarından birinin de "zikr" (öğüt) olması, ona ait öğretilerin ahlâkî niteliğinin başka bir göstergesidir. Pratik bir örnek olarak, "âminû" (iman edin) emrinin ahlâkî yönüne bakalım:
İman deyince ilk akla gelen şey Allah’a imandır, insanı en güzel şekilde yaratıp her şeyi onun emrine veren Allah’a iman ve bunun gereği olan bütün görevleri yerine getirmek üzere sergilenen bütün fiil ve davranışlar, özünde şükür anlamı taşıyan birer yöneliştir. Şükür ise ahlâkî bir yöneliştir. Buna karşılık Allah’ı inkâr etmek, O’nun emir ve yasaklarına aykırı davranmak da nankörlüğü/nimetleri inkâr etmeyi ifade eder, itaatsizlik ve inkâr ise, "ahlâkî" olmaktan uzaktır. Şu ayete bakalım:
"Şüphesiz, Allah iman edenleri savunur. Doğrusu, hiçbir haini, nankörü sevmez." (Hac, 38) Burada kötü ahlâkın yansımalarından olan "hainlik" ve "nankörlük", "iman"ın karşıtı ve Allah’ı inkârın birer sonucu ve göstergesi olarak zikredilmiştir. Demek ki, nankörlüğün karşıtı olan şükür de imanın bir sonucu ve göstergesidir. Ayette, güzel ahlâkın bir yansıması olan şükür üzerinden, imanın ahlâkî yönünü görebiliyoruz.
Yine, "Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azap etsin ki?" (Nisa, 47) ayeti de şükrün iman ile bağlantısını ortaya koymaktadır. Şöyle ki: Aslında iman olmadan şükretmek söz konusu değildir, yani önce nimet bahşeden Allah’ın varlığına inanılacak ki, O’na şükredilsin. Ayette şükür, imandan önce zikredilerek şükrün önemi vurgulanmış, şükretmenin imanla "eş değerde" olduğuna işaret edilmiş olmaktadır. Şu halde ayet hem anlam ile hem de söz dizimi ile imanın ahlâkî niteliğine işaret etmektedir.
Namazı, zekâtı, haccı farz kılan hükümler ve benzerlerinin her birinin temelinde ahlâ- kîleştirme hedefinin gözetildiği bir gerçektir. Aynı şey, Kur’an’ın getirdiği bütün öğretiler için geçerlidir. Zira bu uygulamalar sonuçta insanı, Allah’a, kendilerine ve en yakınlarından başlayarak topluma karşı görev ve sorumlulukları noktasında eğitmek, genel davranışlarını düzen altına almak ve güzelleştirmek amacına yöneliktir.
"Şüphesiz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar."(Ankebût, 45) ayeti, namazın pratik ahlâkla bağlantısını açıkça ortaya koyuyor. Zekâtın, mal hırsını frenlemesi, iyilik etme duygusunu aşılaması, kendini başkalarının/yoksulların yerine koyma yeteneğini kazandırdığı inkâr edilebilir mi? Hacc ibadetini yerine getirmekte olan kişiye günaha sapma ve kavga etmenin özellikle yasaklanması, açıkça bir ahlâkî eğitim düsturu değil de nedir?
Kur’an öğretilerini yansıtan ayetlerin büyük çoğunluğunun ahlâk ile bağlantısı böyledir. Bunun fark edilebilmesi için söz konusu ayetlerin içerdiği anlamların biraz irdelenmesi yeterlidir. Nitekim, "borçlanma ayeti" diye bilinen Bakara Suresi 282. ayetinde, "Belli bir süre için borçlandığınız zaman bunu yazın", buyrulmakta (adalet) sonra da yazma işinin haksızlığa meydan vermeden yapılması tembih edilmektedir. Bununla da yetinilmeyerek yazma işleminde gözetilmesi gereken adalet esasını destekleyecek özetle şu talimatlara yer verilmektedir: "Alacaklı gibi borçlu da işlemi kayıt altına alsın. Eğer yazma imkânı yoksa başkasına yazdırılsın. Haksızlık etme konusunda Allah’tan korkulsun. Borç eksik gösterilmesin. Gerektiğinde borçlanma işlemine şahit tutulsun. Şahitliği istenen kimse şahitlikten kaçınmasın." Ayet şöyle sona ermektedir: "Eğer aksini yaparsanız, bu sizin için günahkârca bir davranış olur. Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah size öğretiyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir."
Görüldüğü gibi her biri birer ahlâkî davranışı temsil eden bu talimat, tamamen hukukî nitelik taşıyan borçlanma işleminin sağlam bir zemine oturmasına yönelik bulunmaktadır. Bu bakımdan, "İslâm dini hakikaten ahlâk dinidir. Kur’an’ın herhangi bir ayeti incelense, ya mantukunda (sözlü ifadesinde) ya mefhumunda (anlamında) insanları hidayet ve fazilet yoluna sevk edecek, mutluluğa engel olan ahlâk ve eylemlerden insanları koruyacak uyarıları keşf etmekte güçlük çekilmez." (Ba- banzâde Ahmed Naim, Islâm Ahlâkının Esasları, Notlarla Sadeleştiren Dr. Recep Kılıç, Türkiye Diyanet Vakfı Yay, Ankara, 1995) yargısı son derece isabetlidir.
Konusu doğrudan pratik ahlâk prensipleri olan bazı ayetler ise, İslâm’ın nihai amacı olan ahlâkîleştirme olgusunu ön plana çıkarır. Bu tür ayetler Kur’an’ın ahlâkî niteliğinin bir tür vitrinidir. İlk bakışta biz buradayız diyerek kendilerini fark ettirirler. İslâm ahlâkının çatısını oluşturan somut ilkeler, bu ayetlerle bunlara paralel hadislerden çıkarılmıştır. Bu ilkelere aykırı davranış ve tutumlar ise kötü ahlâkın yansımaları olarak yasaklanmıştır: "Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor." (Nahl, 90)
Ahlâkî ilkelerin bir kısmını ve onların karşıtlarının gündeme getirildiği bu ayette önemli bir tespit de yapılmaktadır: Allah, düşünülüp uygulansın diye öğüt vermektedir. Şu halde uygulanmayan prensipler ne kadar mükemmel olursa olsunlar, dönüşüm sağlayamazlar. Yine ayette, verilen öğüdün uygulama plânında esas kılınan unsurun düşünce oluşuna dikkat edilmelidir.
Kur’an ahlâkının önemli bir ahlâk ilkesi de diğerkamlık, başkasının derdi ile dertlenme, başkalarının da yararlarını gözetmedir. "Kendileri son derece ihtiyaç içinde olsalar bile başkalarını kendilerine tercih ederler." (Haşr, 9) anlamındaki ayet bu ilkeyi dile getirmektedir. "Sizden biri kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe (gerçek anlamı ile) iman etmiş olamaz." (Buhari, iman, 7) hadisinin verdiği mesajı da burada hatırlamakta yarar vardır. Hadiste, tamamen duygusal bir yöneliş olan sevgiye nasıl da ahlâkî bir yöneliş çeşnisi verildiğine şahit oluyoruz. Onun için, Kur’an ahlâkı, "Sevmek, iyinin her zaman bizim olmasını İstemektir." (Platon, Şölen, Türkçesi Cüneyt Çetinkaya, Bordo-Sİ- yah, İstanbul, 2004, s. 100) tanımlamasına yabancıdır. Zira burada sevginin temeline bencillik duygusunun hâkim olduğu söyleniyor. Bu yaklaşım Islâm ahlâkının dengeci tutumu ile bağdaşmaz.
Kur’an’ın getirdiği ahlâk sistemi pratik/uygulanabilir bir sistemdir ve toplumun her kesimini kucaklar. Hayatın şartları ve gerçekleri içinde, her kesimden insanları belli bir anlayış ve uygulamada buluşturur. Bu başarının altında yatan temel unsur, iman ve doğru tevekkül anlayışıdır. Ahlâklı olmak ekonomik ve maddî bir iş değil; kalp ile iman ile ilgili bir olgudur. Bu bakımdan, zaruretler darda kalanı ahlâk kurallarını ihlâle sevk etmez. Ama iman unsuru devreden çıkarılır, ahlâk sadece vicdanın ve insan oluşun bir meyvesi olarak; ahlâkî yaptırımlar da beşeri planın ötesine götürülmezse, o zaman şöyle bir anlayış tablosu ortaya çıkar.
"Ahlâk zengin işidir. Bunu gülmeden söylüyorum. Zaruret içinde yaşayan, hadiselerin elinde oyuncak olur; işin içine ne keyfilik, ne seçme, ne de düşünüp taşınma karışır. Bazı faziletler zorakidir, bazılarına ise ulaşmak imkânsızdır. Bunun için de ben iyiliksever insanın zavallıya verdiği öğütlerden nefret ederim." (Alain, Söyleşiler, l-lll, Çev. Fehmi Baldaş, M.E.B. İstanbul, 998, I, 2)
Zaruretler içinde yaşayanın "olayların elinde oyuncak" olacağı görüşünü olduğu gibi kabullenmek mümkün değildir. Nice zaruret içinde kıvranan insanlar vardır ki, "haram lokma" yemek onları ateşe atılmaktan daha çok korkutur. Çünkü bu kimseler yaptıklarından hesaba çekilecekleri bilincine sahiptirler. Hayatı bu dünyadakinden ibaret sayanlar yahut ölüm ötesi hayatla ilgili duyarlılıkları aşınmış olanlar, vicdanın ve insan oluşun ortaya koyduğu engelleyici yaptırımları kolaylıkla aşar. Hele içine "zorunluluklar" girince gerçekten "olaylar" kişi ile oyuncak gibi oynar. Aslında bu "oyun", her türlü kayıttan kurtulmuş nefsin oyunudur.
"Bazı faziletler zorakidir" diyor Alain. Yani bu faziletlerin sahipleri zorunlu oldukları için faziletli davranışlar sergilerler. Bu bir tür iki yüzlülüktür. Hâlbuki zoraki olmayan faziletler de vardır. İşte İslâm ahlâkı, yapılan her türlü hayırlı işin temeline Allah’ın hoşnutluğunu kazanma amacını yerleştirerek, "zoraki fazilet" fideliğini kurutur. Bu durum onu din kaynaklı bir ahlâk sistemi niteliğine kavuşturur. Bu sebeple bütün ahlâkî emirler aynı zamanda birer dini emirdir, bu ahlâk sistemine göre. Kısaca Kur’an öğretisine göre ahlâkın temel kaynağı din, mihveri ise takvadır. (Bakara, 94, 278: Maide, 5-7; A’raf, 63, 96; Zümer, 73; Talak 2-3; Leyi, 7-20)
İnsanlık tarihi verileri de gösteriyor ki, "Her yerde olduğu gibi ahlâkî kuralları, İnsanî görevleri ve insan hayatını düzenleyen ilişkilerin dayandığı kanunları da insanlara ilk öğreten dindir." (Ahmed Naim, s. 8) Ahlâkın işlevini yerine getirmesinde aklın da önemli bir yeri olduğunu gözden ırak tutmamalıdır.
Felsefe dünyası, "ahlâkın kaynağı nedir?" sorusuna farklı bakış açıları ile farklı cevaplar vermiştir. Hazlar, maddi menfaat, örf, kişisel mutluluk, toplumsal mutluluk, vicdan ve güç gibi çeşitli olgular ahlâkın kaynağı olarak gösterilmiştir. Bu yaklaşımların tamamında dini dışlayan maddî ve seküler bir anlayışın hâkim olduğu görülüyor. Bu konuda en somut örneği Amerika’da kurulmuş olan, "Ahlâk Cemiyetleri Birliği" (Union Ethical Societies) oluşturmaktadır. Dernek kuruluş amacını şöyle ortaya koymuştur:
"İnsanlığa hizmet ve insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmanın gerçekleşmesi için milletlere bir yol göstermek gerekir. Bu yolun prensipleri şunlardır: Bütün dinlerin en büyük amacı, insan ruhlarına iyilik sevgisini aşılamaktır. İnsanın ahlâkî hayatında, bu dünyanın hakikatine ve ölümden sonraki ahi- ret hayatının gerçekliğine inanmasına hiçbir ihtiyaç yoktur. Bütün insanları terbiye etmek, hakkı bildirmek, hakkı sevmek ve hayatın bütün safhalarında onun icaplarına uymak şarttır. Bütün bunlar, sırf insani yollarla, sadece fıtri vasıtalarla yapılacaktır." (Ebu’l- A’lâ el-Mevdûdî, Islâm’da Ahlâk Nizamı, s.23)
Felsefenin ahlâk için "belirlediği" kaynaklar tamamen kişilere göre değişen (rölatif) olgulardır. Böyle olunca bunlara dayalı ahlâk anlayışının da değişken olması kaçınılmaz oluyor. Bu durumda ahlâkın bütünleştirici, düzenleyici ve dengeleyici olma gibi asli amacının gerçekleşmesini zora sokuyor, nerede ise imkânsız kılıyor. Bu sakıncanın ortadan kalkması ancak evrensel bir ahlâk anlayışı ile mümkündür. Ahlâk evrensel olmalıdır, çünkü ahlâk insan için vardır ve insan her yerde insandır. Evrensel olma niteliğini taşıyacak ahlâk sistemi işte bu insanların tamamı tarafından mantıklı ve anlaşılır bulunmalıdır. Bunu sağlamanın kuralı da, söz konusu ahlâk sisteminin insanlığın ortak buluşma noktası olan "fıtrat" kanununa uygun olmasıdır. Bu da ahlâk sistemi İlâhî vahiyden kaynaklandığı zaman mümkün olur. (Bak. Babanzade Ahmet Naim, İslam Ahlâkının Esasları, Notlarla Sadeleştiren Dr. Recep Kılıç, Türkiye Diyanet Vakfı Yay, Ankara, 1995) s. XXVI)
Yaptırımını sadece vicdan ve fıtrata borçlu olan ahlâk anlayışlarının kendilerinden beklenen sonucu vermediği, veremeyeceği insanlık tecrübeleri ile sabittir. Bir de şu ayete bakalım:
"Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? işte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir." (Hucurat, 2) Görüldüğü gibi burada İslâm ahlâk sistemine aykırı bazı davranışlar gündeme getirilip yasaklanmakta ve aykırı davranışlar için yaptırımlar getirilmektedir. Önce yasaklanan davranışlar ve özellikle gıybet etmek, ölü kardeşinin etini yemeye benzetilerek sosyo-psikolojik bir yaptırım getiriliyor. Bununla da yetinilmeyip Allah’a karşı gelmekten sakınılması istenerek, doğabilecek uhrevi cezalara karşı da uyarıda bulunulmaktadır. İşte bu noktada Kur’an öğretilerinin ahlâkî yönünün iman konusu ile olan güçlü ilgisi ortaya çıkıyor. Hesabını vereceğine inanmayan insanın vicdanını, zorluklar ve "zorunluluklar" çok daha kolay "oyuncak yapabilir". Bu sebeple, "Ahlâk kurallarının en kuvvetli müeyyideleri dindedir. Ahlâk ilkelerinin en büyük bekçisi ve koruyucusu, mutlak güç sahibi olan Allah’ın, ahiret gününde kullarını ödüllendireceğine veya cezalandıracağına olan kuvvetli imandır." (Ahmed Naim, s.26)
Kısaca, İslâm ahlâkı Allah rızasını bütün eylem ve davranışların hedef ve amacı, Allah’a hesap verileceği gerçeğini de ahlâkî yaptırımın kaynağı olmasını ister. Kur’an öğretilerinin tamamı bu amaca hizmet eden bir yapıya sahiptir.