Makale

DULLAR VE YETİMLER


Prof. Dr. Nesimi YAZICI / Arık. Üniv. İlahiyat Fak. Ûğr. Üy.

DULLAR
VE
YETİMLER

İslâm dini, hayatın her cephesi için emirler, tavsiyeler ayrıca yasaklar, sakındırmalar öngörmüştür. Bunlar yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in hayat veren düsturları, Hz. Peygamber’in dünya ve ahiret saadetine ulaştıran uygulamaları olarak önümüzde bulunmaktadırlar. Kur’ân’ı Peygamber’imizin önderliğinde, yaşanılır bir hayat gerçeği olarak kabul eden müslümanlar da yüzyıllardır Allah’ın dinini yaşama ve yasatma çabası içerisindedirler. Eski dünyanın, yeni dünyanın en merkez yerinden, en ücra kösesine kadar müslümanlar; inanmış insanlar olarak ve imanlarının gereği olduğunu düşünerek ibadetlerini yapmaya çalışırlarken, bütün bunların ayrılmaz bir gereği olarak da kaynağını İslâm’dan alan müesseseler, kurumlar oluşturmuşlardır. Bunlar akla ilk anda topluca bile gelemeyecek kadar şumullü değişik cepheleri içerirler. Bir örnek vermek gerekirse, müslümanlar “sada- ka-i câriye” olmak üzere vakıflar kurmuşlardır. Fakat (bilindiği gibi) bir iki çeşit değil, hayatın her yönünü içeren değişik vakıf müesseseleri oluşturmuşlardır.
Biz de bunlardan bu defa, toplumun temeli olan aileye, daha belirleyici bir ifade ile ailenin iki ferdine, dul kalmış hanım ile yetim kalmış çocuğa yönelik iki örnekten bahsetmek istiyoruz. Şüphesiz İslâm tarihinin değişik devirlerinde başka örneklerinin, belki de daha dikkat çekici misallerininde bulunduğu, ailenin bu iki ferdine yönelik bizim görebildiğimiz iki güzel misali ortaya koymayı amaçlıyoruz. Böylece inancın yaşanılır bir gerçek olmasına bir daha şahitler olmayı, istek ve imkânı olanlara da hedefler göstermeyi arzuluyoruz.
Bilindiği gibi aile toplumun temelidir ve varlığını bütün olarak devam ettirmesi esastır. Fakat bu durum bazı defalar gerçekleşmeyebilir. Dul kadınlar, bakıma muhtaç çocuklar kalabilir. Bunlar müslüman toplumun emanetleridirler. Emanetin gereği ise, onların hal ve geleceklerinin temini, garanti altına alınmasıdır. Müslüman topluluklarda bu mesûliyetin iyi kavranıldığı ve gereğinin yerine getirildiğine şüphe yoktur. Geliniz bu durumu biz de iki örnekle belgeleyelim.
Birinci örneğimiz Saib Ahmed oğlu Hattab’ın Anadolu Selçukluları döneminde Gurre-i Şevval 721/24 Ekim 1321 tarihli belge ile düzenlediği vakıftır. Son derece enteresan hükümler içeren vakfiyesine göre Sivas’taki bu kurum; örnek bir tarım işletmeciliği ve sosyal yardımlaşma müesse- sesidir. Bir çiftlik kurulacak ve burada ıslah edilmiş tohumlar kullanılacak, iyi cins damızlık hayvanlar yetiştirilecektir. Vakfa ait tuz işletmeleri de bulunmaktadır. Bizim için önemli olan hususlardan birisi, vakıf gelirlerinin beşte birinin misafir ağırlamak üzere kurulan “Dâru’r-Râha” ya tahsis olunmasıdır ki, millî ve manevî değerlere saygılı, misafirlere karsı müslüman Türk töresinin gereklerini göstermeleri gereken yedi kişinin burada görevlendirilmiş olması, söz konusu misafirhânenin oldukça geniş bir tesis olduğunu düşündürmektedir. Dikkat çeken ikinci husus ise, vakıf gelirlerinin beşte ikisinin dürüst ve çalışkan zanaatkârlara kefâlet karşılığı sermaye olarak verilmesi ve buradan elde edilecek gelirle; muhtaç ve yaşlı hanımlara, dul ve yetimlere, sakat ve güçsüzlere yardım edilmesidir. Yetim çocuklara vakfiyede özel bir önem atfedilmiştir. Buna göre fakir yetim çocuklar kendileri için kurulacak ayrı müesseselerde değil, millî ve manevî değerlere bağlı, günün icaplarına uygun ve onları kendi çocuklarından ayırmayacak aileler yanında bakılıp büyütüleceklerdir. Bu koruyucu ailelere yaptıkları hizmetin karşılığı olan maddî ücret maktu değil, zamanın gereklerine göre belirlenerek, eksiksiz olarak ödenecektir. işte yüzyıllar öncesinde bizim toplumumuz dullarına, yetimlerine bu itina ile bakmıştır, işte İslâm böylece uygulanmıştır.
Dul ve yetimlerle ilgili ikinci örneğimiz, ilkinden 595 sene sonrasının, günümüzden ise 81 sene öncesinin tarihini taşıyor. Yer yine bir Türk-islâm beldesi. Güzel yurdumuzun batı bölgesindeki Bursa. Artık Viyana kapılarına kadar gitmiş olan Osmanlı’dan düşmanları öç almaktadırlar. Millet olarak gitgide daha dar bir sahaya sığınmak mecburiyetindeyiz. Kısacası Birinci Cihan Savaşı yıllarındayız. Dullar ve yetimlerimizin sayısı günden güne artmaktadır. Şüphesiz bunların önemli bir kısmı da, din ve vatan uğruna canlarını vermekten çekinmemiş ve böylece sahâdet mertebesine ermişlerin bizlere bıraktıkları eş ve çocuklarıdırlar, işte böyle bir ortamda İnegöllü Hacı Safvet Bey 23 Ramazan 1334/24 Temmuz 1916’da Bursa’da bir vakfiye tanzim ve tescil ettiriyor. Hedef aziz şehitlerimizden bize emanet olarak kalmış bulunan iffetli dul hanımlarının ve varsa onlarla birlikteki yetim yavrularının sıkıntılarına bir ölçüde de olsa, derman olabilmek. Geliniz vakfiyenin dikkatimizi çeken hükümlerinden bir kaçını birlikte okuyalım.
Eşraftan Hacı Safvet Bey aslen inegöllü olup Bursa’da ikâmet etmektedir. Burada Merkez Osmangazi’nin Alacahırka Mahallesi [şimdiki ÇekirgeJ’nde bir bina yaptırmıştır. Aşağıda hakkında bilgi vereceğimiz bu binayı ve ona gelir getirecek diğer bir kısım gayri menkulü “İnegöllüoğlu Hacı Safvet Eramilhânesi” (Dullar evi) adı altında vakıf olarak Allah rızası için tahsis etmiştir. Bu vakıf işlemi için 38 maddelik bir vakfiye düzenlemiş ve kurduğu müessesenin hem şimdiki ve hem de gelecekteki idaresinin esaslarını belirlemiştir. Buna göre;
Öncelikle şehitlerimizin dul eşleriyle, bunlardan yeterli müracaat olmadığı takdirde diğer dul hamınların, varsa küçük çocukları ile birlikte kalabilecekleri Eramilhâne (Dullar evi), iki kat halinde olup girişte 17, birinci katta da 17 odadan ibarettir. Ayrıca çatı altında binada kalan hamınların toplantı ve ibadetlerine ayrılmış bir salon, çeşitli sanatların icrası için 49 m9’lik bir başka salon, hava almak ve gezinmek için 320 m2’lik bir bahçe, hamam ve mutfağı içermektedir. Vakfa gelir getirmek üzere bunlar haricinde 103 m2’lik bir bakkal dükkanı, üzerinde iki oda, bir sofa ve altında ise bir hamurhane, ahır ve saireden oluşan bir simitçi fırını bulunmaktadır.
Eramilhâne’nin haricî hizmetleri ile ilgili mütevelli, Bursa Belediye Başkanı ve Müftüsü’ne bazı yükümlülükler verilmiştir. İç düzen ve idare ise, orada kalan hanımlar arasından tahsil ve kültürü ile temayüz etmiş bir kadına verilecek ve kendisi müdür tayin edilecektir. Dinine azamî özeni gösteren müdire hanım, birlikte kaldığı arkadaşlarının birer iş ve sanatla meşgul olmaları, hem onlar ve hem de çocuklarının okuma-yazmayı ve dinlerini öğrenmelerini teşvik ve temin gibi maddî ve manevî konularla ilgilenecektir. Kendisine gelir getirecek bir kısım akâra sahip olan vakfın, daha iyi işlemesine katkıda bulunmak üzere arzu edenlerin bağışta bulunmaları kabul edilecek, ayrıca dul hanımların gerek burada ve gerekse hariçte uygun işlerde çalışmaları teşvik edilecektir.
Hacı Safvet Bey’in vakfiyesinde kurumun işlemesi için gerekli kurallar, detaylı biçimde tesbit edilmiş bulunmaktadır. Burada bunların sayılmasına bizim açımızdan lüzum bulunmamaktadır. Bu nedenle bu kadarlık bir hatırlatma ile yetinelim. Fakat bir defa daha ve altını çizerek tekrarlayalım ki, müslüman Türk milleti İslâmî çok güzel anlamış ve geçmişinde bu anlayışının çok güzel örneklerini vermiştir. 1911’de Bayburt’da kurulan Müslüman Dilenmez Dilendirmezler Cemiyeti, 1917 başlarında Balıkesir’de harp dolayısıyla yerlerini terk ederek buraya sığınmış 3500 fakire her gün yemek verilmesi uygulaması, Daruşşafaka, Darülaceze, Daruleytâmlar bu durumun binlerce örneğinden şüphesiz bizim hatırlayabildiğimiz bir kaçıdır. Okuyucularımızın şu satırları gözleri ile takip ettikleri sırada, kalplerinden ve zihinlerinden daha ne dikkat çekici örnekler geçirdiklerini, mahallerinde belki maddede küçük manada büyük örnekleri hatırladıklarını tahmin etmek zor olmasa gerektir. Satırlarımızı, biraz da Hacı Safvet Bey’i hayırla yadedebilmek ve okuyucuyu onun ifadeleriyle başbaşa bırakabilmek için vakfiyenin orijinalinden yapacağımız bir alıntı ile bitirelim.
“Ve mezkûr odalarda meydân-ı harb-ü veğâda fedâ-yı can etmiş şühedâ-yı müslimînin afîfe olan dul hatunları sakine olalar ve mezkûr ebniyenin çatı altı salonu sükkânın içtimâ ve ibadetine ve bağçesi teneffüslerine ve dükkan ittisalindeki salon icra-yı sanatlarına mahsus ola ve havlu ve bağçe- de dest-gâh kurmak suretiyle sanat işlemeleri gibi medâr-ı ma- îşetleri olabilecek sanatlar tergîb ve teşvik olunalar ve şayet bu kabil hatunlar bulunmadığı veya tâlib ve râgıb olmadığı halde derece-i sâniyede dul kalmış bî-kes ve meskensiz afîfe olan İslâm kadınları şurût-ı sâbıka veçhile iskân edileler. Erâmilhâne asayişini temin ve her birinin birer iş ve sanatla iştigallerine nezâret ve anlara ve çocuklarına âdâb ve erkân-ı dîn-i İslâmî telkîn etmek ve okumak bilmeyenleri bi’t-teşvik okutmak ve namaz kıldırmak ve mevlid-i şerif okutdurmak ve anları ber-vech-i meşrûh birer sanatla iştigal ettirmek için ebniye-i mez- kûrede ikâmet etmekte bulunan kadınlardan okur-yazar, zâhide ve musalliye bir hâce hamın kezâlik müdîre ve nâzıra ola..”

Nazif Öztürk, "Aile Vakıfları”, Türk Aile Ansiklopedisi, Ankara 1991, c. Ill, s. 10321042.
İbrahim Ateş, Bursa’da İnegöllüoğlu Saffet Bey’in yaptırdığı Pullarevi, XII. Vakıf Haftası Kitabı, Ankara, 1995, s. 25-33.