Makale

BİR HADÎS-İ ŞERİF VE ÎZÂHI

BİR HADÎS-İ ŞERİF VE ÎZÂHI

Ahmet SERDAROĞLU

Diyanet İşleri Başkanlığı Müfettişi

Türkçesi

“Ameller (in sıhhat ve değerleri) ancak niyetler ile (ve niyetlere göre) dir. Herkes için ancak niyet ettiği şeyi vardır. (Niyyetîne göre mükâfatlanacaktır). Artık hicreti, Allah (rızâsı) için ve Resûlü için (ona yardım için) olan kimsenin, hicreti Allah ve Resûlünedir (Onların rızâsını kazanmıştır). Kim ki edineceği dünyalık için hicret eder veya evleneceği bir kadın için göç ederse, onun Hicreti de o kasdettiği şeyedir.”

İ z â h ı

Niyyetin önemini en açık bir şekilde ifâde eden bu hadîs-i şerifin sıh­hatinde hadîs bilginleri ittifak hâlindedir. Hattâ mânâsı gibi lâfzının da mütevâtir olduğunu kabul edenler olmuşsa da en doğrusu meşhur hadîslerden olmasıdır.

İmam Şâfii rahmetu’llihî aleyh, ilmin üçte biri bu hadîstedir, buyur­muştur. Hakîkaten insanın bütün sorumluluğu azim ve irâdesinde olduğu için niyyetin büyük önemi vardır. Çünkü amel bir cisim, niyyet ise onun rûhudur.

Sözlükte niyyet, kalbin kasdidir. Yâni söz olsun, iş olsun insanı herhan­gi bir şeyi yapmağa sevk eden bir haldir. Şerîat örfünde niyyet, Allah rı­zâsı için bir işi yapmağı kasdetmektir. Niyyetde tereddüt olamaz. Yâni irâde kesin olacak ve aynı zamanda irâde ile murad arasına başka bir şey girme­yecek. Yemekten sonra namaz kılacağım, demek niyyet olmaz. Namazın niyyeti namaza başlarken, zekâtın niyyeti, zekâtı ayırır veya verirken, haccın niyyeti ise, Mîkat’da ihrama girerkendir. Oruçda da hüküm aynıdır. An­cak orucun ilk vaktini denk getirmekte güçlük olduğu İçin, akşamdan kuş­luğa kadar orucun nİyyetİ sahihtir. Aynı zamanda niyyette tâyin de şart­tır. Mesela sabah namazının farzı, öğlenin sünneti gibi yalnız Ramazan’da müsâfirden başka oruç tutan kimsenin mutlak oruca niyyeti de kâfîdir. Zîrâ neye nîyyet etse, Ramazan’dan sayılır, çünkü burada vakit müeddâya mi­yardır. Yâni orucun vakti, namaz vakti gibi geniş değildir. Bu vakte ancak bir oruç sığar. Aynı zamanda bir ibâdette ne kadar çok hayır niyyeti bulu­nursa, sevâbı da o nisbette çoğalır. Meselâ yalnız yıkanmağı niyyet etmek bir sevabdır. Fakat hamamcıya yardım, temizlenmek, câmîye gitmek ve Kur’ân okumak gibi hususları niyyet edenin sevlbı o nisbette çoğalır. Gö­rülüyor ki, aynı amel, niyyete, niyyetin azlığına ve çokluğuna göre deği­şir ve ayrı ayrı hükümler alır. Hadîs-i şerif bunu ifâde eder. Şöyle ki:

Bütün ameller niyyet ile değerlenir, niyyet ile İbâdet olur, dînî ve ah­lâkî değeri niyyete göre değişir. Mubahlar bile niyyet ile sevâb ve yine niyyet ile günâh olur. Yalnız yasak olan işlerde Allah rızâsını niyyet etmek küfr olur. İslamiyet’e hizmet ve dînini korumak maksadı ile hicret edenler, Allâhu Teâlâ’nın ve Resûlü’nün rızâsını kazanmışlardır. Mekke fethedilmeden Önce, Mekke’den Medîne’ye hicret farz idî. Mekke fethedilince bu mecbûriyet kalktı. Fakat böyle bir zaruret hâsıl olduğu anda durum aynıdır.

Sırf dünyâlık veya bir kadın ile evlenmek için göç edenlerin mükâfâtı da niyetlerine göredir. Kadın da aslında dünyâ metlidir, önemine binâen özel şekilde anılmıştır. Diğer bâzı rivayetlere göre adamın biri "Ümmü Kays" adında bir kadını seviyordu. Kadın ailesi ile Medîne’ye göç edince delikanlı da onun ardından göç etti. Resûl-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem de "Allah rızâsı ve İslamiyet’e yardım îçin göç edenlerin mükâfâtı Allah ve Resûlü’dür. Kadın için göç edenin mükâfâtı da o kadındır." buyurdu. De­mek ki önem taşıyan, hareket değil mebde-i harekettir. Mükâfât veya mücâzât, maksat ve gayeye göredir. İbâdette niyyet şarttır, niyyetsiz ibâdet lâğv, dünyâlık niyyeti ile ise günahtır.

Hadîsden çıkarılan hükümler:

Namaz ve oruç gibi dînî vazifelerin mu’teber olması ve sevap kaza­nılması için niyyetin şart olması. Meselâ, bütün bu İbâdetler gösteriş İçin yapılırsa bunda sevap yoktur. Evlenme ve ticâret gibi medenî muâmelelerde niyyetin şart olmaması, fakat fâidenin bulunması. Şöyle ki, elbise alırken niyyet şart değil, fakat setr-i avreti niyet ederse, bundan sevap kazanır. Evlenme muâmelesinde niyyet şart değil, fakat haramdan korunmağı, ha­yırlı evlât yetiştirmeği ve Peygamberler sünnetini niyyet ederse, mükâfat kazanacağı; İnsan mubah olan bütün işlerinde böyle Allah rızâsını niyyet etmekle sevap kazanabileceği, haramlardan yalnız başka sebeple haram otan "yalan" ki, bunun yasak olması başkasına zararı dokunduğu içindir. Ara bulmak gibi bâzı halterde mubah olabileceği gibi hükümler çıkarılmıştır.

İbâdete vesîle olan kısımlara gelince, bunların bazılarının keyfiyeti bi­linmektedir. Setr-i avret ve necasetten temizlik gibi. Bunlar fi’len vazifele­rini gördükleri için sıhhatlerinde niyyet şart değilse de sevap olması için niyyetin lüzumu keyfiyeti anlaşılamayan teyemmüm, gusl ve abdest gibi ibâdete vesîle olan işlerde Şâfiîlere göre yine niyyetin farz olması, fakat Hanefîlere göre, gusl ve abdest asi olduğu için yine bunlarda niyyetin şart olmaması, ancak teyemmüm halef olduğu İçin bunda niyyet şart olması gi­bi. Bu hükümler de bu hadîsten çıkarılmıştır.

Hadîsten edinilen istifâde:

1 — Niyyetin önemi, ihlâs ile amelin hâlis niyyet ile mümkün olabile­ceği, insanların niyyetlerj üzerine haşr olacakları, niyyetlerî sâyesinde yapa­madıkları pek çok amellerin sevaplarını defterlerinde bulacakları, niyyet sâyesinde birçok mubah olan hareketlerinin sevap defterine geçeceği, Ce­hennem veya Cennet’de ebedî kalmanın sırrı, amelde olmayıp mü’mîn ile kâfirin, îman ve küfürlerinde kalmağı devamlı niyyet etmelerine bağlı ol­duğu,

Niyyet gizli olduğu İçin ona riyanın karışamıyacağı, amel gibi niyyette de tâkatın şart olmadığı, amelsîz niyyete de mükâfat verileceği, niyyet en şerefli a’zâ olan kalbin işi olduğu için amelden daha makbûl olduğu,

Korku, ümtd ve saygı niyyetleri ile amelin yapılabileceği ve fakat en makbûl amelin saygı niyyeti ile yapılan amel olduğu, çünkü burada Allah’dan başka bir şey’in düşünülmediği,

Meyl-i tabiî olduğu İçin niyyetin ihtiyarî değil ihtârî olduğu. Yâni bir kimseyi sevmeği niyyet etmekle onu sevemeyeceği,

Ayrıca kötülükten azmetmenin durumu, bu hadîsten istifade edilen hü­kümlerdir.

Bu son kısmı şöyle açıklayabiliriz: Kalbe gelen kötülüklerin cezâsı olup olmaması hakkında deliiler muaraza etmektedir. Özetle deriz ki: insanın ha­tırına her şeyin iyilik ve kötülük gelebilir, insan böyle hatırına gelip geçen şeylerden sorumlu değildir. Hatırına gelen İyiliği yapmağa azmeder ve ya­pamazsa, defterine tam bir sevap yazılır, kalbine gelen kötülüğü yapmağa azmedip, başka bir mâni’ zuhûr etmeden yalnız Allah korkusundan terk ederse yine bir sevap alır. Fakat başka bir engel sebebi İle azmettiği kötü­lüğü yapamazsa, o zaman sorumludur. Ancak bu sorumluluk o kötülüğü yapmak derecesinde bir sorumluluk değil, azm nisbetînde bir sorumluluktur.

Hulâsa: Bütün işlerin irâde ve nîyyetlerîmizle değerlenip ona göre muâmele göreceğinden ve ibâdet âdetten niyyet ile ayrılabileceğinden Peygam­berler ve İyilerin sünneti olan güzel niyyete sâhip olmağa gayret edelim. Bu hususta Fâtih’in şu beyti güzel bir örnektir:

"İmtîsâl-i câhidû fi’llâh olubdur niyyetim

Dîn-i İslam’ın mücerred gayretidir gayretim."