Makale

NİÇİN MÜSLÜMAN OLDUM

NİÇİN MÜSLÜMAN OLDUM...

Dimkeson D. Y., Muhammed Abdullah oluyor

“Minber el-İslam, Kahire, Ocak 1963, Türkçesi:

C. n. No. 3. S. 50” Muharrem ŞEN

Dünyaya ışık sağan İslam’ın nûru, her yeni şafakla birlikte kalbleri fethederek, onları îmân ve lûtufla donatır. Kâfirler istemese de, Allah (C.C.) nûrumı tamamlayacaktır.

Muhammed Abdullah, Müslüman oluşunun hikâyesini ve kısa bir müddet içerisinde nasıl namaz kılan, oruç tutan, Allah (C.C.)’a ibâdet eden bir insan olduğunu bize şöyle anlatıyor:

“Müslüman Araplarla sık sık temasta bulundum; böylece ahlâk ve meziyetlerinin ne olduğunu anladım. Bütün bunlar beni bu dîni inceleme­ye teşvîk etti; çünkü Müslümanların esas meziyetleri merhamet, şeref ve namustu. Arapçayı bilmediğim için, kendimi bu dili öğrenmeye ver­dim. Aradan iki sene geçti; artık Arapçayı tamamen biliyordum. Daha sonra da İslam Dîni’nin esaslarını incelemeye başladım. Kitaplar oku­dum; okuduğum kitapları tamamiyle benimsiyor ve okudukça, İslamiyetin beni kendisine daha çok cezbettiğini hissediyordum. Hıristiyan Dînini iyi bilmeme rağmen, bu dînin değerinden her zaman şüphe ettim.

Bir yandan Hıristiyanlığın İlâhî sırlarından şüphelenirken, diğer yan­dan da onun esaslarına inanmıyordum. İslâm Dîni’ni öğrendiğim zaman, bu dînin Hıristiyanlıkla bir mukayesesini yaptım: Allah (C.C.) nasıl tek olabilirdi; bunları araştırdım. O zaman Kur’ân-ı Kerîm’de şunları oku­dum: “O, Allah’tır, bir tektir; doğurmamış tır, doğurulmamıştır; hiçbir kimse O’nun benzeri değildir”.[1] Fakat hıristiyanlığın veya Incil’in Hz. İsâ’yı Allah (C.C.)’ın oğlu olarak kabûl ettiğini görüyordum; Allah (C.C.) ’m bir tek olduğunu, oğlu olmadığım bildiren Kur’ân’ın büyüklüğü­ne, gerçekliğine ve ebediyetine inanmıştım. Allah (C.C.)’ın birliğine îman, Kur’ân-ı Kerîm’de münakaşa edilemez bir husustur; çünkü Kur’ân’da Al­lah (C.C.)’ın birliğine dair reddedilmesi imkânsız deliller mevcuttur; fa­kat Hıristiyanlığa gelince, bu dinde bu hususta kesin bir delil yoktur.

Beni bu yeni dînin kucağına atan sebepler sadece bunlar değildi; daha başka sebepler vardı: İslamiyet kardeşliği, sevgiyi, iffeti, sulhü, namusu, samimiyeti emrediyor, ahlâksızlığı ve günahı yasaklıyordu.

Bütün bu asıl hisler, reddedilmesi imkânsız mefhumlar, kesin delil­ler beni İslâmiyete doğru sürükledi; inancımı beyan etmeğe karar ver­dim; fakat eski bir Hıristiyan olan ailem tarafından kuvvetli bir tepki görüyordum. Bunun üzerine İngiltere’den Irak’a göçerek îmânımı ikrar ettim ve insanlığın kurtarıcısı, lütuf ve kerem sahibi olan İslam Pey­gamberi, Muhammed İbn-i Abdullah (S.A.V.)’in ismine izafeten kendi­me Muhammed Abdullah ismini verdim.

Müslüman olduğum zaman, doğru yolu seçtiğimi anladım, içimdeki inancımı söylediğimde sanki yeniden dünyaya geldiğimi, kalbimin sulh, ruhumun sükûnla dolduğunu hissediyordum; artık namaz, oruç, zekât gibi dînî vecîbeleri devamlı bir şekilde yerine getiriyordum; kendimi —her şeye kaadir olan— Allah (C.C.)’a verdiğim zaman, O’nun büyük­lüğünü, gücünü anlıyor, cahillik ve imansızlık içinde geçirdiğim seneler­den pişmanlık duyarak, gözyaşları içinde secdeye kapanıyordum.”

Cehalet içerisinde yaşarken, kendisine doğru ilerleyen nûru farke- derek, yeni ve gerçek bir inanç, derin bir îmanla dolan ve nihayet Al­lah (C.C.)’ın birliğine ve O’nun Resûlü Hz. Muhammed (S.A.V.)’e inan­mak gibi büyük bir lûtfa eren bu genç insanın Müslüman oluşunun hikâ­yesi böyledir.



[1] Bk. El-îhlâs Sûresi: "De ki: O, Allah’dır, bir tektir; Allah’dır, Sameddir; doğurmamıştır, doğurulmamıştır O; hiçbir şey de O’nun dengi (ve benzeri) değildir." (Mütercim).